Sevgililer Günü’nde çikolata ve mum ışığı vaat eden filmleri bir kenara bırakıyoruz. Bu dosyada aşk; yıpratan, dönüştüren, bazen de geri dönüşü olmayan bir çatlak olarak karşımıza çıkıyor.
Sevgililer Günü, sinemanın en büyük yalanlarından birini yeniden dolaşıma sokar: Aşkın her zaman güzel, kolay ve mutlu sonlu olduğu fikrini… Oysa sinema, aşkı en çok bozulduğu, çatladığı ve çözüldüğü anlarda dürüstçe anlatır. Bu filmler çiçek vermez; yüzleştirir. Teselli etmez; hatırlatır. Bu içerikte romantik komedilerin parlak vitrininden uzaklaşıyor; aşkın yıpratan, eksilten ve bazen geri dönüşsüz hâllerini anlatan filmleri bir araya getiriyoruz.

Closer (2004)
Yönetmen: Mike Nichols
İşte karşımızda tam da ilişkilerdeki duygusal şiddeti anlatan bir film. Nichols, bu hikâyede romantik bağların nasıl kurulduğuyla değil, nasıl araçsallaştırıldığıyla ilgileniyor. Karakterler birbirlerine yaklaşmak için değil, kontrol kurmak için konuşuyor; diyaloglar bir iletişim biçimi olmaktan çok, güç gösterisine dönüşüyor. Film boyunca dürüstlük ideal bir değer olarak sunulmuyor; aksine, çoğu zaman bilinçli olarak incitmenin bahanesi hâline geliyor. Closer’ı izlerken aşkın kendisinden çok, arzunun ve egonun ilişkileri nasıl çarpıtabildiğini görüyorum. Bu yüzden film bana romantik gelmiyor; ama ilişkilerde sıkça görmezden gelinen gerçekleri son derece net bir şekilde hatırlatıyor.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
Yönetmen: Michel Gondry
Eternal Sunshine of the Spotless Mind, aşkı bir hatıra meselesi olarak ele alıyor ama bu yaklaşımı asla kolaycı bir noktaya taşımıyor. Anıları silmenin, acıyı da ortadan kaldıracağı fikri kabul edelim ki son derece baştan çıkarıcı. Ancak film, bu fikri adım adım boşa çıkarıyor. İzlerken şunu fark ediyorum: İnsan bazı ilişkileri unutmak istemez, onlardan vazgeçmek ister. Ama vazgeçmek, silmekten daha zor. Bu film bana aşkın kalıcılığından çok, insanın aynı duygusal hatalara neden tekrar döndüğünü düşündürüyor.

Revolutionary Road (2008)
Yönetmen: Sam Mendes
Revolutionary Road’da beni en çok etkileyen şey, aşkın ne kadar çaresiz bırakılabildiği. Film, iki insan arasındaki ilişkiyi kişisel yetersizlikler üzerinden değil, toplumsal beklentiler üzerinden okuyor. Mutlu olma fikri bile burada adeta bir zorunluluğa dönüşüyor. Karakterler, birbirlerini değil; yaşayamamış oldukları hayatları kaybediyor. Mendes’in mesafeli anlatımı, melodramdan bilinçli olarak uzak duruyor. Bu mesafe, aşkın tek başına kurtarıcı olamayacağını daha da görünür kılıyor. Acı ama oldukça gerçek.

Blue Valentine (2010)
Yönetmen: Derek Cianfrance
Blue Valentine’ı her izlediğimde aynı duyguya kapılıyorum: Bu aslında bir ayrılık filmi değil, bir zaman filmi. Cianfrance, aşkın neden bittiğini açıklamakla ilgilenmiyor; bunun yerine, bitişin nasıl yavaş yavaş normalleştiğini gösteriyor. İlişkinin ilk günlerindeki coşku ile yıllar sonra kalan yorgunluk arasında dramatik bir kopuş yok; yalnızca fark edilmesi zor bir aşınma var. Film bana şunu hatırlatıyor: Aşk çoğu zaman büyük bir kavga ile değil, küçük kabullenişlerle sona erer. En sarsıcı olan da kimsenin tamamen hatalı olmamasıdır. Çünkü bazen insanlar değişmez; sadece artık aynı yerde duramaz.

Marriage Story (2019)
Yönetmen: Noah Baumbach
Marriage Story’yi izlerken kendimi sürekli pozisyon değiştirirken buluyorum. Bir sahnede bir karaktere, bir sonraki sahnede diğerine yakın hissediyorum. Bu kararsızlık, filmin en güçlü yanı. Baumbach, ilişkiyi bir “kim haklı?” sorusuna indirgemiyor. Aksine, birlikte yaşamanın ne kadar karmaşık bir müzakere olduğunu gösteriyor. Film bana, aşkın bitmesinin çoğu zaman sevgisizlikten değil, konuşma biçimlerinin tükenmesinden kaynaklandığını düşündürüyor. Burada yıkıcı olan duygu değil; kelimelerin artık aynı yere ulaşamaması.
Bu filmler, aşkı bir duygu hâli olarak değil, zamana yayılan bir yapı olarak ele alıyor. İlişkilerin nasıl başladığıyla değil, nasıl çözüldüğüyle ilgileniyor; dramatik kopuşlardan çok, yavaş erozyonlara odaklanıyor. Romantik anlatının vaadini ters yüz eden bu yapımlar, aşkın tek başına kurtarıcı olmadığını, hatta çoğu zaman çatışmayı yalnızca görünür kıldığını gösteriyor.
Sevgililer Günü’nün tek tip romantizmine karşı bu seçki, sinemanın ilişkilere dair en sert ama en berrak tespitlerinden birini hatırlatıyor: Aşk, çoğu zaman mutlu son değil; sürecin kendisidir.


Bir Cevap Yazın