1990 yılında Adana’da doğan Serdal Altun, sinema eğitimine Gaziantep Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümünde başladı. Uçurtma, Dikenli Tel, Oyuncak Bebek ve Kota gibi pek çok ödüllü kısa filme imza atan yönetmenle, son filmi Süpermen Bozkıra Düştü üzerine söyleşi gerçekleştirdik.
Yaklaşık 18 dakikalık kısa film Süpermen Bozkıra Düştü, ekonomik ilişkiler nedeniyle ailesi tarafından terk edilen Kazım’ın, arkadaşının bulduğu sirk işinde Süpermen kostümüyle çalışmak zorunda kalmasını merkezine alıyor. Film, yokluk ve toplumsal baskı karşısında onurunu korumaya çalışan bir adamın hikâyesini trajikomik bir dille anlatıyor.
“Aslında mecazi anlamda, giymek istemediğim bir kostümün içinde ‘kahramanlık’ yapmak zorundaydım ama içten içe kendi acizliğimi çok net görüyordum.”

Süpermen Bozkıra Düştü’nün çıkış noktası neydi? Ekonomik sıkışmışlık içindeki Kazım karakteri mi önce ortaya çıktı, yoksa bozkırın ortasında Süpermen kostümüyle çalışan bir adam imgesi mi sizi bu hikâyeye götürdü?
Hikâyenin çıkış noktası kesinlikle ekonomik sıkışmışlık içindeki Kazım karakteriydi; çünkü Kazım aslında tamamen bendim.
Yeni evlenmiş, bozkıra taşınmış ve orada sıfırdan bir düzen kurmaya çalışan biri olarak zorlu bir adaptasyon süreci geçiriyordum. Sırf bu düzeni sağlayabilmek ve ayakta kalabilmek adına yapmak istemediğim, inanmadığım projelerde çalışmak zorunda kaldım. Bu mecburi tavizler beni kendi gerçeklerimden, kendi öz kurallarımdan giderek uzaklaştırıyordu.
Aslında mecazi anlamda, giymek istemediğim bir kostümün içinde ‘kahramanlık’ yapmak zorundaydım ama içten içe kendi acizliğimi çok net görüyordum. İşte bozkırın ortasındaki o eğreti Süpermen imgesi ve filmin bütün yapısı, tam olarak yaşadığım bu kişisel sıkışmışlıktan ve içsel çatışmadan doğdu.
“Toplumlar, içinden çıkamadıkları kriz dönemlerinde ya sahte kahramanların türemesine vesile olurlar ya da hayali bir kurtarıcıya körü körüne inanıp tüm çözümü ondan beklerler.”
Süpermen, popüler kültürde güç, kurtarıcılık ve yenilmezlikle özdeşleşmiş bir figür. Kazım ise ekonomik koşullar nedeniyle kendi yaşamı üzerindeki hâkimiyetini giderek kaybediyor. Bu iki zıtlığı aynı karakterde buluşturarak nasıl bir “kahramanlık” fikrini sorgulamak istediniz?
Tüm dünyada mutlak gücü temsil eden bir kostümün içinde, aslında son derece çaresiz bir adamın hikâyesi bu.
Bu zıtlığı kurarken beni en çok etkileyen şey, insanın doğasındaki ‘kurtarıcı’ arketipi ve süper kahramanların tarihte ilk ortaya çıkış süreciydi. Biliyorsunuz, bu figürler Amerika’da Büyük Buhran döneminde, derin bir ekonomik çöküş yaşanırken doğdu. İnsanlar bir nevi Mehdi veya Mesih gibi, yollarını gözledikleri o kurtarıcı misyonunu bu kurgusal karakterlere yüklediler.
Bizim filmimizde de aslında buna çok benzer bir durum söz konusu. Filmin temasını ve sürprizini çok fazla açık etmemek adına kelimeleri biraz seçerek, etrafından dolaşarak kullanıyorum ama özetle şunu söyleyebilirim: Toplumlar, içinden çıkamadıkları kriz dönemlerinde ya sahte kahramanların türemesine vesile olurlar ya da hayali bir kurtarıcıya körü körüne inanıp tüm çözümü ondan beklerler.
Kazım karakteri üzerinden tam da bunu; o ihtişamlı kostümün içindeki derin acizliği ve çaresizlik anlarında bir ‘kurtarıcı bekleme’ sanrısını sorgulamak istedim.
“Onların da bu dünyada yaşayacakları yalnızca tek bir ömürleri, kendilerine ait şahsi hayalleri ve kimseye anlatamadıkları hayal kırıklıkları var.”

Kazım’ın ailesi tarafından ekonomik nedenlerle terk edilmesi, filmin yoksulluk meselesinin yanında erkeklik, aileyi geçindirme yükümlülüğü ve toplumsal itibar gibi alanlara da açılmasına neden oluyor. Kazım’ı yaratırken erkekliğe yüklenen bu ekonomik ve toplumsal beklentiler sizin için ne kadar belirleyiciydi?
Ben babamı çok küçük yaşta kaybettim, onu hiç hatırlamıyorum. Genç yaşında vefat ettiği için bize ekonomik bir özgürlük veya maddi bir güvence bırakamamıştı. Ancak yakın zamanda benim de bir erkek çocuk babası olmam, bazı temel gerçekleri çok daha derinden fark etmemi sağladı.
Şimdi dönüp baktığımda, aslında babamın da tıpkı benim şu an yaşadığım gibi inişleri, çıkışları, acemilikleri olan; kendisine ayrılan zaman diliminde iyi ya da kötü, eksik veya fazla ama nihayetinde ‘kendi’ hayatını yaşadığını görebiliyorum.
Kazım karakterini ve erkekliğe yüklenen o ağır beklentileri kurgularken tam da bu empati noktasından yola çıktım. Hayatın acımasızlığı karşısında anne ve babalar sürekli bir ayakta kalma mücadelesi veriyorlar. Bizler ise toplum olarak onlara hiç durmadan belli kalıplar, ağır roller —özellikle erkeğe mutlak bir ‘evi geçindirme ve güçlü olma’ zorunluluğu— biçiyor; onları sadece bu rolleri ne kadar yerine getirebildiklerine bakarak ‘iyi’ ya da ‘kötü’ diye acımasızca etiketliyoruz.
Oysa gözden kaçırdığımız çok yalın ve insani bir gerçek var: Onların da bu dünyada yaşayacakları yalnızca tek bir ömürleri, kendilerine ait şahsi hayalleri ve kimseye anlatamadıkları hayal kırıklıkları var. Kazım üzerinden, toplumsal beklentilerin ve etiketlerin altında ezilen o ‘insanın’ hikâyesini anlatmak istedim.
“Sadece hayatın bana yansıyan o doğal, hem acı hem de tuhaf tarafını olduğu gibi perdeye aktardım diyebilirim.”

Film; yoksulluk, yalnızlık, toplumsal baskı ve onur kaybı gibi ağır meseleleri trajikomik bir tonla ele alıyor. Mizahın karakterin yaşadığı sıkışmışlığı hafifletmeden işlemesi oldukça hassas bir denge gerektiriyor. Filmin tonunu oluştururken bu sınırı nasıl belirlediniz?
Bu dilin izleri bende daha önce de vardı aslında; en dramatik hikâyeyi anlatırken bile mutlaka bir yerinden bir muziplik, bir absürtlük çıkar. Çünkü hayatın kendisi tam olarak böyle.
Kendi annemi kaybettiğimde, yaşadığım o büyük acının tam ortasında, verilen cenaze yemeğinde bir amca beni yanına çağırıp gayet sıradan bir dertmiş gibi ‘Yeşil biber var mı?’ diye sormuştu. O an, tüm o trajedinin içinde hayatın bu absürtlüklerle örülü olduğunu ve kendi bildiği gibi akmaya devam ettiğini çok net anlıyorsunuz.
Filmde de bilinçli olarak bir espri yapma ya da seyirciyi güldürme çabası yok. Sadece ‘pişmiş tavuğun başına gelir’ dediğimiz türden üst üste binen talihsizlikler Kazım’ı buluyor. Bu hadiseler karakterin kendisi için son derece sarsıcı, yıkıcı ve telafisi zor şeyler; ama dışarıdan, üçüncü bir gözle bakan bizler için ister istemez trajikomik görünüyor.
Her sinemacı gibi ben de Anton Çehov’dan çok beslenirim. Filmin tonu biraz da o Çehovyen dilin bende şekillendirdiği bir bakış açısı. Dolayısıyla mizah ve dram arasındaki o sınırla veya ‘dengeyle’ özel olarak uğraştım, masa başında bir matematik kurdum diyemem. Sadece hayatın bana yansıyan o doğal, hem acı hem de tuhaf tarafını olduğu gibi perdeye aktardım diyebilirim.
“Oyuncuların bu profesyonel yaklaşımı tasarladığım karakterleri değiştirmedi, aksine onları daha da ete kemiğe büründürdü.”

Filmde Ercan Kesal, Yaşar Karakulak, Mustafa Kırantepe ve Cansu Fırıncı gibi güçlü ve deneyimli oyunculardan oluşan bir kadroyla çalışıyorsunuz. Yaklaşık 18 dakikalık bir kısa filmde karakterleri kurmak ve seyirciyle bağ oluşturmak için oldukça sınırlı bir süre var. Bu oyuncu kadrosunu oluştururken nasıl bir yaklaşımınız vardı? Oyuncuların karakterlere getirdiği yorumlar, senaryoda ya da sizin karakterleri tasarlama biçiminizde değişikliklere yol açtı mı?
Daha önceki projelerimde genellikle ailemden veya yakın çevremden isimlerle çalışmıştım. Bu durum bana sette bir rahatlık sağlasa da, nihayetinde profesyonel oyuncu olmadıkları için belirli sınırlarla karşılaşmama neden oluyordu.
Ancak Ercan Kesal, Yaşar Karakulak, Mustafa Kırantepe, Cansu Fırıncı, Engin Yüksel, Salih Ünal ve Yiğit Ege Yazar gibi deneyimli ve güçlü isimlerden oluşan bir kadroyla çalışmaya başladığınızda, elinizde daha iyi bir iş çıkarmak için çok sağlam bir temel malzeme olduğu güvenini otomatik olarak hissediyorsunuz.
Burada samimi bir gerçeği de dile getirmekte fayda var: Sektörde kısa film yönetmeniyseniz, ne kadar yanlış olsa da bazen size ‘amatör’ gözüyle bakılabiliyor. Bu algı yüzünden, böylesine deneyimli bir oyuncu grubunun karşısında ister istemez dezavantajlı hissetme veya oyuncuların seti tahakküm altına alma riski doğabiliyor. Fakat ben böyle bir şey yaşamadım. Çünkü ne yapmak istediğimi çok iyi biliyordum ve hikâyeme bütünüyle hâkimdim. Sağ olsunlar, onlar da zihnimde kurduğum o dünyaya büyük bir saygı gösterdiler ve hiçbir egoya kapılmadan o dünyanın organik birer ferdi oldular. Oyuncuların bu profesyonel yaklaşımı tasarladığım karakterleri değiştirmedi, aksine onları daha da ete kemiğe büründürdü.
Kadro oluşturma sürecinde başlarda birçok alternatif üzerinde düşündüm ama nihayetinde en doğru isimlerde karar kıldığımıza inanıyorum. Kast seçiminin yarattığım karakterlerle tam anlamıyla özdeşleştiğini düşünüyorum; ki bu da kısıtlı süremizde seyircinin hikâyeye duyacağı inandırıcılığı ve bağı fazlasıyla güçlendiren bir faktör.
“Mekânın bu doğal ve acımasız gerçekliği, kostümün yapaylığı ve o ucuz parlaklığıyla birleştiğinde Kazım’ın çaresizliğini çok daha vurucu bir hâle getiriyor.”
Süpermen kostümünün canlı ve tanıdık görüntüsüyle Anadolu bozkırının yalınlığı arasında oldukça güçlü bir görsel karşıtlık var. Filmin görsel dünyasını oluştururken bu tezat üzerinden nasıl bir sinematografik dil kurmak istediniz? Mekân, kostüm ve görüntü yönetimi arasındaki ilişkiyi nasıl tasarladınız?
Bu görsel tezat, aslında filmin temel duygusunu ve Kazım’ın iç dünyasındaki yabancılaşmayı yansıtmak için elimizdeki en güçlü araçtı. Süpermen kostümünün o parlak kırmızı ve mavisi, bozkırın soluk, sarı ve toprak tonlarının arasında adeta yama gibi, tamamen ‘absürt ve yabancı’ duruyor. Bizim de tam olarak seyirciye geçirmek istediğimiz his buydu.
Burada yapımcım Turgut Kanal’ın hakkını teslim etmem gerek; kostümleri bizzat o seçti ve onun bu tercihi aslında filmin temel renk paletini de doğrudan oluşturmuş oldu. Sanat yönetmenimiz Muhammed Emin Altunkaynak da bu palete ve amaca çok doğru bir yerden eşlik etti; mekânın dokusunu, o yoksul ve izole dünyayı abartıdan uzak, incelikli detaylarla tasarlayarak bu tezatlığın altını doldurdu.
Tüm bu temel üzerine, görüntü yönetmenim Şeref Akçay ile görsel dünyayı kurarken özellikle şunun üzerine yoğunlaştık: Bozkırın o uçsuz bucaksız, sert ve değişmez dokusunu olabildiğince doğal, kendi çıplak gerçekliğiyle yansıtmalıydık. Mekânın bu doğal ve acımasız gerçekliği, kostümün yapaylığı ve o ucuz parlaklığıyla birleştiğinde Kazım’ın çaresizliğini çok daha vurucu bir hâle getiriyor.
“Bizler kahraman değiliz; zaafları, korkuları, yorgunlukları ve hayal kırıklıkları olan, tek bir ömre sahip sıradan insanlarız.”
Süpermen Bozkıra Düştü, Sinema Genel Müdürlüğü’nden yapım desteği aldı ve TRT 12 Punto Kısa Film Yapım Ödülü’ne değer görüldü. Bu geliştirme ve destek süreçleri filmin senaryosunda ya da yönetmenlik yaklaşımınızda bir değişime yol açtı mı? İlk tasarladığınız filmle ortaya çıkan film arasında nasıl bir mesafe var? Biraz daha geniş düşünürsek: Kazım’ın hikâyesinde asıl trajedi bir insanın “Süpermen olmak zorunda kalması” mı, yoksa günümüz ekonomik düzeninin sıradan insanlardan zaten her gün birer Süpermen olmalarını beklemesi mi?
Sinema Genel Müdürlüğü’nden aldığımız destek, TRT 12 Punto Kısa Film Yapım Ödülü ve sürece dâhil olan Esenler Film Festivali Yapım Destek Ödülü gibi çok değerli katkılar, bağımsız bir sinemacı için her şeyden önce ‘anlaşılmak’ ve omuzlarındaki yükün hafiflemesi demek.
Senarist, diyalog yazarı ve yönetmen olarak projeyi kâğıt üzerinde kurarken hissettiğim o ilk duygu ve hikâyenin özü, bu geliştirme süreçlerinde hiçbir değişime uğramadı. Kazım’ın o çaresizliği ve bozkırdaki sıkışmışlığı ilk gün neyse son gün de oydu. Ancak bu destekler ve ödüller, filmin prodüksiyon kalitesini, az önce isimlerini saydığımız o usta oyuncu kadrosuyla çalışma imkânımızı ve sanat/görüntü yönetimindeki estetik dünyamızı hayal ettiğim seviyeye çekmemizi sağladı. Bence asıl trajedi kesinlikle ikincisi; yani günümüz düzeninin sıradan insanlardan zaten her gün birer Süpermen olmalarını beklemesi.
Hepimizden acıkmamamız, yorulmamamız, hiçbir ekonomik krizde yıkılmamamız, yara almamamız ve ne pahasına olursa olsun ayakta kalıp ailemizi korumamız bekleniyor. Kazım’ın üzerindeki o ucuz kostüm, aslında acımasız çarkların hepimize zorla giydirdiği o görünmez zırhın ete kemiğe bürünmüş, en absürt hâli.
Bizler kahraman değiliz; zaafları, korkuları, yorgunlukları ve hayal kırıklıkları olan, tek bir ömre sahip sıradan insanlarız. Ancak hayatın o sert gerçekliği bize kanamayı, zayıf düşmeyi adeta yasaklıyor. Kazım’ın bozkırın ortasında o komik kostümle verdiği sessiz yaşam mücadelesi, gururundan taviz vermek zorunda kalan tüm hayatzedelere ithaf olsun. Çok teşekkür ederim.


Bir Cevap Yazın