Avusturyalı yönetmen ve senarist Sandra Wollner’ın Everytime adlı filmi, Jessie’nin ölümünün ardından Tenerife’ye giden annesi Ella, küçük kız kardeşi Melli ve erkek arkadaşı Lux’a odaklanıyor. Üçlü, hiç gerçekleşmemiş bir aile tatilini yeniden canlandırmaya çalışırken yas, hafıza ve hayal gücünü birbirinden ayırmanın giderek zorlaştığı bir alana sürükleniyor.
Dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış Ödülü’nü kazanan Everytime, bölgesel prömiyerini Saraybosna Film Festivali’nin yarışma bölümünde yaptı. Wollner, Sinefil Atak’a filme ilham veren görüntüyü, yasın absürtlüğünü ve öngörülemezliğini, ölenlerin ardında bıraktığı dijital izleri ve gerçekçiliğin kaybı taşımakta yetersiz kaldığı noktayı anlattı.
Bu söyleşi filmin hikâyesi hakkında ayrıntılar içerir. Metin, uzunluk ve anlaşılırlık gözetilerek kısaltılmış ve düzenlenmiştir.
Röportaj yayına alındıktan bir gün sonra Sandra Wollner Everytime (2026) filmi ile 32. Saraybosna Film Festivali’nde ise Saraybosna’nın Kalbi En İyi Uzun Metraj Film Ödülü’nü kazanmıştır.
İngilizce versiyonu için tıklayın… EN
“Bu bir hayalet, bir anı ya da yalnızca Ella’nın hayal gücü olabilir.”

Everytime’ın ortaya çıkışında önce ne vardı: bir görüntü, bir karakter, yoksa bir duygu mu?
Belki de hepsi aynı anda vardı. İlk görüntülerden biri, kızının ölümünün ardından kanepede uzanan Ella’ya aitti. Ella, birinin eve geldiğini hayal ediyor, hatırlıyor ya da duyuyor: Kapı açılıyor, ayakkabılar çıkarılıyor, biri telefonda konuşup gülüyor. Bunlar gündelik hayattan ve kızının sesinden kalan küçük kesitler.
Ella’nın tam olarak ne duyduğunu bilmiyoruz. Bu bir hayalet, bir anı ya da yalnızca onun hayal gücü olabilir. Bu görüntü, en başından beri filmin temelini oluşturan fikirlerden biriydi.
“En zor olan, bu gerçekçi yoldan ne zaman ve neden ayrılacağımızı, yerine ne koyacağımızı bilmekti.”
Hafıza ile gerçekliğin sürekli iç içe geçtiği bir hikâyeyi yazarken sizi en çok zorlayan neydi?
Film, ayakları yere basan, son derece gerçekçi bir dünyada başlıyor. Berlin’deki gündelik hayatı izliyoruz. En zor olan, bu gerçekçi yoldan ne zaman ve neden ayrılacağımızı, yerine tam olarak ne koyacağımızı bilmekti.
Filmin daha en başından beri yüzeyin altında başka bir şey var. Zaman zaman onun yüzeye çıktığını görüyoruz. Bu anlar, neredeyse filmin sonunun gerçekçi açılışından farklı olacağına dair bir söz veriyor.
Asıl güçlük, doğru fikirleri korumak ve başlangıçta karakterin bakış açısından anlamlı görünmese bile film için doğru olduğunu hissettiğimiz anların farkında kalmaktı.
“Ella, adada ne bulabileceğini bilmeden bir şey arıyor.”

Aile, Jessie’nin hiç çıkamadığı bir tatili yeniden canlandırıyor. Bu yolculuk yastan kaçma girişimi mi, yoksa bir mutluluk gösterisi mi?
Hiç gerçekleşmemiş bir aile tatilini, Jessie’nin çıkamadığı tatili yeniden canlandırıyorlar. Ella, yasını çoktan aştığına öylesine inanıyor ki kızıyla aynı maddeyi alıp onun izlediği yolu takip edebileceğini düşünüyor. Belki de Jessie’nin algısına ulaşmaya ve son anlarında neler görmüş olabileceğini anlamaya çalışıyor.
Kazanın ertesi günü tam da bu tatile çıkmaları gerekiyordu. Ella, adada ne bulabileceğini bilmeden bir şey arıyor. Aynı zamanda Jessie’nin tamamlayamadığı bir şeyi sürdürmeye çalışıyor.
Bu yolculuğa duyulan bir tür inanç ve tutunmaya çalıştıkları bir mutluluk var. Ancak inanç her zaman şiirsel ya da akla yatkın bir biçimde ortaya çıkmaz. Tuhaf, ikircikli ve absürt de olabilir.
Ella’nın tepkilerinde çılgınlığa varan bir taraf da var. Gecenin bir yarısı diğerlerini uyandırıyor ve kimseye haber vermeden onları hemen tatile götürüyor. Bir şeye tutunmaya çalışan, aşırı bir iyimserlik bu.
“Belki gaz çıkarmanın bile iyileştirici bir yanı olabilir.”
Lux beklenmedik biçimde gaz çıkarınca karakterler gülmeye başlıyor ve kahkahaları zamanla ağlamaya dönüşüyor. Absürt bir andan ortak bir yas deneyimine uzanan bu geçişi nasıl kurdunuz?
Tam olarak böyle bir şeyin yaşanabileceği bir sahne arıyordum. Bir tür öfkeyle başlıyoruz: Küçük kız, hoşlanmadığı bir şey yaptığı için annesine öfkeli. Yüzeyin altında çok yoğun duygular var ama hepsini bastırıyorlar.
Birlikte gülebilecekleri, başka bir duygunun kapısını açabilecek kadar aptalca bir şey arıyordum. O anda gaz çıkarılması bana doğru seçim gibi geldi.
Sıradan ve küçük bir şey; ama gerçek hayatta böyle bir şey olsa kim gülmezdi? Bir duyguyu kesintiye uğratabilir, odanın havasını değiştirebilir. Böylesine güçlü duygular uzun süre saklandığında, bu kadar küçük bir şey bile onları dönüştürebilir. Belki gaz çıkarmanın bile iyileştirici bir yanı olabilir.
Üstelik gaz çıkarmak o kadar ani gerçekleşir ki tepkinizi kontrol edecek zamanınız olmaz. Böyle bir anda duygularınızı gizleyemezsiniz.
“Gerçek dünyada ne yaparsa yapsın, yaşananları değiştiremez.”

Bu duygusal boşalma, her şeyin normale dönebileceğine dair kısa süreli bir umut yaratıyor. Oysa film bundan sonra daha da öngörülemez hâle geliyor. Bu noktada ne değişiyor?
Ella bir şeyin farkına varıyor. Ağlarken kesik kesik konuşuyor: “Bilmiyordum” ve “Burada ne yaptığımızı sanıyordum?”
Aradığı yanıtı bulamayacağını anlamaya başlıyor. Gerçekçi, ayakları yere basan bir dünyada belki de böyle bir yanıt yok. Ne yaparsa yapsın, yaşananları değiştiremez.
Melli ise değişimin mümkün olabileceği başka bir yol buluyor. Lux’ın rolü de dönüşüyor. Ella’ya ormanda eşlik edip Jessie’nin aldığı maddeyi birlikte kullandıklarında, neredeyse bir “trip sitter” gibi davranıyor. Ella’ya göz kulak olabileceğini ve yaşananları izleyebileceğini kanıtlamak istiyor.
Ancak gidecek başka bir yer olmadığına karar verip eve dönüşü planlamaya başladıklarında, Lux’ın görevi de sona ermiş gibi görünüyor. Söylenecek başka bir şey kalmamış gibi. Jessie geri dönmeyecek… Yoksa dönecek mi?
“O anın ne anlama geldiğini açık bırakmak istedim.”
Lux daha sonra nehre giriyor. Bu an bir intihar girişimi olarak okunabilirken ölüm ile hayatta kalma arasında asılı kalmış gibi de görünüyor. Sahneyi ne ölçüde yoruma açık bırakmak istediniz?
O anın ne anlama geldiğini açık bırakmak istedim. Yazım sürecinde bunun bir intihar girişimi olabileceği ihtimali benim için oldukça güçlüydü.
Ancak sizin sahneyi bu şekilde yorumlamanızı ilginç buluyorum. Onu tek ve kesin bir açıklamaya indirgemek istemedim.
“Hiçbir şey onu geri getirmeyecek.”

Bu duygusal boşalmanın ardından film gerçekçilikten uzaklaşıyor. Bu değişim neden gerekliydi?
Ailenin yaşadıklarının bir çözümü yok. Sevdikleri birinin kaybıyla mücadele ediyor ve yapılması gereken doğru şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Peki doğru olan ne? Hiçbir şey Jessie’yi geri getirmeyecek.
Mantıken yapabilecekleri hiçbir şey yok. Eve dönebilirler ama hiçbir şey değişmeyecek. Buna karşılık filmin yüzeyinin altında bir enerji, bir güç, bastırılmış bir şey var. Benim için asıl ilgi çekici olan buydu.
Bu, gerçek hayatta gerçekleşemeyecek ama sinemada, edebiyatta ya da müzikte mümkün olabilecek bir şey. Filmi bu nedenle o noktaya taşımak istedim.
“Burası aynı zamanda bir mezarlık, birinin anısına adanmış bir mekân olabilir.”
Oyun ilk bakışta Minecraft’ı hatırlatıyor ama aslında Vintage Story. Bu oyunu film için doğru seçim hâline getiren neydi?
Oyunun adı Vintage Story. Minecraft’a benziyor ve sanırım geliştiricileri başlangıçta Minecraft üzerinde çalışmış olabilir; ancak bu farklı bir oyun. Oyuncular açısından daha zor bir versiyon: Çok daha kolay ölebiliyorsunuz.
Bu oyunu kullanmak istediğim en başından beri belliydi. Birkaç yıl önce keşfetmiş ve oldukça ilgi çekici bulmuştum. Ortam seslerini ve kurduğu dünyanın sadeliğini çok sevdim. Liminal mekânları ya da “backrooms”ları andıran bir hissi var; aynı anda hem huzur verici hem de tekinsiz.
Merkezdeki karakterlerden birinin on altı yaşında olması ve bu oyunu oynaması da anlamlıydı. Oyunu bir anma mekânı olarak ele alma ihtimali bana çok dokunaklı geldi.
Anma biçimlerini genellikle fotoğraflar, hatıralar ya da insanlarla özdeşleşmiş yerler üzerinden düşünürüz. Burada ise küçük kız kardeş, ablasının kurduğu bir yere giriyor ve onunla yeniden bağ kurabilmek için bu dünyanın içinde dolaşıyor. Film bunu açıkça söylemiyor ama benim için anlamı başından beri buydu.
Burası aynı zamanda bir mezarlık, birinin anısına adanmış bir mekân olabilir.
“Her bulutta onların hayaletleri var. Etrafımız onlarla çevrili.”

Oyun, filmlerinizde hafıza ile hayal gücünün iç içe geçme biçimini mi temsil ediyor?
Artık insanların sosyal medyanın farklı alanlarında varlıklarını sürdürdüğü, avatarlarının dünyanın bir yerinde kaldığı bir çağda yaşıyoruz. Her bulutta onların hayaletleri var. Etrafımız onlarla çevrili. Yas duygusunu araştırmak için burayı son derece ilgi çekici bir alan olarak gördüm.
Önceki filmlerim de hafızanın, hayal gücünün, iç dünyaların ve dış dünyanın oluşturduğu tuhaf düzenler içinde var oluyor. Bu, bir insan olarak da ilgimi çeken bir mesele.
Hepimiz kendi kurmacamızı içimizde taşırız. Yalnızca hikâyeler yazarken değil, gündelik yaşamda da iç dünyalarımız bizimle birliktedir. Aynı odada, sandalyelerde ve kırmızı bir halının üzerinde oturduğumuz konusunda anlaşsak bile her birimiz kendi dünyamızı içimizde taşımayı sürdürürüz.
Kimliğimiz kısmen kurmacalar üzerine inşa edilir; çünkü anılarımızı biz kurarız. Bu, anılarımızın sahte olduğu ya da onları zihnimizde uydurduğumuz anlamına gelmez. Ancak hafıza ile hayal gücü arasında son derece yakın bir ilişki vardır.
Filmlerimde, iç dünya ile dış dünyanın birbirine bağlandığı ve üst üste geldiği alanları bulmaya çalışıyorum. Vintage Story’nin dünyası Jessie’nin, belki de Melli’nin iç dünyasının bir parçası olarak görülebilir. Dış dünya ise karakterlerin artık yaşamak zorunda olduğu gerçekliktir. Bu dünyaların bir şekilde kesişmesi gerekiyor.
“Müzik oyunun içinde başlıyor, fakat zamanla filmin müziğine dönüşüyor.”
Oyunun dünyasıyla karakterlerin fiziksel gerçekliğini birbirine bağlamak için müziği nasıl kullandınız?
Müziğin bir bölümü oyundan geliyor ve başlangıçta oyunun ortam müziği olarak duyuluyor. Daha sonra gelişerek filmin müziğinin bir parçasına dönüşüyor. Aynı ya da benzer melodiyi duymaya devam ediyoruz ama işlevi değişiyor.
Başlangıçta müziği, filmin müziğinin bir parçası olarak değil, sahnenin kendi dünyasında var olan bir ses olarak duyuyoruz. Film ilerledikçe, özellikle Melli’nin daha merkezi bir konuma geldiği ikinci yarıda, bu ses yavaş yavaş filmin müziğine dönüşüyor.
Buna oyunlaştırma demezdim ama iki dünya iç içe geçmeye başlıyor. Bu geçişi müzik aracılığıyla da yansıtmaya çalıştık.
“Filmin özgün müziklerinin hiçbirinde Suno kullanılmadı.”
Jenerikte Suno’nun adı geçiyor. Yapay zekâ filmin müzik ve ses dünyasına nasıl dâhil oldu?
Suno’nun adı jenerikte yer aldığı için insanlar bazen filmin özgün müziklerinin bir bölümünün yapay zekâyla üretildiğini düşünüyor. Ancak filmin özgün müziklerinin hiçbirinde Suno kullanılmadı.
Suno’yu yalnızca filmin kendi dünyasında yer alan küçük içerikler için kullandık. Örneğin kurmaca ve sıradan bir fast food reklamı için müziğe ihtiyacımız vardı. Gerçek bir ticari markanın çalışmasını kullanmak istemediğimiz için bu içeriği yapay zekâ yardımıyla kendimiz ürettik.
“Hafızayı yapıbozuma uğratıyoruz.”

Gregory Oke’nin Aftersundaki görüntüleri parçalanmış bir hafızanın yeniden kurulmasına yardımcı oluyor. Everytime’da ise hafıza giderek istikrarsızlaşıyor. Bu görsel yaklaşımı birlikte nasıl geliştirdiniz?
Biz hafızayı yapıbozuma uğratıyoruz. Aftersun gerçekten çok güzel bir film. Benim filmlerim de her zaman gerçeklikle, hayal gücüyle ve hafızanın kurulması ya da yapıbozuma uğratılmasıyla ilgilendi. Bu nedenle Aftersun’ı izlediğimde kendime çok yakın buldum.
Gregory’nin görüntülerindeki titizliği çok sevdim. Filmin arkasındaki insanların bakış açısının görüntü yönetimine yansıdığını hissettim. Gregory’yi araştırdığımda, benim de yaşadığım Berlin’de olduğunu öğrendim. Buluştuk ve aramızda hemen bir bağ kuruldu.
Mesele, çok iyi bir film izleyip yalnızca tanınmış olduğu için biriyle çalışmak istemem değildi. Böyle bir yaklaşım benim için işlemezdi. Birlikte nasıl çalışmak istediğimize dair benzer bir anlayışımız olduğunu fark ettik.
Gregory projeye katılmadan önce bile bazı görüntüleri son derece uzun, neredeyse paparazzi çekimini andıran bir objektifle çekmek istediğimi biliyordum. Belirli anların çok uzakta görünmesini ama yine de yakın ve mahrem hissedilmesini istiyordum.
Düşme sekansı ve açılış, daha yazım aşamasında hayal ettiğim biçime oldukça yakındı. Kameranın yanıp sönen ışığıyla küçük çöp aracına doğru ilerlemesi de senaryo sürecinde belirlenmişti.
“Değişen en önemli şey, filmin daha fazla ilgi görmesi oldu.”
Cannes’da Belirli Bir Bakış Ödülü’nü kazanmak filmin yolculuğunda neyi değiştirdi?
Ödül, insanların filmi görmesine yardımcı oldu. Büyük bir festivale katıldığınızda geniş bir seyirci kitlesine ulaşıyorsunuz. Orada bulunmak, filmi sinema salonunda göstermek ve böylesine ilgili bir seyirciyle birlikte deneyimlemek harikaydı.
Ancak daha somut bir yanıt vermem gerekirse değişen en önemli şey, filmin daha fazla ilgi görmesi oldu. Daha çok insan filmi izledi ve daha fazla festival programcısı filmi programına davet etti.
“Filmin insanlarla bu kadar güçlü bir bağ kurmasını beklemiyordum.”
Seyircilerden aldığınız ve aklınızda kalan özel bir tepki oldu mu?
İnsanların filmle duygusal düzeyde kurduğu bağ beni oldukça etkiledi. Bunu festivallerde, özel gösterimlerde ve filmin Almanya’da vizyona girmesinin ardından yaşadım.
Gösterimlerden sonra yanıma gelip kendi kayıp hikâyelerini paylaşan insanlar oldu. Filmin insanlarla bu kadar güçlü bir bağ kurmasını beklemiyordum. Bu çok güzeldi.
“Saraybosna’da filmin genel olarak kaybettiğimiz insanlar için bir anma olup olamayacağı soruldu.”

Farklı kültürel çevrelerden gelen seyircilerin filmin yas anlatısına verdikleri tepkiler arasında bir ayrım gözlemlediniz mi?
Yalnızca kendi sınırlı gözlemlerimden söz edebilirim. Özellikle burada, Saraybosna’da, seyirciler adına böyle bir yargıda bulunmak istemem.
Burada, soruları benim için çevrilen iki kadınla ilginç bir radyo söyleşisi yaptım. Almanya, Avusturya ve Fransa’da film, evrensel bir travma düşüncesiyle ilişkilendirilmemişti. İnsanlar genellikle filmi belirli bir akrabalarıyla ya da kaybettikleri tek bir kişiyle bağdaştırıyordu.
Saraybosna’da ise filmin genel olarak kaybettiğimiz insanlar için bir anma olup olamayacağı soruldu. Bunun farklı ve daha geniş bir yaklaşım olduğunu düşündüm.
Belki bu yaklaşımın Saraybosna’nın daha yakın tarihindeki savaş ve travmalarla bir ilgisi vardır. Ancak bu konuda çok dikkatli olmak istiyorum. Bu, yalnızca insanların bana yönelttiği sorulardan edindiğim bir izlenim. Yaşadıkları deneyimin gerçekten farklı olup olmadığını seyircilerin kendilerine sormamız gerekir.
“Umarım filmlerim Türkiye’deki seyircilerle buluşma fırsatı bulur.”
Filmlerinizden herhangi biri daha önce Türkiye’de gösterildi mi?
Ne yazık ki henüz gösterilmedi. Sanırım 2020’de böyle bir ihtimal vardı ama ardından pandemi başladı.
Umarım filmlerim Türkiye’deki seyircilerle buluşma fırsatı bulur.


Bir Cevap Yazın