, ,

Buğra Mert Alkayalar ile Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) Üzerine Söyleşi

Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) kısa filmi yönetmeni Buğra Mert Alkayalar yönetmen fotoğrafı.

Tür sinemasına duyduğu tutkuyu belgesel formatıyla birleştiren Buğra Mert Alkayalar, Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) belgeseli ile izleyiciyi tekinsiz ve gizemli bir atmosfere davet ediyor. Çalı Köy Filmleri Festivali’nde finalist olan Bocuk üzerine; filmin doğuş sürecini, bağımsız sinemanın karşılaştığı zorlukları ve kültürün dönüşümü hakkında konuştuk.

Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) filminle Çalı Köy Filmleri Festivali finalistlerinden birisin, seni tekrar tebrik ederim. Bu yıl jürinin işinin gerçekten çok zor olduğunu düşünüyorum. Finalist filmlerden birkaçını izleme fırsatı buldum. Festival gerçekten muazzam bir seçkiye sahip. Bocuk da bu dikkat çekici yapımlardan biri. Söyleşimize geçmeden önce Bocuk hakkında kısa bir bilgi alabilir miyiz? Yapımın çıkış noktası neydi, bu hikâye neden ilgini çekti ve “Bocuk mutlaka bir film olmalı! ” düşüncesi nasıl gelişti?

Aslında filmin tam adı Bocuk: Kadim Bir Ritüel. Kültür ve Turizm Bakanlığına destek başvurusunda bulunurken projenin adını yalnızca Bocuk olarak sunmayı planlamıştık. Ancak özellikle yurt dışında Bocuk kelimesinin ne anlama geldiği konusunda kafa karışıklığı yaşanabileceğini fark ettik. Bu nedenle izleyicinin konuyu en baştan kavrayabilmesi adına filmin ismine bu alt başlığı da ekledik. Nitekim hâlâ yakın çevremden bile filmin adını “Böcük” ya da “Bücük” şeklinde telaffuz edenlerle karşılaşıyorum. Sözcüğün fonetik yapısı gereği genel olarak telaffuz zorluğu yaşandığını söyleyebilirim.

Korku türü üzerine hem sanatsal hem de akademik çalışmalar yürüten ve çocukluğundan beri bu türe tutkuyla bağlı biriyim. Sinema terminolojisiyle ifade etmek gerekirse tam anlamıyla bir horror geek olduğumu söyleyebilirim. Kurmaca korku eserleri üreten biri olarak, belgesel sinemaya mesafeli olsam da belgesel yapacaksam bunun sıradan olmayan ve çoğu kişinin temas etmek istemeyeceği konuları kapsaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer ileride tekrar belgesel çekeceksem tıpkı Bocuk gibi alışılagelmişin dışında bir temaya odaklanmak isterim.

Nitekim üniversite yıllarımda hazırladığım, uluslararası festivallerde gösterilen ilk belgeselim de Türkiye’deki dünya dışı yaşam iddialarını konu alan Kapımızdaki Ziyaretçiler (2019) isimli filmimdi. Bocuk projesi de aslında bu tematik çizginin bir devamı niteliğinde diyebilirim. Bocuk’un ilgimi çekme sebebine gelirsek; baba tarafından Edirneli olmama rağmen bu ritüeli son dört yıla kadar hiç duymamıştım. Edirne merkezde yaşayan akrabalarımın bile varlığından haberdar olmadığı bu gelenek, Edirne’nin Keşan ilçesine bağlı Çamlıca köyünde sürdürülen son derece kadim bir ritüel olarak anılıyor. Konuyu ilk kez İstasyon İnsanları (2023) adlı kısa filmimin yapım sürecinde duymuştum ve Bocuk’u derhal belgeselleştirmem gerektiğini düşündüm. Bocuk kutlamaları aslında her yıl ulusal kanalların haber bültenlerinde birer dakikalık sürelerle yer alsa da bu haberler genel izleyici kitlesi tarafından hızla unutuluyordu.

Bu konuyu belgeselleştirmeye karar verdiğimde, yapımın klasik bir belgesel kalıbına sıkışmasını istemedim. Yalnızca ritüelin aşamalarını aktaran düz bir anlatı yerine, görsel ve atmosferik anlamda kendi filmografimdeki sanatsal bütünlüğü koruyacak bir yol seçtim. Kurmaca sahnelerle desteklenen ve docu-drama türüne yakın duran, atmosfer odaklı bir yapı kurmaya karar verdim. Bocuk projesi bu şekilde doğdu; ancak çekim süreci oldukça sancılı geçti. Belki de Bocuk kutlamasını kayda alan son ekip biz olduk.

Bocuk gecesini tarif eden korkutucu karakter ateşler arasında.

Anlattıklarından anlaşıldığı üzere Edirneli olmak bile bu kadim kültürü deneyimlemek için her zaman yeterli olmuyor. Dışarıdan bakıldığında son derece köklü bir geçmişe sahip olmasına rağmen, keşfedilmekten çekinen gizemli bir yapılanmayı da andırıyor. Korku sinemasındaki “O bölgeye sakın gitmeyin!” temasını çağrıştıran, insanları uzak tutmaya çalışan ilgi çekici bir atmosfere sahip. Belgesel denildiğinde zihinlerde canlanan o durağan yapıyı Türk belgesel sinemasının son yıllarda aşmaya başladığını düşünüyorum. Bir izleyici olarak “konuşan kafalar” formatında, yalnızca haber bülteni metinlerini andıran yapımların belgesel niteliği taşımadığı kanaatindeyim. Docu-drama türünün sadece el kamerasını rastgele hareket ettirmekten ibaret olmadığını anlamak gerekiyor. Filminizin bu anlamda yaratıcı dili dikkat çekiyor; ancak yapımın arka planında sosyal ve sosyopolitik katmanlar da göze çarpıyor. Kendi hâlinde yaşayan bir yerel halk var. Fakat bununla birlikte bölgede bir korku kültürü ve korku turizmi oluşmaya başlamış durumda. Bir yönetmen olarak bu durumun yerel halka veya bölgenin itibarına zarar verebileceğine dair bir endişe taşıdınız mı? Köylülerin bu süreçteki tutumu ve yaklaşımı nasıldı?

Bocuk geleneğiyle ilgili en temel problem, dışarıdan bakan bir kesim tarafından Cadılar Bayramı (Halloween) ile doğrudan özdeşleştirilmesi oluyor. Türk işi Halloween şeklinde yüzeysel değerlendirmeler yapılsa da durum bundan ibaret değil. Araştırmalar ve iddialar, bu ritüelin kökenlerinin Cadılar Bayramı ve Samhain kutlamalarından çok daha eskiye, Orta Çağ Balkan Türklerine kadar dayandığını gösteriyor. Ancak yazılı kültür mirasımızın zayıflığı ve aktarımın büyük oranda sözlü gelenekle sağlanması nedeniyle elimizde yeterli sayıda yazılı belge yok.  Buna rağmen köyün tarihsel yapısı ve ev sahipliği yaptığı diğer kadim unsurlar konuyu daha da derinleştiriyor.

Aslında o bölgedeki en büyük sorun, nüfusun yaşlanması ve kutlamaları organize edecek genç neslin kalmaması. Bocuk, 2004 yılından bu yana daha organize biçimde kutlanmasına rağmen Türkiye genelinde hâlâ yeterince tanınmıyor. Buna rağmen etkinlik dönemlerinde Türkiye’nin dört bir yanından gelen ziyaretçiler nedeniyle metrelerce araç kuyruğu oluşuyor ve köy kapasitesinin çok üzerinde bir yoğunluk yaşanıyor.

Ancak yerel halktan bazıları bu geleneği dini inançlarına aykırı bulabiliyor. Oysa belgeselde de vurgulandığı üzere, pişirilen kabak tatlısının Hristiyan komşuların domuz eti pişirirken çıkardığı kokuyu bastırmak amacıyla hazırlandığı yönündeki anlatılar, geleneğin Hristiyanlıkla bir ilgisi olmadığını gösteriyor. Buna rağmen özellikle sosyal medyadaki yetişkin nüfusun yorumlarında bu kutlamaların dini değerlere aykırı olduğuna dair eleştiriler de var. Genel olarak köy halkının büyük bir direnç gösterdiğini söyleyemeyiz. Trakya kültürünün getirdiği rahatlık yerel halkta da mevcut. Asıl kriz, bu kültürel mirasın Keşan Belediyesi ve Edirne Belediyesi tarafından yeterince desteklenmemesi. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğine sahip olmamıza ve projenin önemini vurgulamamıza rağmen yerel yönetimlerden destek alamadık. Bu durum festivalin sürdürülebilirliğini olumsuz etkiliyor. Oysa festival köy ekonomisine ciddi bir canlılık katan bir gerçek. Nitekim bölgedeki diğer ilçeler ve iller arasında geleneğin sahiplenilmesi konusunda çeşitli tartışmalar da yaşanmakta.

Örneğin, çekim dönemimizde yaşanan en büyük aksilik Bolu’daki orman yangınlarına denk gelmemiz olmuştu. Festival üç güne çıkarılmıştı ancak yangınlar sebebiyle valilik kararıyla tüm eğlence ve kutlamalar iptal edildi. Çekim planlarımız tamamen riske girdi. Köy halkının festival için hazırladığı kilolarca et ve ürünün zayi olma ihtimali üzerine yerel esnaf ve halk duruma tepki gösterdi. Süreç içerisinde kutlamaların müziksiz ve daha sessiz bir şekilde yapılmasına karar verildi. Tamamen iptal gerçekleşmese de etkinlik kısıtlı imkânlarla tamamlandı. Ertesi gün köy kahvesinde gerçekleştirdiğimiz röportajlarla belgeselin çekimlerini tamamlayabildik. Buna karşın genç nüfusun köyde olduğu önceki yıllarda düzenlenen tiyatro gösterilerini, geniş katılımlı kostümlü etkinlikleri ve kilometrelerce uzayan araç kuyruklarını ne yazık ki görüntüleyemedik. Görsel atmosferi ve filmin dokusunu bozmamak adına arşiv görüntülerine başvurmadık. Tamamen kendi çektiğimiz özgün materyalleri kullandık.

Kısacası bu geleneğin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike bazı kesimlerin gösterdiği tepkiden ziyade, kurumsal destek yoksunluğu nedeniyle unutulmaya yüz tutması diyebilirim. Nitekim belgeseli tamamladıktan sonra köyde bir gösterim yapmak amacıyla ulaştığımız köy muhtarının ilgisiz tutumu nedeniyle filmi yerel halka izletme imkânı dahi bulamadık.

Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) kısa filminde ateş yakan karakter.

Bocuk, anlattığın süreçler doğrultusunda kendi yolunu çizen bir yapım olmuş. Filmde yer alan “Yabancılar domuz eti pişirirken biz kabak pişiriyoruz.” ifadesi dikkat çekici. Aslında filmdeki anlamıyla kabak pişirme geleneğinin temelinde ekonomik faktörlerin ve kış şartlarına yönelik hazırlıkların yattığı anlaşılıyor. Yerel halk, kışlık erzakını koruma güdüsünü ve misafirperverliğini bu gelenek üzerinden biçimlendirmiş. Bildiğim kadarıyla Bocuk Gecesi kış mevsiminin en soğuk döneminde gerçekleştiriliyor, değil mi?

Evet, çekimleri ocak ayında gerçekleştirdik. Kutlamalar geleneksel olarak kışın en dondurucu günlerinde düzenleniyor.

Geleneğin zamanla ticari bir boyuta evrilmesi ve köfte, midye dolma gibi unsurların işin içine girmesi aslında günümüz festival yayıncılığının doğal bir sonucu. Ancak merak ettiğim bir diğer husus var: Doğaüstü ve korkutucu olarak nitelendirilen ögelerin Bocuk, Albastı, Telli Gelin, Kara Ana vb. neden ağırlıklı olarak kadın figürleriyle ve dişil sembollerle temsil ediliyor? Mitolojide ve folklorda kötücül varlıkların kadın figürleri üzerinden kurgulanmasını nasıl değerlendiriyorsun?

Bu durumun teolojik ve mitolojik kökenleri Lilith anlatısına kadar uzanır. Tarih boyunca kadının doğurganlığı ve arzulanan konumda olması, ataerkil anlatılarda onu tehlikeli bir figür hâline getirmiştir. Korku sineması ve cadılık üzerine yaptığım akademik çalışmalarda da gördüğüm üzere, tarihte erkek büyücüler ve farklı sosyal gruplar da cezalandırılmış olsa dahi anlatılar ağırlıklı olarak kadın figürü üzerinden şekillenmiştir. Sosyolojik açıdan bu durumu savunmak elbette mümkün değil. Doğaüstü anlatılardaki figürlerin cinsiyetler üstü bir tanımlamayla ele alınması gerekir. Ancak Çamlıca köyündeki anlatılarda Telli Gelin veya benzeri figürlerin doğrudan Bocuk ile aynı varlık olarak tanımlanmadığını, köyün genel folklorik zenginliğinin bir parçası olduğunu belirtmek isterim.

Çamlıca, geçmişi Hristiyan hac yollarına kadar uzanan ve bünyesinde pek çok efsane barındıran özel bir yerleşim yeri. Bu nedenle belgeselde yalnızca Bocuk ritüeline değil köyün genel efsanelerine ve atmosferine de yer verdik. Bocuk figürünü yapısal olarak Bavyera folklorundaki Krampus anlayışına veya Karadeniz kültüründeki Kalandar ve Karakoncolos efsanelerine benzetmek mümkün. Dahası Türkiye’de işlenmeyi bekleyen pek çok benzer folklorik öge bulunuyor.

Türkiye topraklarında tür sineması ve özellikle folk-horror alanında nitelikli yapımlarla karşılaşmak oldukça güç. Bu anlamda projeye getirdiğiniz yaklaşımı son derece kıymetli buluyorum. Yapımda görüşlerine başvurulan araştırmacı yazar Mehmet Berk Yaltırık ile yolunuz nasıl kesişti? Kendisi projeye danışman olarak mı katkı sağladı?

Mehmet Berk Yaltırık ile dostluğumuz yaklaşık altı yedi yıl öncesine dayanıyor. Üniversite yıllarımdayken kitapları aracılığıyla başlayan tanışıklığımız, zamanla dostluğa ve ortak projelere dönüştü. Nitekim İstasyon İnsanları (2023) adlı kısa filmimde de oyuncu olarak yer almıştı. Türkiye’de korku türünü tarihsel ve folklorik boyutuyla ele alan nitelikli araştırmacı sayısı oldukça sınırlı. Mehmet Berk Yaltırık da bu nadir isimlerin başında gelmektedir. Belgesel çekimlerinde yerel halkın ifade etmekte zorlandığı akademik ve tarihsel arka planı aktarmak adına kendisinin uzmanlığına başvurduk. Filmdeki bilgi aktarımını kendisi, Tahir Bey ve dış ses anlatımı ile dengeli bir biçimde kurguladık.

Bölge halkının bazı hususları aktarmaktan kaçınması geleneksel bir çekinceden mi yoksa veri yetersizliğinden mi kaynaklanıyor?

Herhangi bir gizem ya da bilgi saklama durumu olmadı. Konunun gerektirdiği tarihsel ve sosyolojik derinliği sağlamak adına akademisyenlerin ve araştırmacıların görüşlerine başvurma ihtiyacı doğmuştu.

Mehmet Berk Yaltırık’ın aktardığı referanslardan hareketle bu inanışın literatürdeki yeri ve akademik karşılığı hakkında neler söylenebilir? Konuyla ilgili bilimsel çalışmalar mevcut mu?

Evet, o köyde doğup büyüyen Billur Hanım’ın bu kutlamalar üzerine kaleme aldığı kapsamlı bir akademik tez bulunuyor. Bu çalışma kitap olarak da basıldı. Yapım öncesinde ben de Billur Hanım’ın yazmış olduğu kitaptan kaynak olarak detaylıca yararlandım. İlgili çalışmada yalnızca Bocuk değil, Trakya ve Balkan coğrafyasındaki festivaller ya da Bulgaristan’daki Kukeri Festivali gibi benzer ritüeller de karşılaştırmalı olarak inceleniyor.

Öte yandan eğer proje aşamasında, kısa metraj belgeselin ulusal ve uluslararası yolculuğu hedeflediğimiz düzeyde gerçekleşseydi, konuyu Balkanlar boyutuna taşıyacak uzun metrajlı bir devam filmi planlıyordum. Ancak kısa metraj yapımın dağıtım sürecinde yaşanan tıkanıklıklar nedeniyle uzun metraj projesini şimdilik rafa kaldırmak durumunda kaldık.

Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) kısa filmi korkutucu bocuk makyajlı hayaleti canlandıran karakter.

Etkinlik alanında çocuk nüfusunun yoğunluğu ve onların bu atmosfer karşısındaki rahatlığı da ilgimi çekti.  Çocukların gözünden bu gelenek nasıl algılanıyor, Bocuk hakkında nasıl bir yaklaşım sergiliyorlar? Korkuyorlar mı 🙂 ? 

Daha önce de belirttiğim gibi Bocuk geleneği ile Cadılar Bayramı arasında belirgin benzerlikler bulunuyor. Yerel halk veya bazı kesimler bu benzerlikten rahatsızlık duysa da dünyanın farklı coğrafyalarındaki kültürlerin benzer pratiklerde kesişmesi son derece doğal bir unsur. İşin çocuk boyutuna gelince; bu gelenek henüz kitlesel bir festivale dönüşmeden önce, köy içi aile yaşantısında dedelerin ve babaannelerin torunlarına anlatı aktarımıyla sürdürülüyordu. Özünde, çocukları geç saatlerde sokağa çıkmaktan caydırmak amacıyla kurgulanmış “Bocuk gelir, sizi alır.” şeklinde bir geleneksel korkutma kültürü mevcuttu. Benzer şekilde, gençlerin ateş etrafında toplanarak efsaneler anlatması da bu geleneğin bir parçası. Ancak korku figürlerinin çocuk merkezli yapısını incelediğimizde, ben Bocuk inanışını Stephen King’in It (1986) eserindeki Pennywise karakterine benzetiyorum. Nitekim Rusya’daki gösterimde de bunu ifade etmiştim. Bocuk, sabit bir biçimi olmayan, sürekli kılık değiştiren ve korkunun değişken doğasını temsil eden bir varlık. 

Çocukların yaklaşımına gelirsek; yeni neslin korkmama sebebi teknolojiye ve her türlü görsel içeriğe çok erken yaşta maruz kalmaları diyebilirim. Ayrıca köy ortamında bu ritüele aileleri vasıtasıyla önceden alışkınlar. Elbette maskeleri görüp ürken küçük çocuklar da oluyo; ancak bu durum yalnızca çocuklarla sınırlı değil. Belgeselde de göstermeyi en çok sevdiğim sahnelerden biri, etkinliğin yediden yetmişe tüm aile fertlerini kapsayan yapısıydı. Türkiye’de henüz yeterince benimsenmemiş bir korku turizmi anlayışı olsa da orada kucağında çocuğuyla katılan anneler, torunlarıyla yürüyen ve neşeyle selam veren yaşlı çiftler görmek mümkün. Çocukların yaşlıları şakayla korkuttuğu bu ortam, kültür aktarımının nesiller arası canlılığını göstermesi açısından son derece kıymetli.

Bocuk bir yandan yaramazlık yapan çocukları korkutan bir unsurken, diğer yandan gelişi heyecanla beklenen bir figürdür. İnsanlığın  bilinmeyene olan merakı ve korku duygusundan aldığı haz, varoluşsal bir nitelik taşıyor. Bocuk’un mitolojik yapısı ne tamamen negatif ne de tamamen pozitif. Bu durum pagan mitolojisindeki Doğa Tanrısı Pan anlayışıyla benzerlik gösterir. Bocuk, kışın en dondurucu gününün temsilcisidir ve onun geçişiyle birlikte baharın, bereketin geleceğine inanılır. İşin sosyolojik boyutunun yanı sıra, belgeselde işlediğimiz doğaüstü ve eğlenceli halk efsaneleri boyutu da mevcut.

Bocuk: Kadim Bir Ritüel (2025) kısa filmi korkutucu karanlık sahne

Bağımsız sinemacılar ve genç yönetmenler için mevcut sistemin iyileştirilmesi adına ne tür adımların atılması gerekiyor? Sektörde karşılaştığınız temel sorunları nasıl özetlersiniz?

Türkiye’deki film festivallerinin seçici kurullarının tutumu ve tür sinemasına olan yaklaşımı en büyük engellerden biri. Filmi Çalı Köy Filmleri Festivali, Altın Safran Belgesel Film Festivali ve TAYF gibi organizasyonlarda gösterme imkânı bulsak da Antalya Altın Portakal, Adana Altın Koza, İstanbul Film Festivali gibi majör festivallerde yer bulmak neredeyse imkânsız hâle geldi.

Türkiye’de festivaller nezdinde en az kabul gören iki unsur belgesel ve tür sineması. Biz bu projede iki zorlu alanı bir araya getirerek stratejik olarak riskli bir tercih yaptık. Türkiye’de belgesel algısı ne yazık ki hâlâ sınırlı bir kalıba sıkıştırılmış durumda. Televizyon yayıncılığından alışık olduğumuz, geniş kitlelere hitap eden dinamik belgesel tarzı, geleneksel festival jürileri tarafından yeterince kabul görmüyor. Belgeselin kurmaca ögelerle zenginleştirilerek geniş kitlelerce izlenebilir kılınması olumsuz bir nitelik gibi algılanabiliyor. Sinema sektörünün ve festival mekanizmalarının bu kalıpları kırması, bağımsız tür sinemasına ve yenilikçi belgesel biçimlerine daha fazla alan açması gerek.

Değerli paylaşımların için çok teşekkür ederim.

Rica ederim.

Sürece dair eklemek istediğin başka bir husus var mı?

Çalı Köy Filmleri Festivali’nde izleyicilerin bu belgeselle buluşmasını temenni ediyorum. Ayrıca ekim ayı sonunda Kadıköy Sineması’nda düzenlenecek Uluslararası Korku Filmleri Festivali kapsamında özel bir belgesel programı dâhilinde gösterimimiz gerçekleşecek. İstanbul’daki sinemaseverler filmi bu program üzerinden izleyebilirler.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin