Tutum (ing. Stance) :
Bir nesneye, kişiye ya da eyleme karşı takınılan tavır, gösterilen tutum, duruş, bakış açısı. Bir “şey” hakkında hissedilen duygu ya da düşünce. Bir uyarana karşı verilen tepki.
Zihnin Tutum Üretme Mekanizması
New Mexico’daki Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nda çalışan Mark Tilden, Amerikan ordusu için böceğe benzeyen, uzun bacaklı bir mayın temizleme robotu tasarlar.
Robotun çalışma prensibi basittir: Mayınları, bilinen en etkili yöntemle temizleyecektir; üzerlerine basarak.
Her patlamada bir bacağını kaybetse bile, nihayetinde insan kaybını önleyecektir.
Tilden’ın robotu laboratuvar testlerinde son derece başarılı olur ancak saha denemeleri kısa sürede durdurulur.
Testlerin başındaki albay, yanmış ve parçalanmış bu makinenin, kalan son bacağıyla kendini patlamamış son mayına doğru sürüklemesini izlemeye dayanamadığını söyler, bu onun için katlanılamaz bir ızdıraptır.
Gerektiğinde kolayca insan öldürmek için özel olarak yetiştirilmiş bir subay, cansız bir cihazın mekanik davranışlarına canlılık atfetmiş; kendi zihninin tamamladığı boşluklardan rahatsızlık duymuştur.
İnsan beyni algıladığı her şeye karşı tutum takınan bir makine adeta, ilginç bir yapı. Duyu organlarıyla algıladıklarını örüntüler haline getirip kendisiyle, diğer insanlarla, çevresiyle kurduğu ilişkileri bu örüntüler üzerinden anlamlandırmaya çalışan bir algoritma.
Yan yana iki çember ve altlarında bir çizgi: yani bir surat. Beyin için bu kadarı yeterli, geri kalanı tecrübesinden tamamlar. Çizgi hafif eğikse bu surat gülüyordur.
Beyin aynı zamanda bir varsayma makinesi. Adım atarken bir sonraki adımında ayağının altında sağlam bir zemin olacağını varsayar; kaldırım taşı yerinden oynadığında sendelersin. Alışılmışın bozulduğu anlar, bu otomatikliğin yüzeye çıktığı anlardır. Bu cümleyi okuyan kişinin, şimdiye kadar nefesini otomatiğe bağlamışken şu an bilinçli biçimde nefes alıp vermeye başlaması gibi.
İnsan psikolojisi bu açıdan bana tuhaf bir gelir. Bilinç, içinde gezindiği beynin garip bir yan ürünüdür sanki; beynin kendi kendine yaptığı varsayımlara, çıkardığı sonuçlara kulp bulma çabası. Çoğu zaman ne yaptığını bile fark etmeden takındığı tutumlar…
İnsan beyninin örüntü tanıma, canlı gibi davrananı canlı olarak görme, bilmediği kısımları varsayımlarla tamamlama eğilimi; sinemanın da temelinde yatan mekanizma olarak görülebilir. Bu açıdan biraz kafa yorunca, sinema başka nedir ki?
Sinema ve Varsayım
Gri bir perdeye yansıtılan renkler ve sesler izleyenin zihninde birleştirip tamamladığı bir akışa dönüşür. Üründe değil, izleyicinin zihninde gerçekleşen bir sanat ha? Vay be.
Sinemacı,
insan beyninin varsayım üretme biçimini kullanarak hikaye anlatır. Tanıdık imgeler sunar, bu imgelerin çağırdığı önyargılara yaslanır ve izleyicinin otomatik olarak tutum almasını sağlar. Sinema, izleyicinin zihninde zaten hazır bulunan kalıpları harekete geçirir.
Çünkü sinemada açıklama yoktur. Uzun betimlemeler yapılamaz. Bir karakterin ne düşündüğünü, ne hissettiğini doğrudan söyleyemezsin. Edebiyatta ayakta duran bir insanın içinden fırtınalar kopup kopmadığını yazabilirsin, hem de sayfalarca, bölümlerce; sinemada ise ayakta duran bir adam yalnızca ayakta duran bir adamdır. Geri kalan her şey, izleyicinin zihninde tamamlanır.
Yani efendim sinema, bana kalırsa, gösterdiklerinden çok çağrıştırdıklarıyla çalışır.
Bunu somutlaştıralım.
Görüntü, Anlam ve Tutum
Sıvaları çatlamış, pencereleri kırık dökük bir evin salonu. Yıpranmış bir koltukta oturan, kıyafetleri eski bir genç. Karşısında pahalı takım elbiseli, bakımlı, dik duran yaşlı bir adam. Mekan, bedenler ve duruşlar izleyiciye yeterince bilgi verir. Birkaç saniye içinde beyin boşlukları doldurur: kim güçlü, kim zayıf; kim söz sahibi, kim edilgen.
Bu bilgi açıkça verilmemiştir ama izleyici, kendi hayatından getirdiği örüntülerle sahneyi paketler. Görüntü, izleyicide bir tutum üretir.
İyi giyimli yaşlı adam, koltuktaki gence dönüp “Majesteleri, bu deney artık çığrından çıkmaya başladı. Lütfen sarayınıza geri dönün.” dediğinde ise bu tutum bir anda boşa düşer. Halbuki görüntüler değişmemiştir; değişen yalnızca sahnedeki varsayımdır.
Bu örnekteki amaç bir sürprizin yaptığı etkiyi göstermek değildi. Hikaye anlatıcılığı açısından sıradan, hatta banal bir plot twist bu ama işlevsel; izleyicinin otomatik olarak aldığı tutumu görünür kılıyor ve sonra onu ters yüz ederek yepyeni bir varsayımlar dünyası yaratıyor.
Hikâye Değil, Tutum
Peki ben bu kadar sıradan bir örneği neden sinemada hikayeciliğin temeli olarak kitaplarda ya da artık youtube videolarında bile anlatılagelen kahramanın yolculuğu, çatışma yaratma, kahramana engel ve engelcikler çıkarma, gizem yaratma ve sürükleme vesair dramaturjinin kolayca anlaşılacak yaygın tabirleriyle sunmadım da bunu bir “varsayım / tutum” çemberiyle anlatmak istedim?
Sinemanın temel gücü tam olarak burada çünkü. Hikaye kurallarında, dramatik şemalarda, şablonlarda ya da formüllerde değil; izleyicinin dünyaya bakarken zaten hali hazırda kullandığı tutumları harekete geçirme biçiminde.
İnsan, hayatı boyunca örüntüler öğrenir. Yüzleri okur, mekânları sınıflandırır, güç ilişkilerini sezgisel olarak kurar. Bu örüntüler yalnızca gündelik hayatta değil, izlerken de devrededir. Sinema, bu otomatik işleyişten bağımsız değildir; tam tersine, onun üzerine kuruludur.
Bu yüzden sinemayı yalnızca “nasıl hikaye anlatılır” sorusuyla açıklamak yetersizdir. Kahramanın yolculuğu, çatışma yaratma, engeller koyma gibi araçlar, ancak izleyicinin tutumlarıyla temas ettiği ölçüde anlam kazanır. Hatta yeri gelir doğru yeri kaşıyan bir film hikayeciliğin tüm genel geçer kurallarından kopuk da olsa izleyicide yer edebilir.
Tutum, hayatın her yerindedir. Ahlakta, alışkanlıklarda, korkularda, beklentilerde. Sinema da bu hayattan muaf değildir. Ne sinemacı boş bir zihinle üretir, ne seyirci boş bir zihinle izler. Her iki taraf da kendi bagajıyla masaya oturur.
Bu yüzden sinema, perdede olan bitenden çok, seyircinin zihninde akan bir süreçtir.
Ve bu süreci belirleyen şey, hikayenin ne anlattığından daha çok izleyicinin neyi, nasıl anlamaya hazır olduğudur.
Şahsi Tutumlar, Şahsi tutumlarım.
Sinema bireysel bir ürün değildir, bilirsiniz. Bir filmi yapmak istemekle o film yapılmaz. Sinema, çok sayıda insanın emeğiyle, uzmanlığıyla, zamanı ve parasıyla, kimi zaman da o insanlara rağmen, ortaya çıkan bir üretim biçimidir. Şiir gibi kalemi kağıdı eline alıp “yazdım oldu” denilebilecek bir sanat değildir. Doğal olarak, yani kendiliğinden var olamaz.
Ne bileyim, mesela müzik, doğanın seslerinden öğrenilip geliştirilebilir. Resim, yere dalla çizilen şekillerle keşfedilebilir. Heykel, çamura dokunarak, kumdan kaleler yapılarak sezilebilir. Sinema içinse bunların hiçbiri mümkün değildir. “Film” denen şeyin var olduğunu bilmek için bile, onu gösterecek bir aygıta ihtiyaç vardır. Elektrik, kimya, kayıt teknolojisi, bir ekran. Sinema en başından itibaren teknolojiye, bir aracıya, altyapıya ve kolektifliğe muhtaçtır.
Bu yüzden sinema, diğer sanatlar gibi içgüdüsel bir ifade alanı değil; öğrenilmiş, devralınmış, düzenlenmiş bir dildir. Kendi başına konuşmaz, ama belli koşullar sağlandığında konuşmasına izin verilir. Sinemaya böyle bakarsam şunu diyebilirim, sinema üretiminde mesele teknik bilgiye indirgenemez. Asıl belirleyici olan, sinemacının, ya da sinema yapmak isteyen kişilerin diyeyim, anlatılarında hangi tutumları mümkün, hangilerini imkansız saydığıdır.
Şöyle açmam gerekir belki de; bir insan sinemaya heves edebilir. Film çekmek isteyebilir. Ama çok kısa sürede şunu fark eder: Her fikir filme dönüşmez. Her doğru kurulmuş hikaye anlatılamaz. Her “iyi” senaryo çekilebilir değildir. Çünkü sinema yalnızca anlatı mantığıyla, dramaturjik yapısıyla, konusuyla, çatışma mekaniğiyle, engellerin üretilmesiyle, kahramanlarla ve onların yolculuklarıyla vesaire değil; sosyal, ahlaki, ekonomik ve kültürel tutumlarla çevrilidir.
Bir düşünce deneyi yapalım mı?
Hikaye anlatıcılığı açısından kusursuz bir film düşünelim. Dramatik çatısı sağlam, karakterleri tutarlı, dili oturmuş, görsel planlaması eksiksiz. Ama filmin merkezinde, kadın öldürmekten haz alan bir karakter olsun; anlatı, bu hazzın giderek çocuklara ve dezavantajlı insanlara yönelişini izlesin. Katilin cinayet işlerken yaşadığı hazzın doğasını araştıran bir yapım.
Bu film “iyi” olabilir mi? Teknik olarak evet.
Ama bu film yapılamaz.
Yapılamaz çünkü: kimse finanse etmez, kimse o filmde yer almak istemez, kimse onu savunamaz, kimse onu göstermek istemez, gösterilse bile izlenmez, İzlenirse belki film çıkışında üstüme yürürler, suratıma tükürüp beni döverler.
Ve daha da önemlisi, hatta en önemlisi, böyle bir fikri, en başta, çoğu insan zihninden kovar. Düşünce haline getirmez. Kağıda dökmez. Fantazisini bile kurmaz.
Bu bir sansür meselesi değildir. Bu otosansür bile değildir; hayatta beynimizin edindiği örüntülerin, takındığı kişisel ve toplumsal tutumların düşünceyi daha doğmadan elemesidir.
İşte sinemada belirleyici olan tam da budur. Hikaye anlatıcılığından önce, hatta hikayeden bile önce, sinemacının zihninde oluşan “olur / olmaz” alanı.
Bu alan; ahlaktan, korkudan, aidiyetten, görünürlükten, kabul edilme arzusundan, dışlanma ihtimalinden, ekonomik gerçeklikten ve öğrenilmiş kalıplardan oluşur. Sinemacı çoğu zaman bu alanı sorgulamaz, hatta bazen var olduğunu bile bilmez. Kendi düşünce silsilesinin doğal olarak geliştiğini, düşüncesinde hiç bir etki olmadığını zanneder. Oysa bu alan, sinemanın, ve belki sanatın, (ve belki insanın kendiyle ve başkalarıyla kurduğu tüm iletişiminin) en sert çerçevesidir.
Dolayısıyla sinema, bir ifade özgürlüğü alanı olmaktan çok, tutumların müzakere edildiği bir sahadır. Bir film, anlatılmak istendiği için değil; anlatılmasına izin verildiği için var olur.
Bu yüzden sinemayı anlamaya ve üretmeye çalışan biri için ilk soru “nasıl anlatırım?” değildir.
Asıl soru şudur, “Ben, neyin anlatılabilir olduğuna zaten çoktan karar vermiş durumdayım?”
İşte efendim, bence anlatılabilir hikaye dediğin şey toplumcu bir hikayedir. Bence anlatılabilir hikaye sadece bana ait, biricik sadece benim anlatabileceğim bir şey olmalıdır. Bence anlatılabilir hikaye görsel gerçekliğe dayanmalıdır, hayatın gerçeğine dayanmalıdır, gizem yaratma kapasitesine dayanmalıdır, memetik kapasiteye dayanmalıdır, bence anlatılabilir hikaye…
Bütün bu katarsis, yazdığım bütün bu düşünsel akış objektif gerçeklerle hiç alakası olmayan bir durum. Belki benim mimarlık eğitimi almamdan, inşaatın patronajlı bir iş olmasından, o alanda mimarın değil paranın istediğinin olmasından falan ileri gelen bir pazarlığa alışma tutumudur. Bilemiyorum.
Bu benim kendime, çevreme ve sanata dair yaptığım bir varsayım,
düşündüklerime karşı ne tutum takınılacağına dair,
ve bütün bu tutumlar takınılmadan evvel öyle olacağını varsayarak
kendi beynimde olan bitene karşı takındığım bir tutum,
ve dünyaya karşı.
Sizin için de bu böyle, kim olursanız olun, çünkü insan böyle bir varlık.
Bence.
Anlam Arayışı ve Seyirci
Yirmilerimin başında bir gençken Vasili Kandinski’nin hayatı ve resim yolculuğu beni çok etkilemişti. Kandinski’nin erken dönemi, çeşitli form denemeleri barındırsa da, baktığımda bana tanıdık gelen imajlarla doluydu; kaba fırça darbeleriyle ve beklenmedik renklerle yapılmış olsa da ağaç olduğunu anladığım bir şekil, ahşap bir kulübe, canlı renklerle çizilmiş bir şehir silüeti. Gördüğüm şeyler onların ne olduğunu anlayabileceğim kadarıyla tuvalde yer alıyorlardı, fazlasına gerek yoktu.
Kandinski’nin son dönem resimleri ise artık form kırılmasıyla açıklanabilecek noktanın ötesine geçmiş, benim gibi sıradan bir faninin hayatından getirdiği varsayımlarla aklından tamamlayamayacağı tablolara dönüşmüşlerdi. Resimde bulunması gereken bir giz, anlaşılması gereken bir hakikat olduğuna ikna olmuş halde bir cevap aranıp duruyordum çünkü beynim artık resimde bir örüntü göremiyor, o resim hakkında bir varsayımda bulunamıyor, resmi anlamlandıramıyordu. Bir türlü, bunun tastamam gördüğüm şey olduğu, estetik olarak bir araya getirilmiş bir takım renkler ve şekillerden ibaret olduğu fikri aklıma yatmıyordu. Bu durum beni fıtık etti.
Picasso’nun Guernica tablosu hakkında kendisine soru soran generale soktuğu o meşhur laf, artık nerden duyduysam, tablonun kimin eseri olduğunu soran generale “Bu tablo benim değil sizin eseriniz!” demesi aklıma geliyordu. İç savaşta bombardıman altında mahvolmuş bir şehri alışılmadık bir şekilde resmediyordu. Evet, işte öyle bir şey olmalıydı baktığım şeyde. Şunlar herhalde tepeler, diyordum, burası da… Ne bu yahu? Ağaç mı, yıldız mı yoksa? Dur bakayım bu eserin adı ne; eskiz 160A.
Ee, ama yani…
İnsan bazen tek bacağı kalmış bir mayın robotuna işte böyle fazladan anlamlar yükleyebiliyor. O robotun üzerinde durduğu çubuklara “bacak” dememden başlayan, durduramadığım bir tanıma çabası. Gördüğüm şeyin sadece gördüğüm şeyden ibaret olmasını kabullenememe.
On dakika boyunca karanlık bir banyoda küvete uzanan, klozete oturan, bir ileri bir geri volta atarken yüksek sesle şarkı söyleyen bir adam izlediğinizi düşünün. Film sırasında uyuyakalmaz ya da telefona gömülmezlerse, izleyiciler bu on dakika boyunca benim Kandinski tablolarında anlamlar aramam gibi filme bakarlar. Bunun yalnızca karanlık bir banyoda on dakika geçiren bir adam olduğunu fark etmek ne büyük hayal kırıklığı olurdu, değil mi? Herhalde birisi bu filmi çektiğine, birisi seçtiğine, bunca kişinin önüne koyduğuna göre bu filmde bundan daha fazlası olmalıdır.
Ama yok.
Peki ben uyanık bir sinemacı olarak seyircinin bu tutumunu filmin yapım aşamasında öngörsem, bu filmin başına siyah ekrana yazılmış bir not koysam, hani şöyle tanıdık bir tema;
“Sene 2050, dünya iklim değişikliğiyle boğuşuyor, içme suyu krizi almış yürümüş…”
İşte yalnızca bu kandırmacayla, izleyicinin o on dakika boyunca ne düşünüp ne hissedeceğini tamamen değiştirmiş olurum. Film gösterimi sonrasındaki söyleşide muhtemelen şöyle sorular gelir;
“Filminizde karakterin sürekli oturup kalkmasının anlamı neydi?”
ya da
“Finale doğru sessizce gaz çıkarması iklim krizine bir gönderme miydi?”
Merak ediyorum;
Picasso’nun Guernica tablosunun adı “Dağlar Taşlar” olsaydı, general ona “Bu sizin eseriniz mi?” diye sorduğunda o da generale “Evet sayın komutanım! Ben yaptım, iki ay falan sürdü!” deseydi, tablo her şeyiyle aynı olmasına rağmen o tabloya bakarken bugün hissettiğim şeyleri hisseder miydim?
“Ama canım kardeşim, aynı şey mi? O başından düşünüp öyle yapmış ama sen sonradan bir kurtarma operasyonu çekip seyirciyi kandırdın o kadar!”
Kulbunu işin başında bulmuşum, sonunda bulmuşum, fark eder miydi? Bu bir kulp mu, yoksa ben eserimi anlamlı kılan o son dokunuşu mu yaptım? Aldım da düşük bir anlatıyı yüksek bir yere mi koydum? Benim yaparken düşündüklerim, niyetim, amacım perdeye yansıyan görüntü ve sesleri mi değiştirecek ki, neden bilmek istiyorsunuz bunları generalim?
Sinema aslında perdede değil de izleyicinin zihninde gerçekleşiyor demiş miydim?
Belki de “sanat” demem lazımdı, ne bileyim.


Bir Cevap Yazın