Distopyayla Yaşamayı Öğrenmek
Oyun boyunca insanlar konuşuyor, tartışıyor, küsüyor, seviyor, ayrılıyor. Ancak bütün bu küçük hayatların arka planında sürekli büyüyen başka bir karanlık hissi dolaşıyor.
Pitkar Adası’nda baskı, korku ve güvensizlik gündelik hayatın doğal parçasına dönüşmüş durumda. Buna rağmen kimse yaşadıkları çürümenin kaynağıyla yüzleşmiyor. Herkes kendi küçük meselesinin içinde yaşamaya devam ediyor. Oyun da etkisini tam burada kuruyor. Çünkü, distopik bir geleceği anlatmaktan çok, insanların distopyayla birlikte yaşamayı nasıl öğrendiğini anlatıyor. Patlayan silah sesleri, yanıp sönen ışıklar ve çığlıklar ise Pitkar’daki korkuyu yalnızca anlatılan değil, seyirciye fiziksel olarak hissettirilen bir tehdide dönüştürüyor.
Oyunun başında seyirciye silah sesi duyulacağı uyarısı yapılmasına rağmen, ilk patlama anında salon yine de irkiliyor. Ancak oyun ilerledikçe seyirci de Pitkar Adası’nın insanları gibi bu korkuya alışmaya başlıyor. Baştaki tedirginlik, zamanla gündelik bir arka plan sesine dönüşüyor.
Üç farklı hikâyeyle başlayan oyun, seyircide bu anlatıların bir noktada birleşeceğine dair doğal bir beklenti yaratıyor. Pitkar’ın korku dolu sokaklarında birbirinden habersiz yürüyen karakterler, hikâyenin merkezindeki fotoğraf stüdyosunda karşılaşıyor. Böylece hepsinin aynı zaman diliminde, aynı karanlığın içinde yaşadığını görüyoruz. Oyunun parçalı yapısı da anlamını tam burada buluyor.

Pitkar Adası’nın Absürt İnsanları
Pitkar Adası’ndaki karakterler ilk bakışta absürt ve çarpık görünüyor. Askere giden eşinden boşanmak üzere olan bir Noel Baba, hayatını kaybeden erkek kardeşinin sevgilisine kedi velayeti davası açan bir kadın ya da oyuncu olabilmek adına evinde sürekli prenses kostümüyle audition provası yapan genç bir kadın…
Ancak oyun ilerledikçe bu karakterlerin “anormal” olmaktan çok tanıdık bir yere oturduğunu hissediyoruz. Çünkü Can Kılcıoğlu’nun kurduğu dünya uzak bir bilimkurgu distopyası gibi değil; bugünün duygusal uyuşmuşluğunun biraz büyütülmüş bir yansıması gibi çalışıyor.
Oyunun en güçlü taraflarından biri de absürt tonu kurma biçimi. Buradaki absürtlük olayların kendisinden değil, karakterlerin yaşadıkları trajediler karşısındaki normalleşmiş tepkilerinden doğuyor. Ancak oyun karanlığı büyüttükçe, bu duygusal yoğunluk yer yer tek sesli bir yapıya da dönüşebiliyor.

Karanlığın İçindeki Yabancılaşma
Oyunun duygusal merkezini ise fotoğrafçı karakteri oluşturuyor. Hayattaki hiçbir şeyi ciddiye alamayan, sürekli ironiye sığınan bu karakter başlangıçta yalnızca nihilist bir figür gibi duruyor. Ancak oyun ilerledikçe bu tavrın bir savunma mekanizmasına dönüştüğünü hissediyoruz.
Burada oyun önemli bir yere temas ediyor: Pitkar Adası’ndaki karakterler yalnızca birbirlerine değil, kendi hayat hikâyelerine de yabancılaşmış durumdalar. Baskı, korku ve çürüme hayatlarının tam ortasında durmasına rağmen kimse dönüp “Bize ne oluyor?” diyemiyor. Çünkü büyük felaketler artık hayatlarının doğal ritmine dönüşmüş durumda.

Karanlığa Artık Şaşırmamak
Ancak karanlık büyüdükçe oyun yer yer kendi etkisini törpülemeye başlıyor. Umutsuz başlayan anlatı, giderek daha büyük karanlıkların üst üste eklendiği bir yapıya dönüşüyor. Bu da bir noktadan sonra seyircide güçlü bir yüzleşmeden çok duygusal bir hissizleşme yaratıyor.
Oyunda sisteme tamamen teslim olmamış, karanlığın içinde hâlâ umudu temsil eden ve ona karşı direnen tek bir karakteri çatışma unsuru olarak görmek isterdim. Böyle bir karşıtlığın eksikliği, oyunun duygusal tonunu yer yer düzleştiriyor. Çünkü herkesin aynı ölçüde tükenmiş olduğu bir dünyada karanlık, bir süre sonra etkisini kaybetmeye başlıyor.
Yine de oyunun en çarpıcı yanı, anlattığı dünyanın aslında bize ne kadar yakın olduğunu hissettirebilmesi. Oyundaki insanlar karanlığın farkındalar. Sadece onunla yaşamayı çaresizce öğrenmiş durumdalar.
Belki de oyunun adı tam olarak bu yüzden bu kadar güçlü çalışıyor. Çünkü “Tam Şuramda Duruyor” yalnızca fiziksel bir sıkışmışlığı değil, ifade edilemeyen bir duygunun insanın içinde bıraktığı ağırlığı da tarif ediyor. Söylenemeyen, bastırılan ve giderek insanın içinde büyüyen o karanlık hissin en görünür hâline dönüşüyor.
Çünkü Pitkar Adası’ndaki insanların en büyük trajedisi, yaşadıkları karanlığın farkında olmamaları değil; ona artık şaşırmıyor olmaları.


Bir Cevap Yazın