45. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Keçi 501 belgeseli; sessizliği, samimiyeti ve doğallığıyla seyirciyi kendi dünyasına çeker.
Keçi 501, Türkiye’nin Doğu Karadeniz yaylalarındaki keçi çobanı Cengiz’in izini süren şiirsel bir belgesel-dramadır.
Belgesel, bir keçinin doğum sahnesiyle başlar. Bir yıl boyunca kamera Cengiz’e ve keçi sürüsüne sessizce eşlik eder. Filmin başında doğan keçinin, bir yıl sonra kendi yavrusunu dünyaya getirmesiyle bu tanıklık tamamlanır.

İnsan ve Doğa Arasında Silinen Sınır
Keçi sürüsünün yanı sıra odak, Cengiz’in hayatındadır. Cengiz, hayatın kayıtsızlığına teslim olmuş; doğayla senkron bir şekilde yaşayan bir insandır.
Toplumsal kabullerden, ekonomik kaygılardan ve hırslardan arınmış bir yaşamı tercih etmiştir. Böylelikle her yıl kendini tekrarlayan bir döngü içindedir. Sürüsünün başında hayatın ona verdiği rolü yerine getirir.
Zamanla Cengiz’in sürüsünden ayırt edilmesi zorlaşır. Böylece film, insan ile doğa arasındaki sınırın nasıl yavaşça silindiğini izler.

Didaktik bir anlatıdan uzak duran belgesel, Doğu Karadeniz’in büyüleyici görüntüleriyle birlikte seyirciyi Cengiz’in sessiz dünyasıyla ve kendi düşünceleriyle baş başa bırakır.
Keçi 501, seyircisine süslü bir olay örgüsü vadetmez; doğanın kayıtsızlığını olduğu gibi sunar. Bu tanıklığı kabul eden izleyici, Doğu Karadeniz’in geniş coğrafyası içinde Cengiz’in hayatına 70 dakikalığına ortak olur.
Bu belgesel, sessiz tanıklığı seven izleyici için doğru bir adres. Evrim Çervatoğlu’nun yönettiği Keçi 501, üç yıl süren çekim sürecinin sonrasında, doğanın kendini yeniden ürettiği bir yıllık döngüyü 70 dakikalık bir izleme deneyimine dönüştürür.


Bir Cevap Yazın