Sis Gürdal’ın yazıp yönettiği Porkatal, doğduğundan beri annesiyle cezaevinde yaşayan altı yaşındaki Engin’i merkezine alıyor. Altıncı yaş gününde annesinden ayrılarak daha önce hiç tanımadığı anneannesi ve dedesinin yanına gönderilen Engin, köydeki yeni hayatına alışmaya çalışırken çocuksu hayal gücüyle annesine dönmenin yollarını arıyor.
Dünya prömiyerini 32. Saraybosna Film Festivali’nin Kısa Film Yarışması’nda yapan Porkatal, ayrılık, aidiyet, erkeklik ve şiddet döngüsü gibi ağır meseleleri bir çocuğun dünyasından, mizahı da koruyan bir anlatımla ele alıyor. Sis Gürdal ile filmin çıkış noktasını, Engin’in özgürlükle kurduğu çelişkili ilişkiyi, çocuk oyuncularla çalışma sürecini ve Uçurtmayı Vurmasınlar ile kurduğu bağı konuştuk.
Porkatal 32. Saraybosna Film Festivali’nin Kısa Film Yarışması bölümünde Özel Mansiyon Ödülü kazandı. Bu söyleşi ödül töreninden bir gün öncesinde gerçekleştirildi.
Bu söyleşi filmin hikâyesi ve finali hakkında ayrıntılar içerir. Metin, uzunluk ve anlaşılırlık gözetilerek düzenlenmiştir.
Porkatal fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi bu hikâyeye götüren neydi?
Cezaevinde yaşayan çocukların varlığını öğrendiğimde bunun üzerine düşünmeye başladım: Bu çocuklar nasıl büyüyor, neler yaşıyor? Açıkçası Türkiye’de yüzlerce çocuğun cezaevinde büyüdüğünün ben de farkında değildim.
Konuyu araştırmaya ve okumaya başladım. TOÇEV’le çalışan bir çocuk psikoloğunun yazdığı teze ulaştım ve kendisiyle iletişime geçtim. Sıfır ile altı yaş arasında cezaevinde anneleriyle büyüyen çocuklar, altı yaşından sonra yanlarına gidebilecekleri akrabaları varsa onlara, yoksa ilgili kurumlara teslim ediliyor. Bu araştırma sürecinin ardından böyle bir karakteri düşünmeye ve filmi geliştirmeye başladım.
Bu, ülkemizde birçok insanın bilmediği bir gerçek. Cezaevinde büyümüş, hayatında hiç köpek ya da kedi görmemiş, yalnızca kadınların arasında yetişmiş bir erkek çocuğu Türkiye toplumunda nasıl gelişir, nasıl büyür ve nasıl bir hayat sürer? Hikâyeyi Engin’in bakış açısından kurarken bunları düşündüm.
Film benim için dolaylı olarak kadına yönelik şiddetle ilgili bir hikâyeye de dönüştü. Araştırma sırasında bu çocukların annelerinin çoğunlukla şiddet görmüş, çaresiz bırakılmış ve kendilerini cezaevinde bulmuş kadınlar olduğunu fark ediyorsunuz. Dolayısıyla çocuklar da kadına yönelik şiddetin başka kurbanları olarak büyüyor.
Cezaevindeki büyüme koşulları da oldukça zor. Personelin çocuk gelişimi konusunda uzmanlığı bulunmuyor; çocuklar anneleriyle aynı yemeği ve yatağı paylaşabiliyor, bebek mamasına erişmekte bile güçlük yaşayabiliyor. Filmde cezaevindeki yaşamı ayrıntılı biçimde anlatmadık. Daha çok, bir çocuğun oradan çıktıktan sonra nasıl büyüdüğüne baktık. Ancak hikâyenin merkezinde benim için her zaman cezaevinde büyüyen çocuklar vardı.

Hikâyeyi Engin’in bakış açısından anlatmak, filmin tonuna nasıl bir özgürlük kazandırdı?
Filmin konusunu anlattığınızda bile oldukça karanlık bir hikâyeyle karşı karşıya olduğunuz hissediliyor. Ben ise sinematografiyi daha ferah tutmak ve bir çocuğun naifliğini göstermek istedim.
Hikâyeyi annenin bakış açısından anlatsaydım muhtemelen daha karanlık bir film ortaya çıkardı. Ben tonu biraz daha hafif tutmayı ve filmde komik anlara da yer vermeyi tercih ettim.
Bir çocuk, yaşadıklarının anlamını bütünüyle kavramadan hayatına devam edebiliyor. Olanları onun naif bakışından izlemek, filmin anlatım biçimini ve tonunu büyük ölçüde belirledi.
“Cezaevinden çıktıktan sonra asıl hapis onun için başlıyor.”
Cezaevi Engin’in kapatıldığı bir yerden çok, doğduğundan beri bildiği tek dünya. Dışarı çıkmak özgürlük anlamına gelirken onun için annesinden ayrılmak demek. Bu çelişkiyi nasıl kurdunuz?
Çocukken dünyamız ne kadar küçük olursa olsun, bütün dünyanın bundan ibaret olduğunu düşünürüz. Bunun dışında başka bir hayatın varlığından bile haberdar olmayız. Bu nedenle Engin, cezaevinde büyümesine rağmen aslında hayatının en mutlu dönemini orada geçiriyor; çünkü annesi yanında.
Cezaevinden çıktıktan sonra asıl hapis onun için başlıyor. Çok yalnız, savunmasız ve desteksiz kalıyor. Psikolojik olarak kimse ona yardımcı olmuyor; yalnızca temel ihtiyaçları karşılanıyor ve erkek akrabası ona kendi bildiği biçimde yol gösteriyor. Engin, hayatın sert tarafıyla ilk kez burada karşılaşıyor.
Hikâyedeki temel çelişki de bu. Cezaevini bütün zorluklarıyla anlatırken, bir çocuğun yalnızca annesinin yanında olduğu için en mutlu anlarını da orada yaşadığını görüyoruz. Dışarı çıktığında annesinden ayrılması son derece trajik bir duruma dönüşüyor. Özgürlük, Engin için mutluluk değil, kayıp anlamına geliyor.

Filmin adı, Engin’in “portakal” kelimesini “porkatal” şeklinde söylemesinden geliyor. Bu adı seçmenizin nedeni neydi?
Filmin çocuksu ruhunu başlığında da korumak istedim. Hayatı kendi başına anlamaya çalışan, zaman zaman yanlış anlayan bir çocuğun bir kelimeyi yanlış öğrenip söylemesi, hikâyeyle sembolik olarak örtüşüyordu.
Bu nedenle filme çocuksu bir başlık vermeyi tercih ettim.
Engin köye geldikten sonra çevresindeki erkekleri taklit etmeye başlıyor. Bu davranışlar çocukça bir oyun mu, yoksa büyümek zorunda hissetmesinin bir sonucu mu?
Engin annesinden ayrılıp köydeki akrabalarının yanına taşındığında, Mustafa onun için bir rol model hâline geliyor. Mustafa, Engin’in hayatında yakından tanıdığı ilk erkek figürü. Engin de ona bakarak toplumdaki erkek profilini ve erkek olmanın ne anlama geldiğini öğreniyor.
Başlangıçta futbol oynamaya zorlanıyor. Oysa bir kızla oynamak ve onun saçını örmek istiyor; fakat bu nedenle zorbalığa uğruyor. Mustafa ona kendi yöntemleriyle yardımcı olmaya çalışırken kendini savunmanın şiddetten geçtiğini öğretiyor.
Filmin sonunda annesinin kendisini savunmak zorunda kaldığı için cezaevine girdiğini öğreniyoruz. Engin de hikâye boyunca kendisini koruyabilmek için kavga etmesi gerektiği düşüncesine yaklaşıyor. Şiddete maruz kalan ve kendini savunmak zorunda kalan anneyle, giderek şiddete yönelen Engin arasında böyle bir paralellik oluşuyor.
Mustafa, Engin’i dış dünyayla ve biraz maço bir erkeklik anlayışıyla tanıştırıyor. Bir bakıma annesinin bıraktığı boşluğu dolduruyor; ancak ona bambaşka bir yol gösteriyor.

Film ağır meseleler taşımasına rağmen mizahi bir anlatı kuruyor. Dram ile mizah arasındaki dengeyi nasıl sağladınız?
Mizahın özellikle böyle hikâyelerde çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Zor konuları anlatırken mizaha yer vermek, bu meseleleri fazla karanlık ya da ağır bulan seyircilere de ulaşma imkânı sağlıyor. Mizahın hikâyeyi daha geniş bir seyirciye açtığına inanıyorum.
Dramatik meselelere yalnızca üzüntü üzerinden değil, biraz daha umutlu bir yerden bakabilmek onlar hakkında konuşmamızı da kolaylaştırıyor. Bu nedenle mizahın hikâyede mutlaka bir yeri olsun istedim. Diğer işlerime de mümkün olduğunca mizah katmaya çalışıyorum. Bunu yapmak kolay değil ama gösterimde aldığımız tepkiler beni mutlu etti.
Sonuçta hikâyenin merkezinde bir çocuk var. Bu nedenle anlatıda mizaha da yer açmak gerektiğini düşündüm.
“Şiddet, hikâyede hem bir semptom hem de bir sonuç hâline geliyor.”
Engin, ilk çocukluk aşkı için önüne çıkan engelleri aşmaya çalışıyor; ancak değiştiremeyeceği bir gerçekle karşılaşınca öfkeye yöneliyor. Hikâyeyi bu noktaya ulaştırmak sizin için ne ifade ediyordu?
Bu, şiddetin toplumumuzda oynadığı rolle ve destek alamayan insanların hayatlarının nasıl yeniden şiddete sürüklendiğiyle ilgili.
Hikâye devam etseydi Engin’in büyüdüğünde şiddete eğilimli bir erkek figürüne dönüşebileceğini düşünüyorum. Şiddet, hikâyede hem bir semptom hem de bir sonuç hâline geliyor.
Finalde öğrendiğimiz gerçek, seyircinin Engin’e ve annesine bakışını değiştiriyor. Engin bu bilginin ne kadarını anlayabiliyor?
Engin küçük bir çocuk olduğu için yaşananların tamamını anlayamıyor olabilir. Ancak annesine kavuşamayacağını hissediyor. Seyirci olayın ne olduğunu kavrayabiliyor; Engin ise annesinin yanına gidemeyeceğini ya da annesi dışarı çıksa bile onunla birlikte köye dönemeyeceğini anlıyor. Verdiği tepkinin bir bölümü de bundan kaynaklanıyor.
Bu gerçeğin hikâyenin sonunda ortaya çıkması hayatın işleyişiyle de bağlantılı. Bir şeyi kafamıza koyuyor, onun için uğraşıyor ve başaracağımıza inanıyoruz. Fakat hesaba katmadığımız başka koşullar olabiliyor. Bazen hedefimize öylesine dar bir açıdan odaklanıyoruz ki çevresindeki gerçekleri göremiyoruz. Engin de bunu yaşıyor.
Bu karşılaşma, onun büyümesinde önemli bir eşik. Hayatın gerçekleriyle yüzleşiyor ve ilk kez dünyanın zannettiği kadar küçük olmadığını, koşulların kendisinden bağımsız biçimde değişebildiğini anlıyor.
“Musab’ı çekimden yalnızca üç gün önce bulduk.”

Engin’i canlandıracak çocuğu bulma ve çocuk oyuncularla çalışma süreciniz nasıl geçti?
Çok zorlandık. Profesyonel bir çocuk oyuncudan ziyade, filmi çektiğimiz köylerden bir çocuk bulmak istedim. İzmir’in köylerini tek tek gezdik ve birçok çocukla tanıştık. Kısa filmin hem zaman hem de bütçe açısından sınırlı imkânları vardı. Musab’ı çekimden yalnızca üç gün önce bulduk. Bu bizim için çok büyük bir şanstı.
Filmdeki diğer çocukların tamamı da köyde yaşayan ve daha önce oyunculuk yapmamış çocuklar. Bu nedenle çekimler oldukça doğal geçti.
Musab’la çalışmak çok özel bir deneyimdi. Gerçekten çok zeki ve yetenekli bir çocuk. Her çocukla çalışma biçiminiz farklı oluyor. Çekimler sırasında zaman zaman kendime, “Neden çocuk filmi yazdın, neden böyle bir işe girdin?” diye sorduğum oldu. Yaptığım işin ne kadar zor olduğunu o anda fark ettim. Ancak önemli bir deneyim kazandım ve Musab’ı bulduğumuz için gerçekten çok şanslıydık.
Musab Yılmaz’ın Engin karakterine senaryoda öngörmediğiniz bir katkısı oldu mu?
Musab zaman zaman sahnelere kendi esprilerini katıyordu. Örneğin cezaevinde annesinin söylediği bir kelimenin “M ile başladığını” söylediği sahnede “M mi?” diye karşılık vermesi tamamen Musab’dan geldi.
Çekimler sırasında farklı şeyler deniyordu. Her insanın kendine özgü bir enerjisi ve havası var. Musab da kendi enerjisiyle karakteri canlandırdı ve artık Engin oldu. Karakteri benim yazdığım yerden alıp bambaşka bir noktaya taşıdı. Bu nedenle filme çok büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum.
Hapishanede annesiyle büyüyen bir çocuğu merkezine alması nedeniyle Porkatal, Feride Çiçekoğlu’nun senaryosunu yazdığı ve Tunç Başaran’ın yönettiği Uçurtmayı Vurmasınları hatırlatıyor. Bu film sizin için bir referans mıydı?
Uçurtmayı Vurmasınlar çok güzel bir film. Elbette ben de izledim.
İki film arasındaki temel fark, Uçurtmayı Vurmasınların cezaevinin içinde geçmesi. Porkatal ise Engin’in cezaevinden çıkmasının ardından yaşadıklarına ve dışarıdaki hayatına odaklanıyor.
Bence bu konu ne kadar çok anlatılırsa o kadar iyi; çünkü hâlâ çok az biliniyor ve hakkında yeterince bilgi bulunmuyor. Uçurtmayı Vurmasınlar, kolektif bir kadın grubunun bir çocuğu nasıl büyüttüğünü ve cezaevindeki kadınların nasıl bir aileye dönüştüğünü anlatıyordu. Hikâyenin daha kadın merkezli bir bakışla kurulmasını çok değerli buluyorum.
Porkatal, dünya prömiyerini 32. Saraybosna Film Festivali’nin Kısa Film Yarışması’nda yaptı.


Bir Cevap Yazın