Rodrigo Sorogoyen’in yönettiği En Sevdiğim (El ser querido / The Beloved), Javier Bardem’in canlandırdığı ünlü yönetmen Esteban Martínez ile Victoria Luengo’nun hayat verdiği oyuncu kızı Emilia arasındaki yıllardır çözülememiş ilişkiye odaklanan bir baba-kız hikâyesi. Ayvalık Uluslararası Film Festivali‘nde izlediğimiz film, bu ilişkiyi yalnızca geçmişten taşınan kırgınlıklar üzerinden değil; sevgi, hafıza, sanat ve iktidar arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği bir alan üzerinden inceliyor.
Uzun yıllardır birbirlerinden uzak olan Esteban ile Emilia yeniden bir araya geldiğinde Esteban, oyunculuk kariyeri istediği yönde ilerlemeyen kızına yeni filminde başrol teklif ediyor. Bu teklif, geçmişte yerine getiremediği babalık sorumluluklarını telafi etmek isteyen bir adamın yeniden yakınlaşma girişimi olarak görülebilir. Esteban için film, kaybedilen yılların ardından yeni bir başlangıç ihtimali taşıyor.
Fakat teklifin içinde daha rahatsız edici bir ihtimal de saklı: Esteban’ın telafi etme arzusu ile kontrol etme arzusu birbirinden gerçekten ayrılabilir mi?

Çocukluk Hafızasının Ağırlığı
Emilia’nın babasına karşı taşıdığı kırgınlığın kökleri çocukluğuna kadar uzanıyor. Henüz 12-13 yaşlarındayken babasıyla geçirdiği bir gün, yıllar sonra ikisinin de hatırladığı fakat tamamen farklı anlamlar yüklediği bir anıya dönüşüyor.
Emilia, çocukken babasının uyuşturucu etkisinde olduğunu anlayamadığını, yaşadıklarının anlamını ancak büyüdükten sonra kavradığını ifade ediyor. Çocukluk hafızası da tam burada karmaşıklaşıyor. Bazen çocukken anlamlandıramadığımız bir görüntü veya davranış, yıllar sonra öğrendiklerimizle bambaşka bir anlam kazanıyor.
Bir çocuğun dünyasında anne, baba ve sınırlı sayıdaki deneyim çok daha büyük yer kaplar. Bu nedenle yetişkinlerin gündelik hayat içerisinde önemsiz görebileceği bir söz veya yarım bırakılmış bir akşam, çocuk için yıllarca taşınacak bir anıya dönüşebilir. Çocukluğumuzdan yanımızda taşıdığımız şeyler yalnızca yaşanan olaylar değil, o olaylar sırasında kendimiz hakkında öğrendiklerimizdir: Seviliyor muyuz, görülüyor muyuz, beklenmeye değer miyiz?
Üstelik Emilia’nın hafızasındaki Esteban yalnızca kendi deneyimleriyle oluşmamıştır. Büyüdükçe annesinden dinledikleri de geçmişi yeniden anlamlandırma biçimine eklenmiştir. Esteban’ın kızına yönelik temel itirazlarından biri de budur. Ona göre Emilia, kendisini annesinin gözünden tanımış ve babasına ilişkin yargıları yıllar boyunca tek taraflı bir anlatıyla şekillenmiştir.
Bu itiraz bütünüyle temelsiz değildir. Emilia’nın babasının uyuşturucu etkisinde olduğunu ancak büyüdükten sonra anlayabilmesi bile geçmişin bugünden bakılarak yeniden yorumlandığını gösterir. Fakat Esteban’ın bu ihtimali özellikle yüzleşmenin yaklaştığı anlarda gündeme getirmesi, tartışmanın odağını kendi davranışlarından Emilia’nın hafızasının güvenilirliğine kaydırır.
Böylece baba ile kız yalnızca geçmişte yaşananlarla değil, o geçmişin kime ait olduğu ve nasıl hatırlanması gerektiğiyle de mücadele eder.

Çocuklukta İlgisizlik, Yetişkinlikte Kontrol
Yıllar sonra Emilia’nın karşısına çıkan Esteban farklı görünür. Kızının kariyerine destek olmak ve yeniden hayatında yer edinmek isteyen bir baba vardır artık. Emilia’ya yönelttiği bakışlar ve onunla gurur duyduğu anlar, geçmişte göstermekte zorlandığı duyguların hâlâ orada olduğunu hissettirir.
Ancak çocukluktaki kayıtsızlığın yerini başka bir uç nokta almaya başlar. Esteban, kızının ne kadar alkol içtiğine kadar müdahale eden, nasıl yaşaması gerektiği konusunda öğütler veren bir babaya dönüşür. Çocukluğunda Emilia’nın hayatında yeterince bulunmayan adam, yetişkinliğinde onun hayatının sınırlarını belirlemeye çalışmaktadır.
Geçmişteki ilgisizlik böylece yerini kontrole bırakır.

Başkalarına Kolaylıkla Sunulan Sevgi
Bu değişimi Emilia açısından daha da acı hâle getiren şey, Esteban’ın yeni ailesidir. Emilia, babasının yeni eşinden olan çocuklarına davranışlarını dikkatle izler. Onlarla ilgilenen, yanlarında bulunan ve şefkatini göstermekten çekinmeyen adam, Emilia’nın çocukluğunda sahip olamadığı babanın ta kendisidir.
Bu nedenle Emilia’nın bakışlarındaki duygu yalnızca kardeşlerine yönelik bir kıskançlık olarak okunamaz. Aslında kıskandığı çocuklar değil, onların sahip olduğu Esteban’dır. Başka çocuklara verilen şefkat, kendisine verilmeyen şefkatin hatırlatıcısına dönüşür.
Film ilerledikçe aynı duygu bu kez baba-kız ilişkisinden oyuncu-yönetmen ilişkisine taşınır. Esteban ile Emilia sette çatışırken, Esteban’ın başka bir oyuncuya takdirini açıkça gösterdiği anda Emilia’nın yüzünde benzer bir kırılma belirir. Ekranın parlamasıyla Emilia’nın bakışının özellikle görünür kılındığı bu kısa an, daha önce diğer çocuklar üzerinden kurulan duyguyu başka bir düzlemde tekrarlar.
Çocuk Emilia, babasının şefkatini başka çocuklarda görürken; yetişkin Emilia, yönetmeninin takdirini başka bir oyuncuda görmektedir.
Çünkü takdirini beklediği yönetmen, sevgisini yıllardır aradığı babasıdır.
Miras Kalan Yaralar
Sorogoyen, Esteban’ı yalnızca yaralayan taraf olarak bırakmaz. Onun da kendi babasıyla kurduğu problemli ilişkinin izleri görünür hâle gelir. Babasından beklediği sevgiyi ve şefkati göremeden büyümüş bir adamın, yıllar sonra kendi kızına da ihtiyacı olan sevgiyi verememesi kuşaklar arasındaki döngüyü açığa çıkarır.
Esteban’ın alkolle ve şiddetle kurduğu ilişkiyi doğrudan çocukluğuna bağlamak mümkün değildir. Ancak film, bugün olduğu adam ile geçmişte sevgi görme biçimi arasında düşünmeye değer bir bağ bırakır. Kendisine yapılanın farkında olmak, insanın aynı yarayı başka biçimlerde bir sonraki kuşağa aktarmasını her zaman engellemez.

Başarının Sağladığı Dokunulmazlık
Esteban’ın problemli davranışları yalnızca ailesinin içerisinde kalmaz. Alkole ve şiddete olan düşkünlüğü sektörde bilinen yönetmenin davranışları, yıllar boyunca filmlerinin başarısının gölgesinde kalmıştır. Onunla çalışmanın bedeli, büyük bir filmin parçası olabilmek uğruna katlanılması gereken bir koşula dönüşür. Çevresindekilerin bu davranışları tolere etmesi, Esteban’ın kendi eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmesini de sürekli ertelemesine imkân verir.
En Sevdiğim böylece aile hikâyesinin yanına auteur kültürüne ilişkin daha geniş bir soru yerleştirir: Sanatçının ortaya çıkardığı eser ne kadar değerli hâle gelirse, o eserin arkasındaki insanın davranışlarına ne kadar tahammül edilir?
Yönetmen ve Baba Arasındaki Sınır
Filmin röportaj sahnelerinde basın, Emilia’nın Esteban’ın filmindeki başrolü gerçekten yeteneği sayesinde mi aldığını, yoksa ünlü bir yönetmenin kızı olmanın sağladığı ayrıcalıktan mı yararlandığını sorgular. Esteban ise kızına torpil yapmadığını ve Emilia’nın rolü hak ettiği için seçildiğini ısrarla dile getirir.
Fakat mesele basit bir torpil var/yok ikiliğine sıkışmaz. Emilia rolü hak edecek kadar iyi bir oyuncu olabilir ve aynı zamanda Esteban’ın kızı olduğu için başka oyuncuların ulaşamayacağı bir fırsata erişmiş olabilir. Yeteneği sahip olduğu ayrıcalığı ortadan kaldırmadığı gibi, ayrıcalığı da yeteneğini geçersiz kılmaz.
Sorogoyen’in renkli görüntüler ile siyah-beyaz arasında kurduğu geçişler ise baba-kız ve yönetmen-oyuncu ilişkilerinin birbirine karışmasını biçimsel olarak görünür kılar. Yönetmenin film üzerine yaptığı açıklamalarda da belirttiği üzere siyah-beyaz, Esteban’ın yönetmenden babaya; Emilia’nın ise oyuncudan kıza dönüştüğü anlarda belirginleşir.
Siyah-beyazın ilk ortaya çıkışı da bu nedenle tesadüfi değildir. Emilia, babasının şiddete başvurabileceğini düşündüğü anda görüntünün rengi kaybolur; beklenen şiddet gerçekleşmediğinde film yeniden renge döner. Bundan sonra baba ile kız arasındaki sürtüşmelerde ve profesyonel ilişkinin altında bastırılan ailevi çatışma yüzeye çıktığında aynı biçimsel müdahale tekrar eder.
Profesyonel roller çözülmeye başladıkça yönetmenin arkasından baba, oyuncunun arkasından ise yıllardır taşıdığı kırgınlıklarla kız çocuğu ortaya çıkar.

Yönetmenin Kızı, Babanın Oyuncusu
Baba ile kızın yıllardır birbirlerine söyleyemedikleri, birlikte çektikleri film sayesinde yeni bir ifade alanı bulur. Kamera, ikisinin arasındaki bir engel olduğu kadar birbirlerine yeniden yaklaşabilecekleri ortak bir dile dönüşür.
Fakat bu ortak dilin kuralları da Esteban’a aittir.
Sette bir sahnenin istediği biçimde çekilebilmesi için gösterdiği ısrar, Esteban’ın yönetmenlik anlayışını bütün çıplaklığıyla açığa çıkarır. Aradığı sonucu elde edene kadar geri adım atmayan Esteban için sahnenin doğru hâline ulaşması, oyuncularının sınırlarının önüne geçebilmektedir. Set giderek yaratıcı bir çalışma alanından güç mücadelesinin yaşandığı kaotik bir alana dönüşür.
Emilia açısından bu çatışmanın profesyonel sınırlar içerisinde kalması mümkün değildir. Karşısındaki kişi aynı anda hem yönetmeni hem de babasıdır. Esteban’ın verdiği direktife bir oyuncu olarak mı karşılık vermelidir, yoksa çocukluğundan beri üzerinde etkisi bulunan babasına karşı kendi sınırlarını korumaya çalışan bir kız olarak mı?
Filmin başında baba ile kız arasındaki mesafeyi kapatabilecek bir araç gibi görünen sinema, böylece geçmişteki ilişki dinamiklerinin yeniden üretildiği yere dönüşür. Esteban, Emilia’ya yaklaşabilmek için en iyi bildiği yolu seçmiştir; fakat o yolun içerisinde kendisinin değişmekte en çok zorlandığı tarafı da saklıdır.
Çünkü yönetmenlik Esteban’ın yalnızca mesleği değildir; dünyayla ilişki kurma biçimidir.
Oyuncularını ve filmini yönettiği gibi, kendisi hakkında kurulacak anlatıyı da belirlemeye çalışır; geçmişin nasıl hatırlanacağına müdahale ederken Emilia ile kuracağı ilişkinin sınırlarını da kendi belirlemek ister.
Annesinin Yolunda
Emilia’nın seçimi, annesinin yıllar önce aldığı kararla ürkütücü bir paralellik kurar. Annesi de bir dönem oyuncudur ve sonunda oyunculuğu bırakmıştır. Esteban’ın hayatındaki iki kadın, farklı dönemlerde onun sinemasıyla ve kurduğu hayatla benzer bir gerilimin içerisinde kalmıştır.
Fakat Emilia’nın annesinin yolundan gitmesi yalnızca geçmişin tekrarı değildir. Aynı zamanda bir kopuş ihtimali taşır.
Emilia, annesinin yaptığı seçime yaklaşırken babasının kendisine biçtiği rolden uzaklaşır. Esteban’ın sunduğu kariyeri, onun dünyasının ışıltısını ve beraberinde gelen ayrıcalığı geride bırakmayı göze alır. Filmin başında babasının verdiği başrolü kabul eden Emilia, sonunda hangi rolü artık oynamak istemediğine kendisi karar verir.
Bu noktada En Sevdiğim ile Sentimental Value arasındaki benzerlik de başka bir anlam kazanır. Joachim Trier’in filminde Renate Reinsve’nin canlandırdığı Nora, yönetmen babasının kendisine sunduğu rolü ilk etapta reddederken Emilia teklifi kabul eder. En Sevdiğim, bir bakıma babasının yaratıcı alanına girmeyi kabul eden kızın karşılaşabileceği başka bir ihtimali gösterir.

Bizi En Çok En Sevdiklerimiz mi Yaralar?
Esteban ile Emilia arasındaki ilişkinin trajedisi, birbirlerini sevip sevmedikleri sorusunda yatmaz. Esteban’ın kızına yönelttiği bakışlarda ve onunla gurur duyduğu anlarda sevgisinin izlerini görmek mümkündür.
Fakat sevmek, sevgimizi karşımızdakinin hissedebileceği biçimde gösterebildiğimiz anlamına gelmez.
Baba ile kızın geçmişe ilişkin farklı anlatılarının altında da bu ayrım vardır. Esteban aynı geçmişe baktığında kızını sevdiğini hatırlayabilir; Emilia ise sevildiğini hissetmediği anları hatırlar.
İkisinin aynı geçmişe bakıp farklı şeyler görmesi, birinin mutlaka yalan söylediği anlamına gelmez. Niyet ile deneyim birbirinden farklı olabilir. Esteban’ın asıl sorumluluğu da kendi niyetini kanıtlamaktan çok, Emilia’nın yaşadığı deneyimi kabul edebilmesinde yatar. Bazı ilişkilerde yüzleşme, geçmişte kimin haklı olduğunu belirlemekten değil, aynı olayın karşımızdaki insanda bizden tamamen farklı bir iz bırakmış olabileceğini kabul etmekten geçer.
En Sevdiğim bu nedenle sevgiyi ilişkinin çözümü olarak değil, başlangıç noktası olarak ele alır. Sevgi geçmişte verilen zararı kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Özür kaybedilen çocukluğu geri getirmez. İkinci bir şans da ilişkinin bu kez mutlaka başka türlü kurulacağını garanti etmez.
Çünkü bazen bizi en derinden yaralayanlar, bize hiçbir şey hissetmeyenler değil; bizi seven ama sevgilerinin bizde nasıl bir iz bıraktığını göremeyen en sevdiklerimizdir.


Bir Cevap Yazın