,

Sermet Yeşil ile Tavşan İmparatorluğu Üzerine Söyleşi

Tavşan imparatorluğu 2024 Sermet Yeşil röportaj portre oyuncu Fotoğrafı

1977 yılında Eskişehir’de doğan Sermet Yeşil, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunudur. Ankara Sanat Tiyatrosu, Tiyatro Anadolu ve Eskişehir Şehir Tiyatroları gibi köklü kurumlarda sahne alan Yeşil, tiyatrodan beslenen oyunculuğunu sinema ve televizyona da taşıyor.

Kuvayi Milliye, Caligula ve Sırça Kümes gibi oyunlarda rol alan oyuncu; sinemada Kosmos, Gişe Memuru ve Kaç Para Kaç, televizyonda ise Leyla ile Mecnun, Şubat ve Baba gibi yapımlarla tanınıyor.

Tavşan İmparatorluğu’ndaki performansı odağında, Sermet Yeşil ile oyunculuk yaklaşımını, karakter kurma sürecini ve filme dair deneyimini konuştuk.

Sena Göksu Tabakken: Tavşan İmparatorluğu ile 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazandınız. Filmin festival yolculuğu sizin için nasıl geçti? Farklı şehirlerde seyirciyle buluşmak oyuncu olarak size nasıl bir deneyim yaşattı?

Semet Yeşil: Tavşan İmparatorluğu’nu ilk kez Estonya Tallinn’de, Black Nights Film Festivali’nde büyük bir salonda izledim. Çekimlerin üzerinden üç yıl geçmişti; filmi izlerken birçok şeyi yeniden hatırladım ve büyük keyif aldım.

Film, bu önemli festivalden en iyi sinematografi ve en iyi yönetmen ödülleriyle döndü. O anda, filmin festival yolculuğunda güçlü bir karşılık bulacağını hissettim.

Uzun bir festival sürecinin ardından 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne ben de katıldım. Antalya Altın Portakal Film Festival’i yaş olarak benden büyük. Haliyle böyle önemli bir festivalde seçici kurulun ve halkın önüne çıkmak çok gurur verici oldu. Çünkü çok köklü, yerleşik bir festival. Uluslararası önemli festivallerle aynı statüde görüyorum.

Yılmaz Güney gibi pek çok önemli ismin yer aldığı bir geçmişe sahip böyle bir festivalde yarışmak ve ödülle dönmek kişisel olarak çok anlamlıydı. Elbette bu, on iki film arasında gerçekleşen bir yarışma ve sonuçta bir seçim yapılıyor.

Ardından Manisa, Bursa ve Eskişehir’de seyirciyle buluştuk. Bu buluşmalar bizim için çok değerli; çünkü izleyicinin filmle kurduğu ilişkiyi, ne hissettiklerini ve nasıl yorumladıklarını doğrudan gözlemleme fırsatı buluyoruz.

Musa’nın kendi içinde ne kadar tutarlı bir arzusu var; ancak bunu bağırarak, propaganda yaparak değil, sessiz bir çığlık gibi ifade ediyor.

Tavşan İmparatorluğu Atlas Galasından Alpay Kaya ve Sermet Yeşil
Fotoğraf: Alpay Kaya, Sermet Yeşil, Atlas Galası

Sizi bu projede yer almak için motive eden etkenler nelerdi? Senaryoyu ilk okuduğunuzda neler hissettiniz? Özellikle karakterle ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum. Beko oldukça karanlık bir karakter…Siz bu rolü ilk okuduğunuzda onu nasıl yorumladınız? Onu yalnızca “kötü bir baba” olarak mı gördünüz yoksa başka bir trajedisi olduğunu düşündünüz mü?

Bu projede beni motive eden elbette ilk önce senaryoydu. İlk okumada bunun başka bir dili, şiiri olduğunu, başka bir görsel beceriye meyilli olduğunu hissediyorsunuz. Böyle senaryolar bir oyuncu olarak önünüze nadir geliyor. Ben de bir filme oyuncu olarak ne katkı sağlayabilirim diye düşünerek değerlendiriyorum.

Senaryoyu okuduğumda gözümde canlananla filmin geldiği hal kafamda çok büyük oranda örtüştü. Beni etkileyen ede şu olmuştu; Musa’nın, çocuk karakterin, kendi içinde ne kadar tutarlı, bir arzusu, isteği var; ancak bunu bağırarak, propaganda yaparak değil, sessiz bir çığlık gibi ifade ediyor. Filmi izlediğimde ben bunu hissediyorum. Film bana bu isteği bağırmıyor ama o çığlığı hissettiriyor.

Evet Beko karanlık bir karakter, beni de çeken bu oldu. Çünkü köşeye sıkışmış karanlık bir karakter, hayatın onu ittiği şartlara karşı kendini korumaya çalışıyor ve biz dışardan buna kötü karakter diyoruz.

Elbette o içinde bunları kötülük diye düşünerek yapmıyor. Beko’nun karısı ve oğluyla ilişkisi birbirinden farklı. Karısını neredeyse hiç görmüyor. Benim kurduğum hikayeyse şu şekildeydi; aslında oğlunu da, onun da istekleri arzuları olduğunu, onun da hayata tutunmaya çalışan biri oluşunu da karısı öldükten sonra yalnız kaldıklarında gerçekten görmeye başlıyor. Bu onda bir şeyleri değiştiriyor ancak bu onu iyi bir insan yapmıyor.

Böyle şeyler hayatta zaman alır, eğer Beko yaşayan bir karakter olsaydı oğluyla ilgili yüzleşmelerinin bir değişime dönüşmesi zaman alırdı. Beko bunu filmde yaşamıyor, Musa da beklemiyor ve zaten sonunda bu “yetişkinler dünyasından” kaçıyor.

Yaşadıklarımız bizi bir anda iyi biri yapmıyor; bir anda kötü biri yapmadığı gibi. Bu nedenle Beko’yu hiçbir zaman sadece kötü bir baba gibi değil, kötü olmak zorunda kalmış biri gibi yorumladım.

Canlandırdığım karakterlerde benim için önemli olan bu kişinin karşılaşabileceğimiz, yakınlık kurabileceğimiz biri olması.

Tavşan İmparatorluğu Alpay Kaya ve Sermet Yeşil
Fotoğraf: Tavşan İmparatorluğu, Alpay Kaya ve Sermet Yeşil

Canlandırdığınız karakteri sizin için anlamlı kılan şey nedir? Bu soruyu hem film özelinde hem de genelde rollerinize yaklaşımınızı da merak ederek soruyorum.

Çok teşekkür ederim güzel bir soru. Görsel sanatlarda, sinemada, televizyonda, tiyatroda, dijital platformlarda iki şey benim için önemli. Birincisi gerçekten dramatik bir çizgisi olan bir karakterse, onu yaşayan, gündelik hayatta karşılaşabileceğimiz, onu yadırgamayacağımız bir karakter çizgisine ulaştırmaya çalışmak benim için önemli.

Tam tersi karşılaşmamızın mümkün olmadığı, Prens’teki Şaman karakter gibi, Cosmos filmindeki Battal gibi gerçeküstü bir karakterse de onları da mümkün olduğunca ayakları yere basan kişilere dönüştürmeye, zemine doğru çekmeye çalışıyorum diyebilirim.

Canlandırdığım karakterlerde benim için önemli olan bu kişinin karşılaşabileceğimiz, yakınlık kurabileceğimiz biri olması. Sonrasıysa senaryo ve yönetmenin bakışına bıraktığım kısım.

Filmin konusu ve atmosferi benim için çok etkileyiciydi. Özellikle Musa’nın masumiyeti, olan bitenlerle yaşadığı sıkışmışlık beni çok etkiledi. Siz böyle deneyimli bir oyuncu olarak, filmdeki genç oyuncuların deneyimleriyle ilgili neler gözlemlediniz? Beko’nun oğluyla kurduğu ilişkiyi siz nasıl yorumladınız?

Musa’yı oynayan Alpay Kaya zaten Kars’ta, at üstünde çobanlık yapan bir çocuk. Elbette o bölgede, böyle bir hayatta yaşayan bir çocukla, İstanbul’daki yaşıtının çocukluğu aynı değildir. Alpay da kendi çocukluğunu yaşayan bir çocuktu. Fakat aynı zamanda at üstünde çobanlık yapan biriydi. Bu bana çok ilginç geliyordu. Çok masum ve çok temiz 12 yaşında bir çocuktu ve bazen sette bana abi mi diyecek, baba mı diyecek karıştırırdı. Ben de ona yardımcı olmaya çalışırdım; oyun ve gerçeği birbirinden ayırmasına destek olmaya çalıştım.

İnsan o yaşta bu ikisi arasındaki farkı anlamaya çok hazır olmuyor, bunu fark edince insan zaten yetişkin oluyor. Filmde bununla ilgili aslında. Bunu fark etmiş yetişkinlerin karanlık dünyasıyla, bunu fark etmek istemeyen, uzak durmaya, kurtulmaya ihtiyaç duyan bir çocuğun hikayesi. Alpay bu anlamda role çok uygundu. O at üstünde, hayvanlarla, masum bir çocukluk geçiren bir çocuktu.

Filmde de Musa’nın tavşanlarla, tazılarla böyle bir yakınlığı olması ve aynı türden bir masumiyete sahip olmasıyla, Alpay role biçilmiş kaftandı. Bizler de onu yönlendirerek rol içinde ona destek olduk elbette. O yüzden onunla çalışmak çok keyifliydi çünkü mesleği oyuncu olmayan biriyle, filmde ya da sahnede çalışmak güzel bir deneyim oluyor.

Çünkü benim bir oyuncu olarak teknik ve profesyonellikle yaptığım şeyi onlar sezgileri ve içgüdüleriyle yapmaya çalışıyorlar ve bu bana çok öğretici geliyor. Birbirimizde olmayanı tamamlıyoruz ve çok güzel bir karşılaşma oluyor. O nedenle Alpay’la karşılaşmamız çok keyifliydi. Filmin atmosferini de o bölgede, Elazığ’da olmak, Alpay’la birlikte o sokaklarda yürümek, dağda bayırda dolaşmak oluşturdu diyebilirim.

Tavşan İmparatorluğu Alpay Kaya ve Sermet Yeşil hastane sahnesi
Fotoğraf: Tavşan İmparatorluğu Alpay Kaya ve Sermet Yeşil, Hastane Sahnesi

Hikâyenin geçtiği coğrafya da çok güçlü bir atmosfer yaratıyor. Elazığ’da çekim yapmak, mekânın gerçekliğiyle oynamak karakterinizi kurmanıza nasıl katkı sağladı?

Ben senaryoyu okuduktan ve üzerine çalışmaya başladıktan sonra, Seyfettin (Tokmak) bana birkaç görsel gösterdi ve gözlerinin içi parlıyordu. O da zaten Elazığ’lı ve o bölgede çok hakim. Filme özel bazı mekanlar var, mağara gibi, göl gibi.

Çocukluğu o mekanlarda geçtiği ve oralarda sıkça bulunduğu için gözlerinin içi parlıyordu. Ben de fotoğraflardan çok Seyfettin’in ne hissettiğine bakmaya çalıştım çünkü sinemada yönetmenin ne hissettiği, onun gözü, bakışı, coğrafyası çok önemli oluyor. Aynı filmi Danimarkalı bir yönetmen çekse ortaya başka bir şey çıkardı.

Tabii ki oyuncu olarak sen İstanbul’da “fildişi kulende” diyeyim; Beko gibi bir karakteri istediğin kadar çalış; o coğrafyaya gidip o topraklara basmadıktan, o atmosferi solumadıktan sonra başarıya ulaşamazsın.

Bana kalırsa biraz da böyle bir şey: Sen bir karakteri ete kemiğe büründürmeye çalışıyorsun; ancak onun nasıl birisi olduğuna, nasıl yürüdüğüne, konuştuğuna, nasıl davrandığında o coğrafya daha çok karakter veriyor. Yaratımda büyük bir etkisi oluyor.

Çekimlerin çoğu Elazığ Keban bölgesinde gerçekleşti. Bir motor kullanmam gerekiyordu, hem o eğitimi alırken yerel dükkan sahipleriyle hem de oranın insanıyla vakit geçirmek, bölgedeki kıraathanede oturmak, o insanlarla sohbet etmek ve yakınlaşmak büyük bir keyifti. Çünkü sen de o insanlardan birisin, o kişi olarak o kostümle oralarda dolaşmak başta onlar için de garip olsa da -bir film çekildiğini biliyorlardı- bir süre sonra gözleri size alışıyor ve artık bir bakkala gidip su aldığınızda garipsemiyorlar. Siz de oranın insanı gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Demek ki rol çalışıyor hissini yakalıyorsunuz. O yüzden kesinlikle filmin geçtiği coğrafya çok güçlü bir atmosfer yarattı diyebilirim.

Kötülüğe sadece kötülük olarak bakamıyorum ve bir oyuncu olarak kötülük yaratmaya çalışmıyorum, bir eylem çizgisi takip ediyorum ve ortaya kötülük çıkıyor.

Filmde yoksulluk, çaresizlik ve ahlaki sınırlar çok sert bir şekilde çarpışıyor. Beko’nun oğlunu engelli gibi davranmaya zorladığı yerler, yaptığı seçimler. Sizce Beko’nun yaptığı şey kötülük mü, yoksa hayatta kalma refleksi mi?

Kötülüğe saf kötülük olarak bakamayız zaten. Bir davranış biçimi olarak kötülük bir şeylerin sonucudur ve görecedir. Bir başkasına göre kötü olmayabilir. Kötülüğe sadece kötülük olarak bakamıyorum ve bir oyuncu olarak kötülük yaratmaya çalışmıyorum, bir eylem çizgisi takip ediyorum ve ortaya kötülük çıkıyor.

Beko yaşayan bir karakter olsaydı oğlunu kötülük olsun diye engelli okuluna sokmaya çalışmazdı. Kuyu sahnesinde de öyle söylüyor, “Sen bir maaşa bağlanırsın ikimiz de kurtuluruz” diyor.

Ben biraz şöyle de bakıyorum, Beko’nun çocukluğunu yaşamamış bir adam olduğunu düşünüyorum. Kendi oğlu Musa’ya da bunu yapmaya, çocukluğunu elinden almaya çalışıyor. Burada güzel olan şu; Musa karakteri buna direnebiliyor. Belki anne kaybından, yas sürecinden, annenin o fotoğraftan çıktığında o karenin karanlığının farkına varacak bir masumiyete sahip bir karakter olması da filmi özel kılıyor.

Oyunculuk karanlık, iyi, kötü yönleriyle, insan psikolojisiyle ilgili bir meslek olarak insanı yüzleştiriyor.

Tavşan İmparatorluğu Sermet Yeşil araba sahnesi
Fotoğraf: Tavşan İmparatorluğu, Sermet Yeşil, Arabadan Bir Sahne

Oyunculuk bazen insanı karanlık tarafıyla da biraz yüzleştiriyor. Bu rol size insan doğası hakkında yeni bir şey öğretti mi?

Elbette oyunculuk dediğimiz şey karanlık, iyi, kötü yönleriyle, insan psikolojisiyle ilgili bir meslek olarak insanı yüzleştiriyor. Bu da oyuncu kişisinde bir arıza yaratıyordur diyeyim. Ancak profesyonelleştikçe, ben 25 yıldır bu mesleği yapıyorum, bu kadar kolay etkilenebilecek durumu aşıyorsunuz. Elbette bir tortu bırakıyordur ama bunu minimum düzeyde tutmayı öğrendim.

İnsan doğası hakkında da elbette tek bir şey olarak değerlendiremeyeceğim şeyler öğretti, özellikle çocukluğa dair kişisel olarak düşünmeye de beni itti. Ben nasıl bir çocuktum, çocukluk ne zaman bitti, bitmesi için acele ediyor muydum gibi şeyleri düşünmememe sebep oldu. Bu film de bana böyle bir etki yaptı. Seçimlerimi ve arkasında ne kadar durup duramadığımı düşünmeye çalıştım bugünden bakarak.

Rex Sineması’nda bir sanat filmi izlerken bir seyirci beni dürttü. Dönüp baktığımda şöyle dedi: “Erol Taş da hep kötü roller oynardı ama onu çok severdik. Sizi de çok seviyoruz, yanlış anlamayın; sadece oynadığınız roller kötü.”

Film festivallerde ve özel gösterimlerde seyirciyle buluştuğunda Beko karakterine verilen tepkiler nasıldı? Seyirciler onu daha çok “kötü bir baba” olarak mı gördüler, yoksa karakterin içindeki çaresizliği de hissedebildiler mi?

Tallinn’de şöyle bir soru aldım:
“Burada Musa’yı görüyoruz, bir seçim yapıyor ve arkasında duruyor. Beko neden bir seçim yapmıyor? Neden bunu görmüyoruz, neden bu kadar ısrarcı değil?”

Bu soru çok hoşuma gitti. Çünkü karakteri yalnızca kötü bir baba olarak değil, seçim yapmak zorunda olan bir insan olarak gördüler.

Ben de şöyle cevap verdim:
“Belki devam eden hayatında Beko da bir seçim yapacaktır. Belki de onun seçimi, başka bir filmin konusudur.”

Kötü bir baba olarak da görüldüğü oluyor. Tabii roller oyuncuya da yapışıyor. Ben televizyonda da genelde de “kötü” denilebilecek, -köşeye sıkışmış kötü insan diyeyim- rollerde oynadım.

Bir keresinde, yıllar önce—şimdi yıkılmış olan Rex Sineması’nda—bir sanat filmi izliyorduk. Çok güzel bir sinemaydı; Türkiye’de sıkça olduğu gibi yıkılıp yerine AVM yapılacaktı.

Film sırasında bir seyirci beni dürttü. Dönüp baktığımda şöyle dedi:
“Erol Taş da hep kötü roller oynardı ama onu çok severdik. Sizi de çok seviyoruz, yanlış anlamayın; sadece oynadığınız roller kötü.” 🙂

Ben de bundan çok keyif almıştım.

Bazen “kötü bir baba” demek işimize geliyor. Ama sinemanın büyüsü de burada. O an için kötü biri diyebiliriz; sonra dönüp baktığımızda onun da seçimleri olduğunu, belki de yeterli olanaklara sahip olmadığını düşünüyoruz. Farklı koşullarda başka seçimler yapıp başka bir yola sapabilirdi.

Bu yüzden sanatsal filmler yaşayan, devam eden bir sürece sahip. Herkesin kendi zamanında bunu demleme ve anlama biçimi var. Ben de bunu zamana bırakıyorum.

Yıllardır tiyatro yapıyorsunuz. Ben de oyunlarınızı Eskişehir’de severek takip ettim yıllarca. Sizce bir oyuncu için kamera önünde olmakla sahnede olmak arasındaki farklar neler, oyuncunun çalışması açısından nasıl farklar var?

Tiyatro kökenli bir oyuncu bunu anlayacaktır; bir oyun provası en az 45 gün sürer. Yani bu süre boyunca karakterin eylemlerini denersiniz, sınarsınız. Seyircinin olmadığı bir ortamda, tiyatronun kuralları çerçevesinde bunu deneyimliyorsunuz ve sonunda da her sahneye çıkışta da değişiyor, gelişiyor.

Tiyatro biten bir şey değil. Biz de Stanislavski’nin de dediği gibi burada rastlantıya en az yer bırakacak şekilde çalışmaya çalışıyoruz. Sonrasında oyun tabiri caizse görücüye çıkıyor. Seyirci de bunu değerlendiriyor ve herkes için de bu deneyim farklı oluyor.

Tiyatro yaşayan ve devam eden bir şey. Sinemaysa, provayı sette, gerçek mekanda yaptığınız bir süreç oluyor ve seyircinin tepkisi için beklemeniz gerekiyor. Bu film için örneğin üç yıl gibi bir süre geçmişti. Orada oynayan Sermet de değişmişti artık, bu durum da filmi farklı bir insan olarak, farklı bir zamanda izlediğimde beni de salt bir seyirci gibi izlemeye ve gözlemlemeye itiyor.

Sinemadaki zaman oyuncu için çok daha kısıtlı ve pratik düşünmesini sağlayan bir süre. Ben de bunu zamanla anladım. Tiyatro ve sinema oyunculuğunun oyuncu için ancak deneyimleyerek anlaşılacak farkları oluyor böylece.

Son olarak, yakın zamanda izleyicilerle buluşacak yeni tiyatro oyunları ya da üzerinde çalıştığınız projeler var mı? Okuyucularımız için paylaşmak istediğiniz çalışmalarınızı da duymak isteriz.

Bir süredir edebiyata yöneldim diyebilirim. Kendimi çok okumaya verdim. Bununla ilgili belki bir sesli kitap çalışması yapabilirim. Onun dışında şu anda hali hazırda oynadığım Maskeliler oyunu var, Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda oynadığım Lüküs Hayat oyunu var, yeni projeler de olacak, konuşulan şeyler var.

Televizyon ve dijitalde de çalışmalarım devam ediyor ancak elbette bunlarla ilgili şu an konuşamıyorum. Diyebilirim ki, 48 yaşındayım ve üretmeye çalışmaya ömrüm oldukça da devam etmek istiyorum.

Bu röportajı sağladığınız ve bu fırsatı verdiğiniz için de teşekkür ederim. Başarılar diliyorum. 🙂

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin