Endüstri Konuşmaları #16: Edoardo Fracchia ile Avrupa’da Belgesel Sinema

İtalyan yapımcı ve Stefilm kurucu ortağı Edoardo Fracchia ile Avrupa'da Belgesel üretimi süreçleri üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

1953’te Torino’da doğan Edoardo Fracchia, 1979 yılında tıp eğitimini tamamladı. 1984’te Elena Filippini ve Stefano Tealdi ile birlikte Torino merkezli bağımsız film yapım şirketi Stefilm’i kurdu.

Kırk yılı aşan kariyeri boyunca yapım, proje geliştirme, mentorluk ve uluslararası iş birliklerinin kesişiminde çalışan Fracchia, sinemacıların ilk fikirlerinden filmlerinin seyirciyle buluşmasına kadar uzanan süreçlerine eşlik etti. Yapımcılığını üstlendiği ilk filmler arasında Akram Safadi’nin Song on a Narrow Path’i (Visions du Réel, 2001), Matteo Bellizzi’nin Rice Girls’ü (Venedik, 2004), Claudia Tosi’nin Mostar United’ı (IDFA, 2008), Paolo Campana’nın Vinylmania, When Life Spins at 33 RPM’i (Rotterdam Film Festivali, 2013), Diego Pascal Panarello’nun The Strange Sound of Happiness’ı (DOK Leipzig, 2017), Martina Melilli’nin My Home, in Libya’sı (Locarno Resmî Seçkisi, 2018) ve Virginia Eleuteri Serpieri’nin Amor’u (Venedik Resmî Seçkisi, 2023) bulunuyor.

Belgesel dizileri ve tek bölümlük yapımlar için hikâye taslakları ve tretmanlar da kaleme alan Fracchia, İtalya’da ve farklı ülkelerde faaliyet gösteren kuruluşlar için belgesel yazımı ve proje sunumu atölyeleri yürütüyor.

Bu röportajda Avrupa’daki ortak yapım kültürünü, belgesel sinemanın değişen koşullarını, proje sunumuyla ilgili yaygın yanılgıları ve Fracchia’nın genç sinemacılara dair umudunu konuştuk. Sohbet boyunca öne çıkan temel düşünce ise bir filme asıl gücünü veren şeyin bütçesi veya sunumu değil; onu üreten kişinin samimiyeti, merakı ve uzun soluklu bağlılığı olduğu.

TR | EN | English version here.

Stefilm’in kurucu ortaklarından İtalyan yapımcı Edoardo Fracchia, Sinefil Atak’a Avrupa’da belgesel yapımını, pitching süreçlerini ve ortak yapımları anlattı.

“Tolstoy’un dediği gibi, ‘Evrensel olmak istiyorsanız kendi köyünüzü anlatın.’ Her şey zaten anlatıldı; farkı yaratan, hikâyenin nasıl anlatıldığıdır. Ortaya çıkan duygular, farklı ülkelerden insanları birbirine bağlayan asıl bağdır.”

Avrupa’daki ortak yapımların en görünür tarafı çoğu zaman finansman yapıları oluyor. Ancak siz uzun yıllardır farklı ülkelerden yönetmen ve yapımcılarla çalışıyorsunuz. Bir projenin gerçek anlamda uluslararası bir iş birliğine dönüştüğünü size ne hissettiriyor?

Finansal boyutun ve farklı ulusal ve uluslararası düzenlemelerin her ortak yapımın, dolayısıyla uluslararası iş birliğinin temelini oluşturduğu açık. Avrupa’daki düzenlemeler çoğu zaman karmaşıktır; yapımcının, filmin hedefine ulaşabilmesi için bunları dikkatle yorumlaması ve doğru şekilde kullanması gerekir.

Bir projenin, yalnızca finansal değil, karşılıklı faydaya ve ortak bir inanca dayanan bir ortak yapıma dönüşebilmesi için bazı temel koşullar bulunduğuna inanıyorum. Bunların ilki, hikâye ve hikâyenin anlatılma biçimidir. Tolstoy’un dediği gibi, “Evrensel olmak istiyorsanız kendi köyünüzü anlatın.” Her şey zaten anlatıldı; farkı yaratan, hikâyenin nasıl anlatıldığıdır. Ortaya çıkan duygular, farklı ülkelerden insanları birbirine bağlayan asıl bağdır. Çünkü yapımcı, yönetmen veya kurgucu olmadan önce hepimiz insanız.

“Günümüzde yapımcıların bağımsızlığı ve yaratıcı bakışın güçlü ve belirleyici olduğu filmler ciddi bir tehdit altında.”

Kariyeriniz boyunca Avrupa’daki ortak yapım marketlerinin, eğitim programlarının ve profesyonel ağların gelişimine yakından tanıklık ettiniz. Sizce bugün bu dünyaya ilk kez adım atan genç bir yapımcıyı veya yönetmeni bekleyen en büyük zorluk nedir? Bu yapılar son yıllarda nasıl değişti?

Günümüzde yapımcıların bağımsızlığı ve yaratıcı bakışın güçlü ve belirleyici olduğu filmler ciddi bir tehdit altında. Yaratıcılık; uluslarüstü endüstrinin çıkarlarına hizmet eden kalıplar ve algoritmalar, izleyiciyi birey olarak değil tüketici olarak gören platformlar ve genel anlamda siyasi ve ekonomik güç tarafından baskılanıyor.

Profesyonel dünyayla kurulan ilişkiler ve sürekli eğitim, yapımcılar açısından büyük önem taşıyor. Bu nedenle güncel kalmak ve profesyonel bir çevre oluşturmak için kişisel ya da kurumsal yatırım yapmak kaçınılmaz. Proje geliştirme programları, pitching forumları ve festivaller hem bağlantı kurma hem de öğrenme fırsatları sunuyor.

En büyük zorluk; çalışma ahlakı ve proje kalitesi bakımından güven veren, özgün bir kültürel kimlik oluşturmak. Daha azıyla yetinirseniz kaybedersiniz. Görsel-işitsel alanda ve sinema dünyasında on binlerce projenin dolaşımda olduğunun farkında olmalıyız. Bir projenin neden hayata geçirilebileceğini ve geçirilmesi gerektiğini güçlü ve sağlam gerekçelerle ortaya koymak bize düşüyor. Projenin sanatsal ve yapım odaklı gelişim sürecinin, bütün çalışmanın en önemli aşaması olduğunu unutmamalıyız.

Edoardo Fracchia film festivallerinden bir fotoğrafı

Uzun yıllardır proje sunumu atölyeleri yürütüyorsunuz. Projelerini uluslararası alanda ilk kez sunmaya hazırlanan sinemacılarda en sık karşılaştığınız yanılgılar neler? Bugün böyle bir sürece hazırlanan birine ne önerirsiniz?

En büyük yanılgı, bir projeyi sunmanın doğal olarak onun hayata geçirilmesini sağlayacağı düşüncesidir. Proje sunumu, yani pitching, kişinin sektörde güven kazanma ve projesini geliştirme sürecindeki aşamalardan yalnızca biridir.

Hiçbir sunum bir diğeriyle aynı değildir. Sunumun biçimi projenin bulunduğu aşamaya —erken geliştirme, ileri geliştirme veya post prodüksiyon— ve gerçekleştirildiği ortama göre değişir. Büyük veya daha küçük ölçekli bir pitching forumu ya da belirli bir temaya odaklanan bir etkinlik farklı yaklaşımlar gerektirir.

Sunuma hazırlanmak, aynı zamanda projeyi geliştirmektir. Aldığımız geri bildirimler, projeyi yeniden ele alırken ve güncellerken bize büyük yarar sağlar. Alçakgönüllü olmalı ve her zaman dinlemeye açık kalmalıyız; ne yazık ki bu her zaman böyle olmuyor. Hemen sonuç beklememeliyiz. Bu bir yüz metre yarışı değil, maratondur.

Sunum sırasında kısa ve doğrudan konuşmak; bizi harekete geçiren nedenleri, projenin anlatısal gücünü ve izleyiciyle duygusal bağ kurma potansiyelini öne çıkarmak önemlidir. Karşımızdaki kişilerin yalnızca projeyi değil, bizi de tanımak istediğini bilmeliyiz. Bize güvenip güvenemeyeceklerini ve iş birliğine açık olup olmadığımızı anlamaya çalışırlar.

Ortak yapım marketlerinde, fon başvurularında ve uluslararası toplantılarda sayısız proje dolaşıma giriyor. Buna rağmen bazı projeler, toplantılar sona erdikten çok sonra bile hatırlanıyor. Sizce bu kalıcı etkiyi yaratan nedir?

Bir film projesinin ilk ve son izlenimini, onu hayata geçiren bizler yaratırız. Proje bizim yaratıcılığımıza ve üretim niteliğimize hizmet eder; bunun tersi geçerli değildir.

Sunulan projenin hiçbir zaman gerçekleştirilemediği pitching oturumlarına katıldım. Buna rağmen projeyi sunan kişi, dinleyenlerde kalıcı bir etki bırakmış ve insanlara er ya da geç onunla çalışma isteği vermişti. Proje sunumlarını dinleyenler etkilenmek ve kendilerinden bir şeyler bulmak ister. Biz ve projelerimiz başkalarında karşılık bulduğunda akılda kalan anlar ortaya çıkar.

Her şeyden önce geriye insan kalır. Proje veya hikâye her zaman değiştirilebilir; ancak onu yaratan kişinin niyeti ve motivasyonu açık ve sağlam olmalıdır.

Bazı projeler sunum aşamasında oldukça güçlü görünmesine rağmen yapım sürecinde zorlanıyor. Başlangıçta fazla ilgi görmeyen bazı projeler ise zamanla ivme kazanıyor. Aradaki farkı genellikle ne belirliyor?

Yanıtlaması zor bir soru. Bir projenin iyiden mükemmele ulaşmasının anahtarının dikkatli, derinlikli ve bilinçli bir geliştirme süreci olduğuna inanıyorum. Kendinizi olduğunuzdan farklı göstermemek, kendiniz olmak, karşılaşılan güçlükleri açıkça ortaya koymak, eleştiriye ve yardıma açık kalmak vazgeçilmezdir.

Edoardo Fracchia röportajı için film festivallerinden bir fotoğrafı

Kariyeriniz boyunca hem deneyimli sinemacılarla hem de ilk filmini çeken yönetmenlerle çalıştınız. Bir yönetmenin uzun bir yaratıcı yolculuğa hazır olup olmadığını daha başlangıçta hissedebiliyor musunuz? Bir projeye veya sinemacıya yatırım yapmanız konusunda sizi sürekli ikna eden ortak bir özellik var mı?

Hikâyeye yatırım yapmadan önce yönetmene veya yazara, yani insana “yatırım” yaparım. Aynı zamanda o kişi de bana yatırım yapar. Birbirimizi tanımak ve başlangıçtaki olumlu sezginin doğrulanıp doğrulanmadığını görmek için zamana ihtiyacımız vardır. İlk karşılaşma bende birlikte vakit geçirme ve karşımdaki kişiyi daha yakından tanıma isteği uyandırmalıdır.

Yapımcının kişiliği de büyük önem taşır: Kim olduğu, ne aradığı, nasıl bir iç dünyaya sahip olduğu, ilgi alanları ve yatkınlıkları belirleyicidir. Bununla birlikte mesleki boyut da önemlidir. Yönetmenin daha önce neler yaptığı veya henüz neleri yapmadığı, iş birliğine ne kadar açık olduğu, hikâye anlatma becerileri ve kullanmak istediği sinema dili değerlendirilmelidir.

Bunlar ilk filmini çekecek sinemacılar için geçerli. Daha “deneyimli” isimlerde ölçütler farklılaşabilir; projenin niteliği ve pazar potansiyeli daha fazla önem kazanabilir. Ancak sonuçta yine belirleyici olan insan ve o karşılaşmanın niteliğidir.

Benim için hayatımın hangi döneminde bulunduğum, duygularım ve anlatısal, tarihsel, felsefi ve sinemasal açıdan yeni alanlar keşfetme isteğimin bana vereceği tatmin de büyük önem taşıyor.

Bir filmin geliştirme sürecinde yönetmen ve yapımcı aynı projeye çoğu zaman farklı açılardan yaklaşabiliyor. Sizce sağlıklı bir yaratıcı ortaklığın temelini ne oluşturur? Bu güven en çok hangi aşamada sınanır?

Farklı bakış açıları sıkça, hatta gereğinden fazla karşılaşılan bir sorundur. Projenin genetik kodunu geliştirmesi ve koruması gereken kişiler yazar ile yapımcıdır. Geliştirme ve yapım sürecinin tamamı bu kodun etrafında şekillenir.

Birbirlerini çok iyi tanımalı ve karşılıklı olarak birbirlerini birer değer ve imkân olarak görmelidirler. Ancak birbirlerini dikkatle tanıdıkları ve karşılıklı saygı oluşturdukları bir sürecin ardından, çoğu zaman yıllarca devam edecek bir iş birliğine başlamayı düşünebilirler.

Bu konudaki belirsiz bir anlayış, başarısızlığa giden kesin bir yoldur ve süreç bir kâbusa dönüşebilir. Yönetmen ve yazarlar çoğu zaman yapımcının ne yaptığını yeterince bilmiyor; yapımcılar da onları kendini beğenmiş kişiler olarak görebiliyor. Bu önyargılardan kurtulmak ve birbirimizi hem kişisel hem de mesleki açıdan tanımak için zaman ve emek harcamak gerekir.

“İlk filmlerle çalışmayı seviyorum; çünkü deneylere, farklılığa ve bütünüyle adanmışlığa daha fazla alan açıyorlar.”

Filmlerin ilk fikir aşamasından seyirciyle buluşmasına kadar uzanan yolculuğuna tanıklık ettiniz. Geriye dönüp baktığınızda, başarıya ulaşan projelerde sizi hâlâ şaşırtan ortak bir özellik veya tekrar eden insani bir davranış görüyor musunuz? Bir film yapmanın uzun yolculuğunda asıl farkı ne yaratıyor?

Belirgin bir bakış açısına, sinema dili arayışına ve sinemacının yapımcıya aktarabildiği güçlü ve kişisel bir motivasyona odaklanan projeleri seviyorum. İşimi seviyorum; çünkü filme kendine özgü bir kimlik kazandırmayı amaçlıyor.

İlk filmlerle çalışmayı seviyorum; çünkü deneylere, farklılığa ve bütünüyle adanmışlığa daha fazla alan açıyorlar. Temel rolü oynayan, insanların iradesidir. Bu irade, yalnızca ticari kaygılara dayanan kurallara meydan okuyabilir.

“Kriz çok derin; sistemin ‘efendileri’ artık birer avcıya dönüştü.”

Son yıllarda belgesel yapımında gözlemlediğiniz en şaşırtıcı değişim ne oldu? Sizce bu değişime ne yol açtı?

Sinema, olumlu ve olumsuz yönleriyle toplumun ve toplumdaki değişimlerin bir parçasıdır. Birkaç yıl öncesine kadar televizyon kanalları ve destek fonları içerik, anlatım dili ve bağımsızlık konusundaki çeşitliliği teşvik ediyordu. Son yıllarda ise durum tamamen değişti.

Her şey büyük bir hızla tüketiliyor. Bir diziden diğerine, bir filmden ötekine geçiyoruz. Bu aşırı tüketim hâli eleştirel düşünceyi zayıflatıyor ve izleyiciyi edilgenliğe alıştırıyor. Bu uluslararası ortam karşısında yapımcılar ve yönetmenler kendilerini giderek daha fazla kenara itilmiş, çoğu zaman da finansman sistemlerinin dışında bırakılmış hâlde buluyor.

Kriz çok derin; sistemin “efendileri” artık birer avcıya dönüştü. Bu yıkıcı gidişatı durdurmayı ancak genel bir kültürel dönüşüm ve sivil direniş deneyebilir.

“Belgeseller birer sanat eseri olarak değil, tüketilecek ürünler olarak görülüyor.”

Stefilm uzun yıllardır yapım, eğitim ve dağıtım alanlarında faaliyet gösteriyor. Bu farklı deneyimlerin kesişiminden baktığınızda, bugün İtalya’daki belgesel ekosistemini nasıl tanımlarsınız?

İtalya’daki belgesel ekosistemi bugün parçalı, bürokratik ve çoğu zaman siyasi aktörlerin kontrolünde. Bölgesel fonlar ulusal başvurularda hesaba katılmıyor. Kamu yayıncılığı sistemi siyasi çekişmelere terk edilmiş durumda ve platformların ticari dilini takip ediyor. Belgeseller birer sanat eseri olarak değil, tüketilecek ürünler olarak görülüyor.

Yine de sözlerimi olumlu bir düşünceyle bitirmek istiyorum: Dünyanın bir yerinde sizi dinlemeye hazır biri her zaman olacaktır. İçeriğiniz, görsel yaklaşımınız ve iyi karakteriniz gibi sayıca az ama güçlü niteliklerinize yaslanarak o kişiye ulaşmalısınız. Bunu yaparken harcadığınız zamanın ve emeğin karşılığının hiçbir zaman bütünüyle ödenmeyeceğini de bilmelisiniz.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin