,

Drakula İstanbul’da (1953): Kıyafetin Değil Cesaretin Gotiği

Drakula peleriniyle birlikte, Drakula İstanbul'da (1953) filmi inceleme yazısı kapak fotoğrafı.

Mehmet Muhtar’ın fantastik öğeler barındıran Drakula İstanbul’da (1953) filmi, geçtiğimiz haftalarda yeniden sinemada gösterildi. Kadıköy Sinematek’te restore edilmiş versiyonuyla seyirciyle buluşan film sadece eski bir korku filmi ya da nostaljik bir eser olmanın çok ötesinde izler barındırıyor. Drakula İstanbul’da (1953), daha çok Türk sinemasının kendi imkanlarıyla “gotik” bir hayal kurmaya çalıştığı özel bir anla karşılaşma hissi yaratıyor. 

Film, 1953 yapımı; yönetmeni Mehmet Muhtar, senaryoda ise Turgut Demirağ, Ümit Deniz ve Mehmet Muhtar adları geçiyor. Kaynaklar filmin, Bram Stoker’ın Dracula (1897) romanından beslenmekle birlikte doğrudan Ali Rıza Seyfi’nin 1928 tarihli Kazıklı Voyvoda kitabına dayandığını belirtiyor. Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvodası, Stoker’ın Draculasını neredeyse takip eden ama onu Osmanlı/Türk tarih hafızasına, özellikle de tarihsel Vlad Tepeş yani Kazıklı Voyvoda bağlantısına daha açık biçimde temas ettiren bir uyarlama. Film, bu yüzden yalnızca “Dracula’nın İstanbul versiyonu” değil de Dracula mitini bizim tarihsel korku hafızamızla buluşturan bir ara metin gibi duruyor.

Drakula İstanbul’da (1953) vampir mirasını birebir taklit etmeye çalışmak yerine onu kendi koşullarında benimseyerek değer kazanıyor.

Başrolde Atıf Kaptan, aristokrat ama tekinsiz Kont Drakula’yı canlandırırken; Annie Ball, Mina Harker’ın modern bir karşılığı olan sahne sanatçısı Güzin karakterine hayat veriyor. Bülent Oran ise Azmi rolüyle filmde yerini alıyor. Ancak Oran, yalnızca Azmi rolüyle değil ilerleyen yıllarda Yeşilçam’ın yaklaşık 250 senaryoya imza atan en üretken senaristlerinden biri olmasıyla da ayrıca dikkat çekiyor. Filmin kadrosunda Türk tiyatro ve sinemasının önemli isimlerinden Cahit Irgat (Turan) ile Ayfer Feray (Şadan) yer alıyor; bu seçilim filmi dönemin güçlü oyuncularını bir araya getiren ilginç bir yapım hâline getiriyor.

Filmi ilginç kılan şey sadece kusursuz bir Avrupa gotiği yaratması değil; zaten bana kalırsa meselenin özü de bu değil. Avrupa sineması ve tiyatrosu; şatoyu, pelerini, yüksek yakalı kostümü, karanlık salonları ve aristokrat vampir imgesini neredeyse otomatik olarak verebiliyor. Çünkü bu görsel dilin arkasında uzun bir gelenek var. Mesela 1924’te sahnelenen Hamilton Deane uyarlaması Dracula’yı zarif, pelerinli, sahnede dolaşan bir figür olarak görselleştirmesi sonraki Hollywood Dracula imajını da ciddi biçimde etkilemişti. Drakula İstanbul’da (1953) ise bu mirası birebir taklit etmeye çalışmak yerine onu kendi koşullarında benimseyerek değer kazanıyor.

Drakula İstanbul'da (1953) filminde karakter uzanıyor Drakula hemen yanında konuşuyor.

İtiraf etmek gerekirse filmin bazı sahneleri ve basit diyalogları bana özellikle sempatik geldi. Bugünün gözüyle bakınca yer yer naif duran konuşmalar, aslında filmin sıcaklığını artırıyor. Çünkü burada izlediğimiz şey teknik imkanları sınırlı bir sinemanın “Ben de gotik anlatırım!” deme cesareti. Bu nedenle filmi yalnızca dekor, kostüm ya da efekt üzerinden yargılamak haksızlık olur. Asıl keyif o eksiklerin arasından çıkan yaratıcı inatta.

Dünya Dracula Temsili

Filmin en şaşırtıcı taraflarından birisi ise Dünya Dracula Sineması içindeki beklenmedik yeri. Kaynaklarda Drakula İstanbul’da, Dracula’nın perdede uzun vampir dişleriyle gösterildiği ilk ya da ilk örneklerden biri olarak anılıyor. Hatta Bela Lugosi’nin meşhur Dracula (1931) yorumunda diş göstermediği bu “vampir dişi” imgesinin 1953 tarihli Türk uyarlamasında çok erken kullanıldığını gözlemliyoruz. Bu bilgi filmi bambaşka bir yere taşıyor: Bizim bugün “klasik vampir görüntüsü” sandığımız şeyin tarihinde İstanbul’dan çıkan bu mütevazı filmin de izi var.

Uyarlamanın bir başka önemli tarafı, Stoker’ın dünyasını İstanbul’a ve Türkiye’ye yaklaştırması. Filmin Renfield karakterini dışarıda bıraktığı, Mina Harker karşılığı olan Güzin’i ise bir showgirl / kabare dansçısı olarak yeniden kurduğu aktarılıyor. Bu tercih özellikle kadın sahnelerinde filmi daha ilginç hâle getiriyor. Güzin yalnızca “kurtarılacak kadın” değil aynı zamanda sahne, bakış, arzu ve modern şehir hayatı üzerinden kurulan bir figür. Dracula’nın Güzin’i hipnotize edip sahnede dans ettirdiği bölüm bugün baktığımızda sadece korku sahnesi olarak sınırlandırılmamalı. Erkeğin bakışı, vampirin bakışı ve sinemanın bakışı üst üste biniyor. Kadın bedeni hem tehdit altında, hem gösterinin merkezi, hem de filmin en akılda kalan görsel alanlarından biri hâline geliyor.

Guzin Annie Ball Drakula İstanbul'da (1953) filminde dans ediyor.

Dracula’nın diğer gözdesi Şadan filmin genelinde en az Güzin kadar önemli bir kurban olarak dikkat çekiyor.  Şadan’ın yer aldığı sahneler ise daha melodramatik ve daha klasik bir damar taşıyor.  Şadan karakterinin Stoker’daki Lucy Westenra karşılığı olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda Şadan’ın vampire dönüşmesini ve Turan tarafından kazıkla öldürülmesini Lucy karakterinin Türk uyarlamasındaki karşılığı olarak değerlendirilebilir. Bu sahnelerde korku ile melodram birbirine karışıyor; hastalık, uyurgezerlik, boyundaki izler, annenin paniği, nişanlı erkeğin çaresizliği… Film burada gotik korkudan çok Yeşilçam’ın duygusal reflekslerine yaklaşıyor. Bence bu duygusallık bir zayıflıktan ziyade tam tersine, filmin yerelleştiği en belirgin noktalardan biri.

Oyunculuklarda da aynı çift yönlülük var. Atıf Kaptan’ın Dracula’sı bugün Avrupa’daki büyük gotik ikonlarla kıyaslandığında daha teatral, daha doğrudan, hatta yer yer tuhaf görünebilir. Ama tam da bu tuhaflık filmin ruhuna yakışıyor. Dracula burada kusursuz bir aristokrat canavar olmaktan çok eski usul sahne oyunculuğuyla kurulmuş tekinsiz bir figür.

Drakula İstanbulda filminde karaktere sarımsakla vampirden kurtulması sağlanıyor.

Yurt dışı yorumlarında ve filmografik listelerde Drakula İstanbul’da genellikle “nadiren görülen Türk Dracula uyarlaması” olarak geçiyor; ama bu ifade küçümseyici olmaktan çok, filmin kült statüsünü anlatıyor. Bazı kaynaklar filmi özellikle Vlad the Impaler  (Kazıklı Voyvoda) bağlantısını doğrudan kurması ve erken vampir dişi kullanımı nedeniyle not ediyor. Bu da filmi sadece “eski bir Türk korku filmi” olmaktan çıkarıp Dracula mitolojisinin uluslararası tarihinde küçük ama önemli bir dipnota dönüştürüyor.

Bazı filmler yalnızca “iyi” oldukları için değil, sinema tarihinin cesaretini, merakını ve deneme arzusunu taşıdıkları için yaşamalı.

Benim izleme deneyimimde en değerli taraf şuydu: Film, “Avrupalı gotik” olmayı kusursuz başardığı için değil de bunu kendi şartları içinde denediği için güzel. Sinematek’in tanıtım notlarında da vurgulanan özellikle sigara dumanı üfleyerek yaratılan duman efekti gibi ayrıntılar filmi bugünün kusursuz teknik ölçüleriyle değil dönemin imkanları ve yaratıcılığıyla okumak gerektiğini hatırlatıyor.

Bazen sahne yapay duruyor, bazen diyalog fazla sade kalıyor, bazen atmosfer bugünün seyircisine naif gelebiliyor. Ama o naifliğin içinde samimiyet var. Özellikle kadın sahnelerinde, dans ve hipnoz bölümlerinde, mezarlık atmosferinde ve Dracula’nın fiziksel varlığında film bir anda kendi enerjisini buluyor.

Bu yüzden Drakula İstanbul’da benim için eksikleriyle izlenen değil eksikleriyle sevilen bir film oldu. Avrupa gotiğinin hazır kostümünü, şatosunu ve görsel mirasını birebir taşıyamaması zaten doğal; bizim için asıl kıymet o kadar erken bir tarihte bu türden bir hayalin kurulmuş olması. Bugün bu filmi yeniden perdede görebiliyorsak onu koruyan, gösteren, onaran, emek veren herkese ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü bazı filmler yalnızca “iyi” oldukları için değil, sinema tarihinin cesaretini, merakını ve deneme arzusunu taşıdıkları için yaşamalı.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin