Kendal’a Bir Heykel (2025) Ali Urgancı ile Söyleşi

Kendal'a Bir Heykel (2026) belgeseli yönetmen Ali Urgancı'nın röportaj kapak fotoğrafı. Yönetmenle söyleşi gerçekleştirdik.

Ali Urgancı’nın kurmaca ile belgeseli incelikli bir biçimde harmanlayan docu-fiction türündeki filmi Kendal’a Bir Heykel (2025) şehrin kaosunda çoğunlukla görmezden gelinen, yanından hızla geçip gittiğimiz hayatların somut bir tecellisi. Kendal’ın hikâyesi; Kendal’a Bir Heykel filmiyle bireysel bir varoluş mücadelesinden taşarak göçün, sınıfsal uçurumların ve aidiyet arayışının toplumsal bir portresine dönüşüyor.

Yönetmen Ali Urgancı ile gerçekleştirdiğimiz bu samimi söyleşide; Kendal’ın sokağı mesken tutan o nevi şahsına münhasır bilgeliğini, kameranın bir yargıç değil sadece bir şahit olarak konumlandığı Kendal’a Bir Heykel filminin çekim sürecini ve Beyoğlu’nun sinemamızdaki bitmeyen hafızasını konuştuk.

Çalışmalarınızda genellikle aidiyet ve dışlanma, demografik yapının toplumsal yansımaları gibi temalara odaklanıyorsunuz. Kurmacayı ve belgeseli aynı hikâyede buluşturan docu-fiction tarzına sahipsiniz. Sizi, projelerinizi ve etkilendiğiniz film türünü biraz tanıyabilir miyiz?

Çok küçük yaşlardan beri içimde taşıdığım, benim de tam olarak tarif edemediğim bir his var. O hisse yaklaşabildiğimi düşündüğüm her filmi seviyorum. Oralara yaklaştığımı hissettiğim filmler de genellikle senaryonun dışına çıkabilen, yeni oluşumlara açık olan yönetmenlerden çıkıyor. Filmlerin doruk noktası arayan, simgesel yük taşıyan dramatik yapılara sahip olmaları sanırım beni uzaklaştırıyor. Docu-fiction yaklaşımım ise Kendal’a Bir Heykel sürecinde belirginleşti. Kendal’ın geçmişte yaşadığı deneyimleri kendi ağzından dinledikçe, bu anlatıyı yalnızca belgesel gerçekliğiyle sınırlamanın eksik kalacağını düşündüm. Onun hafızasında yer eden anları kurmaca canlandırmalarla bir araya getirmenin, filmi daha bütünlüklü ve derin bir ifade alanına taşıyacağına inandım.

Kendal'a Bir Heykel filminde Kendal karakteri yakın çekim

Kendal, her ne kadar dışarıda görünse de aslında hayatın içinden ve bizden bir karakter. Yaşadığı zorluğa ve aksiliklere rağmen kendini kabul edip seven biri diye düşünüyorum. Üstelik yaş olarak da çok genç. Kendal’ı ilk gördüğünüzde ne hissettiğinizi merak ediyorum. Sizde bu hikâye hayata geçmeli düşüncesi nasıl oluştu?

Kendal ile tanışmadan önce aynı bölgede yaşayan başka bir tinercinin hayatını çekiyordum. Fakat belgeselin Türkiye’de gösterime girmesini istemiyordu. Bir gün onunla otoparkın üst katında çekim yaparken merdivenlerde Kendal belirdi ve arkadaşına selam verdi. İlk gördüğümde ses tonunu çok beğendim. “Acaba onu da belgesele katabilir miyim ?” diye düşündüm ve kendisine teklifte bulundum. Çok sıcak yaklaştı. Filmin Türkiye’de yayınlanması konusunda herhangi bir çekincesi olmaması da beni ayrıca memnun etti. Aylarca Kendal’ı ve ilk çekim yaptığım kişiyi aynı belgesel içinde kurguladım. Fakat iki kişiyi aynı anlatıda takip etmenin tahmin ettiğim gibi olmadığını, filmi didaktik bir yere taşıdığını hissettim. Bunun üzerine daha özgür, daha “freestyle” çalışabileceğim bir alan yaratmak için yalnızca Kendal ile devam etme kararı aldım. Kendal’ın sokaklarla ve Beyoğlu insanlarıyla kurduğu bütünlük, bu hikâyeyi hayata geçirme konusunda beni fazlasıyla motive etti.

Aslında Kendal’a Bir Heykel, göç krizi sonrası Türkiye’nin yaşadığı sosyokültürel ve ekonomik dinamiklerin kısa bir özeti diyebiliriz. Yani merkezde onlarca yıllık bir ülke krizi var. Hepimiz kendi hayatlarımızda Kendal kadar sert örneklere maruz kalmasak da çoğu zaman benzer ya da farklı zorluklar yaşıyoruz. Aslında izlediğimiz hikâye bireysel olarak açılıp sonrasında geniş bir perspektife yayılıyor. Sosyal, sınıfsal, siyasi pek çok alt başlık karşımıza çıkıyor. Kendal’a Bir Heykel filminin oluşum aşamasında dikkat çekmek istediğiniz alan tam olarak neydi, yola çıkış noktanız “bu insanlar” mıydı?

Beni etkileyen şey en başından itibaren Kendal’ın kendisiydi. Onun Beyoğlu ile kurduğu ilişki, oraya duyduğu aidiyet hissi ve hayatta kalma biçimi ilgimi çekti. Yola çıkış noktam herhangi bir toplumsal meseleyi anlatmak değil, Kendal’ın hikâyesini takip etmekti. Ancak çekimler ilerledikçe bu bireysel hikâyenin ister istemez daha geniş sosyal, sınıfsal ve ekonomik katmanlara temas ettiğini gördüm. Kendal’ın yaşamı, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle zaten bu gerçekliklerden bağımsız değildi. Ben de onun hayatına müdahale etmeden, herhangi bir tez ispatlamaya çalışmadan, mümkün olduğunca olduğu gibi belgelemekte ısrar ettim. Sanırım bu yaklaşım sayesinde film, bireysel başlayıp kendiliğinden daha geniş bir toplumsal çerçeveye oturdu.

Kendal'a Bir Heykel (2026) filminde Kendal köprünün üzerinde tek başına yürüyor. Uzaktan çekimle Kendal'ın yalnızlığı kadrajda.

Henüz ilk sahnede Kendal’ın hayatından kısa bilgiler ediniyoruz. Kendisi tüm samimiyetiyle yaşadıklarını ve sokakları anlatıyor bize. Mesela sekiz yaşında bir çocuğun baba otoritesini, toplumsal yasaları reddedip kendini oluşturma çabasına şahit oluyoruz. Kendal’ın yaşam tarzı, bağımlılıkları kabul edilebilir olmasa da mücadelesi etkileyici. Bunu söylerken tüm sorumluluğu üstleniyorum. Tabii ki Kendal’ın yaptıklarını ve çocuk yaşta maruz kaldığı zorlukları onaylamıyorum, ancak Kendal ve Kendal gibilerin seçmek zorunda kaldıkları bu yolu toplumsal olarak bizler mi inşa ediyoruz diye de düşünmeden duramıyorum. Bu sorumluluk duygusundan kurtulmak mümkün mü?

Kendal’ı sekiz yaşında sokağa atan koşullar tabii ki onun kişisel tercihi değil, toplumsal olarak kurmuş olduğumuz yapının sonucu. Fakat dünya sonsuzca adaletisiz bir yer. İçinde bulunduğumuz sınıfsal uçurumlara yol açan yapıyı yaklaşık on bin yıldır paylaşıyoruz. Başka bir dönemde dünyaya gelmiş olsaydık, doğuştan gelen sınıfsal üstünlüğün sağladığı avantajlar olmayacaktı. Ne var ki yine de genetik faktörler (fizik, zekâ) gibi, asgari ölçüde de olsa iktidar oluşumuna yol açacaktı diye düşünüyorum. Belki bugünkü kadar acımasız olmayacaktı ama tamamen ortadan kalkacağını da sanmıyorum. Kimse doğacağı evi, ailesini, genetik yapısını seçemiyor. Hayata çok farklı başlangıç noktalarından geliyoruz ve bu yaşamlarımızı daha en baştan belirli ölçüde şekillendiriyor. Birileri bizim için zar atıyor ve biz dünyaya geliyoruz. Determinist bir yerden bakarsak, bu sorumluluk duygusundan kurtulmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu durum içinde yaşadığımız adaletsizlikleri sorgulama sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Mesela tüm şehir uyurken, ışıltılı caddeler yerini karanlığa bırakıp tekinsizliğe büründüğünde o boş sokakların gerçek sahipleri sahneye çıkıyor. Yokluğun ve zorluğun içindeki birlik duygusu Kendal’ın hâlâ hayata karşı iyimser kalabilmesini sağlıyor. Kendal isyan etmek yerine sokağı kabul etmiş, evi olarak görmüş biri. Özellikle arkadaşına özbakım hakkında tavsiyeler verdiği konuşmalarında farkındalık sahibi oluşunu da görüyoruz. Kurduğu cümlelere bakıldığında empati duygusu gelişmiş yetişkin biri var karşımızda. Karakterimizi bu kadar empatik ve bilge kılan şey ne olabilir?

Kendal, edinilmesi çok zor olan bir hayat bilgisine sahip. Hayata bir tabloya bakar gibi, belirli bir mesafeden bakamaz. Hayata olabildiğince yakın olmak durumunda. Çoğumuz yaşadığımız deneyimleri zamanla anlamlandırıp üzerine düşünme lüksüne sahibiz. Kendal’ın ise çoğu zaman böyle bir mesafesi hiç olmadı. Hayat onun için sürekli doğrudan temas ettiği bir şey oldu.

Karşılaştığı durumlara verdiği tepkiler ya da ürettiği çözümler son derece organik gelişiyordu. Olaylara yaklaşımı, insanlara karşı tavrı ve kendi meşrebince kurduğu “iyi”, “kötü”, “doğru”, “yanlış” yargıları herhangi bir ideolojiden ya da teoriden değil, doğrudan deneyimlerinden çıkıyordu. Sanırım onu empatik ve yer yer bilge kılan da bu. Hayata uzaktan bakmıyor; onun içinde, her gün yeniden var olmak zorunda kalıyor. Bu da insanı ister istemez hem insanlara hem de hayata karşı farklı bir farkındalık geliştirmeye itiyor.

Kendal'a Bir Heykel filminde Kendal yakın çekim sigara içiyor.

Kendal seyirciye samimi gelse de tam olarak güven duygusu inşa edemiyoruz. Çünkü her an her şey olabilir korkusuyla temkinli yaklaşıyoruz. Aslında bu vesileyle çekim sürecinizi sormak istiyorum. Siz ve ekibiniz Kendal ile nasıl iletişim kurdunuz, set planlaması nasıl yapıldı?

Herhangi bir zaman baskısı olmadığı ve set ekibi olarak tek başıma olduğum için kafama estiği anlarda Kendal’a mesaj atıyordum. Sonrasında buluşma saatini ve yerini belirleyip, eğer devamlılık gerektiren bir sahne çekmeyi tasarladıysam ona göre kıyafetini, saçını sakalını düzenliyor ve çekime başlıyordum. Sonra akşam kurgu masasına oturuyordum. Saatlerce kurgu yapıp, belgeselin ihtiyacına göre yeni çekim günü belirliyordum. Genellikle küçük bir kağıt parçasına aldığım notlar üzerinden yapıyordum çekimi. Bazen de ne yapacağımı bilmeyerek Kendal’ın peşine takılıyordum. Kendal ile zaman geçirmek benim için zevkliydi. Kendimi tehlike altında hissettiğim bir an olmadı. Bilakis beni koruduğu zamanlar oldu.

Kendal ve sokaklar eşliğinde film boyunca aradığınız cevap tam olarak neydi?

Peşinden koştuğum belirli bir cevap olmadı. Daha çok bir duygu yakalamak istedim. Beyoğlu’nun sokakları, Kendal’ın varlığı ve zaman zaman kentteki herhangi birinin bakışına dönüşen kamera.. Bütün bunların bir araya gelerek izleyicide belirli bir duygu hâli yaratmasını amaçladım. Benim için film, bir sonuca ulaşmaktan ya da bir yargı üretmekten çok, bir deneyim kurmakla ilgiliydi. Seyircinin Kendal ile ve o sokaklarla aynı atmosferi solumasını, o dünyanın içine bir süreliğine de olsa girebilmesini istedim. Eğer film bittiğinde izleyicinin zihninde kesin cevaplardan çok duygular ve sorular kalıyorsa, sanırım aradığım şeye yaklaşmışım demektir.

Öte yandan çekim yaptığınız diğer karakterlerin de bir uyum süreci var. Hatta kalacak bir yer arandığı sahnede mekânı terk etmek zorunda kalıyorsunuz. Kavgalar, anlaşmazlıklar her an olabilir; ancak sokaklar bu noktada her zaman güvenli olmuyor. Görüntülerini kullandığınız insanlar sizleri nasıl karşıladı, yaşadığınız zorlukları bizimle paylaşabilir misiniz?

Genellikle Kendal ile kahvehane, meyhane gibi bir mekâna girip iki müşteri gibi masaya otururduk. Sonra çantadan kamerayı ve mikrofonu çıkartıp mümkün olduğunca dikkat çekmeden çekim yapmaya başlardım. İşletmeci yanıma gelip ne çektiğimi sorana kadar kimseyle göz teması kurmazdım. Çoğu zaman ne yapmak istediğim anlaşılınca çekim yapmama izin verilirdi. Sonrasındaysa biraz şımarır, çekici gelen her detayı çekerdim. Fakat bir noktadan sonra varlığımın rahatsızlık vermeye başladığını hisseder, teşekkür edip ayrılırdım. Bazen de çekim yapma fikri en başından hiç hoş karşılanmazdı. Diyarbakır’da ise her seferinde çok sıcak karşılandım. Çekim yapmam konusunda son derece anlayışlı davrandılar. Üstelik oralı olmadığım için bana misafir muamelesi gösterip çoğu zaman hesap bile almadılar. Diyarbakır’daki insanların nezaketi karşısında gerçekten hayret ettiğim anlar oldu.

Kendal'a Bir Heykel belgeselinde Kendal arkadaşları ile birlikte yaylada

Hikâyede kısa bir süreliğine Diyarbakır yolculuğu olsa da Kendal’a Bir Heykel filminin neredeyse tamamı Beyoğlu’nda gerçekleşiyor. Türkiye sineması olarak kameramız 1990’lardan beri en çok Beyoğlu’nun arka sokaklarını arşınladı. Bir sinemacı bakış açısıyla bu tercihin sebebi sizce nedir? Eminim Kendal gibi insanlar dünyanın her yerinde var ve var olmaya devam edecektir.

Beyoğlu, sinemacıları çeken güçlü bir hafızaya sahip. Yıllarca kültürün ve sanatın merkezlerinden biri olmuş olmasının yarattığı hazır bir birikim ve atmosfer var. Farklı sınıfların, kültürlerin ve yaşam biçimlerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir sosyal dokuya sahip. Bu yüzden sadece bir mekân değil, kendi başına bir karakter gibi işliyor. Sanırım sinemacıları da tekrar tekrar oraya çeken şey bu. Türkiye’nin kaotik atmosferinin Avrupai bir dokuya gömülü oluşu bence çok çekici.

Memleket sahnelerinde Kendal’ın yaşadığı hayatın bir tercih olduğunu düşünmek mümkün. Hatta “Neden kendine bunu yapıyor ki?” diyerek öznesi olmadığımız birini ve yaşamını sorgulayabiliyoruz. Kendal varlığını böyle kabul etmiş. Bulunduğu yani ait olduğu yeri ölümsüzleştirmek istiyor, heykelinin dikilmesini istemesinin sebeplerinden biri de bu. Sanki hiç yaşamadığı bir hayatı “Ben de varım.” diyerek kanıtlamak istiyor. Sizce toplum tarafından görünmemek, yok sayılmak Kendal için bir anlam ifade ediyor mu?

Diyarbakır Kendal için güvenli ama dar. Beyoğlu ise güvensiz ama canlı. Belki de belirsizliğin içinde kendisine bir varoluş alanı yaratabilmek onu motive ediyordur. Toplum tarafından görünmemek ise Kendal’ın en temel sıkıntılarından biri olabilir. Onu Beyoğlu’nda sevenler olduğu kadar karşılaşmaktan çekinip yolunu değiştiren insanlar da var. Bazen çekim yaparken uzaktan bir tanıdığını görüp heyecanla yanına gider, selam verirdi. Sonrasında karşısındaki kişinin onu geçiştirdiğini hissedince morali bozulurdu. Bir süre suratı asık gezerdi. Heykelinin dikilmesini istemesi bence buna karşı geliştirdiği bir tepki. Sanki, “Ben de bu kentin bir parçasıyım.” deme biçimi. Doğuştan gelen sınıfsal avantajlara sahip olmayan, çoğu zaman görünmez kılınan birinin geride bir iz bırakma isteği. Heykel talebini tam da bu yüzden, tanınma ve varlığının kabul edilme arzusu olarak düşünüyorum.

Eminim filmi seyreden birçok kişi buruk bir şekilde ayrılmıştır. Festival yolculuğunuz, seyirci tepkileri nasıldı? Hikâyenizin anlaşılabildiğini düşünüyor musunuz?

Gösterim sonrası sohbet ettiğim birkaç kişi güzel ve düşündürücü sorular yöneltti. Bu benim için kıymetliydi. Yine de genel olarak baktığımda, film ile vermek istediği hissi tam anlamıyla aktarabildiğimden emin değilim. Fakat ortaya çıkan iş bize keyif veriyor diye düşünüyorum.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

“Kendal’a Bir Heykel (2025) Ali Urgancı ile Söyleşi” ögesine 2 yanıt

  1. Görünmeyen bir hikayeye görünürlük katıp,ben de varım diyen bir karakter kendal,Ali urgancınin hikaye anlatımı ve hikayenin peşine düşmesi onu bu yolculukta farklı karakterler ve insanlara götürdü.cok teşekkürler emeğinize sağlık…

    1. Yorumlarınız için biz de teşekkür ederiz. Sevgiler

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin