Müzikal kurmacalardaki başarısıyla bilinen John Carney son filmi Power Ballad (2026) ile türe yeni bir soluk getirmeyi hedefliyor. Müziğin evrensel yolculuğunu yaratmış olduğu karakterler üzerinden izlemeye alışık olduğumuz Carney bu kez daha geniş bir perspektiften hayaller ve çıkar çatışmasını görünür kılmaya odaklanmış. Power Ballad (2026), hiçlikten gelen bir başarı hikâyesi ya da kişisel yolculuk anlatılarının bir hayli gelişkin bir versiyonu. Günümüz insan ilişkilerini, sanatın ve yaratıcılığın çektiği ıstırap, etik ve ahlâki yargılar eşliğinde yeniden sorgulanırken güvenin inşa edilme çabası ve karakter yolculuğu itiraf etmek gerekirse fazla karikatürize edilmiş halde sunuluyor.
Film, eski bir rock grubu vokali olan Rick ile boy band kimliğinden sıyrılmak için mücadele eden Danny’nin yolunu İrlanda’da özel bir düğün sahnesinde birleştiriyor. Rick evli ve bir kız çocuğu babası olarak kariyerine devam ederken Danny yetişkin bir müzisyen olmanın ve yalnızca kendi adıyla anılmanın hayallerini kuruyor. Ortak amaçların ve ortak ideallerin kişileri bir araya getirmesi kaçınılmaz olduğu gerekçesiyle Rick ve Danny arasında dikkat çeken yaş ve jenerasyon farkı amaca hizmet etmek için silikleşiyor. Keza her iki karakter de her şeyin hızla tüketildiği ve mekanikleştiği bu tüketim çağında yaşamaktan ve üretmek zorunda olmaktan mutsuz bir ruh hâli içinde. Bu hususta farklı kültürden, dönemden ve sınıftan gelen iki müzisyenin zıtlıklara rağmen aynı hayali paylaşması filmin en tutarlı yaklaşımlarından biri. Örneğin Rick yetişkin bir ebeveyn profili çizerken Danny’nin görece yeniyetmeliğine aldırış etmeden müzisyen saygınlığıyla genç meslektaşına değer vermekten yana bir tavır sergiliyor. Danny’nin de Rick’ten hoşlandığı, müzikal zekâsına hayran kaldığı zaten aşikâr. Aynı sahneyi birlikte paylaşan ve gecenin ilerleyen saatlerinde dost olmayı başaran ikili ilk etapta eğlenceli ve samimi bir izlek sunuyor. Ancak rock ve alternatif pop eşliğinde yeni şarkıların yazıldığı, son derece verimli geçen bu gecenin ardından gerçekler tüm acımasızlığıyla belirmeye başlıyor.

Power Ballad (2026), müzikal ağırlıklı bir örgüye sahip olsa da temel anlatısını sanatın teknoloji girdabında yeniden üretilebilirliği ve üretimin yaratabileceği sorunlara dayandırıyor. Filmin yorumlamalarla boğuşup binlerce okuma yapmaya gerek kalmadan başlı başına bir eleştiri filmi olduğu açık. Henüz ilk sahneden itibaren film derdini ifade edebiliyor. Rick ve Danny arasında herhangi bir taraf tutmadan tüm kararı egemen kültüre ve yeniyetmelere bırakmış. Keza sürekli değişen etik yargılar, görgü kuralları, vicdan yasası özellikle linç kültürüyle birlikte tarafsızlığını uzun süredir görünür kılmaktaydı. Sanatı sanatçıdan ayrı düşünemediğimiz gibi tutum ve davranışlarını da birlikte ele alıyoruz. Canavarlaşan sanatçı kimliği ifşalar ve hak ihlalleriyle günbegün artıyor. Tam da bu noktada geldiğimiz yer hayranların yaşadığı ikilem üzerine dikkat çekilmesine zemin hazırlıyor. Bir eser onu yaratan kişiden ayrı değerlendirilebilir mi? sorusu en az sanatın saptanabilen oluşum tarihi kadar eski. Nazi yanlısı düşünürlerden ressamlara hatta siyonist yönetmenlerden tacizci oyunculara kadar geniş bir yelpaze var önümüzde. Sanatı deneyimleyen taraf olarak onu yaratanından ayrı düşünmek ve kutsamak ya da haklı çıkartmaya çalışmak bir aşamaya kadar vicdan rahatlatma çabası olsa da “dosdoğru” olma erdemi bir ideadan öteye geçemiyor.
Biriciklik Takıntısı
Walter Benjamin’in sanat eserinin biricikliği üzerine sayfalarca kalem salladığı Aura kavramının sinematik bir örneği olarak konumlandırabileceğimiz Power Ballad (2026), Benjamin’den aydınlanmanın yaratacağı olası felaketleri gündeme getiren Adorno-Horkheimer söylemlerine dek yoğun bir tartışmaya dönüşüyor. Tahmin edileceği üzeri Power Ballad’ı eğlenceli ve bol şarkılı bir müzikal film olarak özetlemek bir hayli acımasızlık olacaktır. Peki farklılaşma fetişine kapıldığımız bu kaotik çağda eleştiriye sığınmak neden bu kadar önemli ?
Aydınlanma Çağı’nın en büyük arzusu insanlığı hurafelerden ve dogmatik düşüncelerden arındırmaktı. Döneme, bireyin bilim ve akılcılık yoluyla özgürleşeceğine yönelik bir inanç hakimdi. Ancak aydınlık önlenemez biçimde dogmanın ve barbarlığın saf kendisine dönüştü. İnsanlık tarihi en büyük yıkımlarını bilimin gelişmesiyle yaşamaya başladı. Auschwitz ve Hiroşima gibi örnekler eleştirel aklı araçsallaştırdı. Ahlaki ve etik değerler yadsınarak sadece işlevselliğe odaklanıldı. Akabinde kültürün ve sanatın estetik gayesi yerini endüstriye bıraktı. Bu mekanik çağda Benjamin sanatın yeniden üretilebilirliğini olumlu görmesine rağmen eleştirel yaklaşanlar tekrar edilebilir sanatın kitleleri manipüle eden bir aygıt hâline geldiğini savundu. [1] Günümüzde sanat ve sanat eseri üzerine düşündüğümüzde onu dahil olduğu bağlamdan arındırarak değerlendirmemiz neredeyse mümkün değil. Üstelik sanat eserinin sanatçıdan çıkıp onu deneyimleyenlerle buluşmasıyla yeni bir uzamın yaratıldığı aşikâr. Yani uğruna binlerce tartışma ve isyan çıkan bir eser yaratıcılarından bağımsız olarak onu deneyimleyenlere ait olabilir. Bu hususta gerçek, etik ve yasal olan nedir bilinmez; ancak eser onu deneyimleyenleri etkileyecek bir hikâyeye sahipse bence biricikliğini sonsuza dek koruyabilmektedir. Power Ballad’ın sıradan bir müzikal ya da eğlenceli popüler kültür filmi olmadığını yeri gelmişken yeniden belirtmek isterim.

Filme topyekûn baktığımızda dramatik gelişimin ve bolca kaliteli müziğin ardından ilerleyen sahnelerin yaratacağı gerilimi tahmin etmek mümkün. Bu bağlamda filmin sesi ritmi yavaş yavaş yükselen bir parça olarak musiki anlamda benzerlik gösteriyor. Carney’nin iki yabancı arasında kurmuş olduğu iletişim çok kolay biçimde samimi ve sıcak bir dostluk hikâyesine dönüşebilirdi. Ya da bir konser filmi edasıyla odağımız yalnızca müzikte olabilirdi. Ancak Power Ballad’ı türdeşlerinden farklı kılan da bu var olma mücadelesini sıtkı sıyrılmış bir sinema örneğinden arındırmak üzerine kurulu.
Sıkıcı, ezici, tekrara düşen, gözyaşları eşliğinde sevgilisinin peşinden koşan romantik prensler bu filmde yok. Acıklı aşk hikâyeleri ve balad artık pek tercih edilmiyor. Üstelik filmin ambalajın ötesindeki değer şeklinde vurguladığı emek görünürlüğü sinema tarihinin bir yıldız yaratmada verdiği mücadeleyi yeniden anımsatıyor. Singin’ in the Rain’den (1952) günümüze görünmeyen cevherlerin sahnenin arkasında kayboluşu, sahne tozunun gizlediği istismarcıları alenen ifşa ediyor. Rick ve Danny bu masalın muğlak kahramanları olsa da bana kalırsa iyi ve kötü ayrımı filmi deneyimleyenlere bırakılıyor. Çünkü neredeyse bütün sanat eserleri aşkla yapılsa da bazı aşklar sevgililiğin ötesinde kalıyor.
Özetle Rick, yıllardır üzerinde çalıştığı şarkıyı sarhoş olduğu bir esnada Danny ile paylaşma gafletinde bulunuyor. Ardından o ilahi sorgulama başlıyor:
– Eser onu dünyaya getirenin mi yoksa hak ettiği ölçüde değer verenin, aranje edenin, düzenleyenin ve uluslararası üne kavuşturanın mı?
Ancak bence asıl soru eser onu günyüzüne çıkartmaya cesaret edemeyene mi yoksa tüm sorumluluğu alıp arkasında durana mı ait olmalı?
Belki de sanat hâlâ bu sorgulama evreninin varlığıyla gizemini koruyor.
Power Ballad, BirFilm dağıtımıyla 24 Temmuz’da sinemalarda!
Vizyona giren filmleri yakından takip ettiğimiz yazılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.
[1] Aydınlanmanın Diyalektiği Üzerine Bir Deneme.


Bir Cevap Yazın