Bir pasta fabrikası, aile içi çatışmalar, göç, aidiyet, ulusal kimlik ve absürt bir aşk hikâyesi… İlk bakışta bir araya gelmesi zor görünen bu unsurlar, Danimarkalı oyun yazarı ve yönetmen Christian Lollike imzalı yönetmenin ilk uzun metraj filmi The Cake Dynasty‘de sıra dışı bir uyum içinde buluşuyor. İlk olarak sahne için kaleme alınan hikâye, yıllar sonra sinemaya uyarlanarak yalnızca bir aile işletmesinin dönüşümünü değil aynı zamanda günümüz Avrupa’sında kimlik, kültür ve birlikte yaşama üzerine süregelen tartışmaları da mercek altına alan bir yapıta dönüşüyor.
Tiyatro, opera, performans sanatı ve sinema arasında üretim yapan Lollike, hicvi yalnızca eğlendirmek için değil toplumun içinde barındırdığı çelişkileri ve gerilimleri görünür kılmak için de kullanıyor.
Uluslararası Gastronomi Film Festivali kapsamında gösterilen The Cake Dynasty hakkında yönetmen Christian Lollike ile filmin çıkış noktasını, yemek ve kimlik arasındaki ilişkiyi, karanlık mizahın gücünü ve giderek daha fazla kutuplaşan bir dünyada sanatın üstlenebileceği rolü konuştuk.
TR | EN | English version here.
Çiğdem Beder: The Cake Dynasty oldukça absürt bir hikâye anlatırken aynı zamanda günümüz Avrupa’sındaki tanıdık gerilimleri de yansıtıyor. Ekonomik kaygılar; çevresel dönüşüm, kültürel çatışmalar ve aşk filmde iç içe geçiyor. Bu hikâyenin çıkış noktası neydi ve böylesine çok katmanlı bir anlatıyı nasıl geliştirdiniz?
Christian Lollike: Yazdığım işlerin çoğunda çıkış noktam, çağdaş kültürde beni provoke eden ya da rahatsız eden olgular oluyor. The Cake Dynasty’i ilk olarak 2013 yılında bir tiyatro oyunu olarak yazmaya başladım; yani bundan on yıldan fazla süre önce. O dönemde Danimarka kamuoyu iki konuya takıntılıydı. Müslüman ülkelerden gelen göçmenler ve mülteciler ile kişisel fitness kültürü. Aslında Danimarka’nın bu takıntısı günümüzde hâlâ devam ediyor diyebilirim. Ben de bu birbirinden oldukça farklı iki olgunun kesişim noktasını bir hiciv aracılığıyla keşfetmek istedim. Yazım sürecinin başlangıç noktası buydu.
Çiğdem Beder: Filmin merkezindeki pasta fabrikası neredeyse başlı başına bir karakter gibi hissettiriyor. Bu mekân sizin için neyi temsil ediyor ve hikâyede nasıl bir rol üstleniyor?
Christian Lollike: Fabrikanın filmde bir karakter gibi hissedilmesine sevindim. Yazım ve yönetim sürecinde onu hem Danimarka’nın bir metaforu hem de bağımsız bir karakter olarak düşündüm. Burası aile şirketinin üyeleri arasındaki ilişkilerin, yani farklı kuşakların; işverenlerle çalışanların ve eski ile yeni Danimarkalıların karşılaşmalarının yaşandığı bir alan.
Bugün işyeri hayatlarımızda çok temel bir yere sahip. Hem kendimizi, hayallerimizi ve kimliğimizi gerçekleştirdiğimiz bir mekân hem de başkalarının hayallerini, geçmişlerini ve kimliklerini sömürebildiğimiz bir alan.

The Cake Dynasty’de yemek yalnızca bir ihtiyaç ya da görsel unsur değil; hikâye anlatımının merkezindeki araçlardan biri. Günümüzde gastronomi; sürdürülebilirlik, göç, kimlik ve sınıf tartışmalarıyla da yakından ilişkili. Sizce yemek hem hikâye anlatımında hem de toplumda neden bu kadar güçlü bir anlam taşıyor?
Filmin merkezindeki fabrikanın pasta ve kurabiye üretmesi tesadüf değil. Pek çok kültürde olduğu gibi Danimarka’da da pasta, ulusal kimliğin taşıyıcılarından biri. Kendimizi rahat, uyumlu ve iyi insanlar olarak görme biçimimizle yakından bağlantılı. Bu yüzden yabancı kültürlere ait pastalar sofraya geldiğinde belirli bir gerilim ortaya çıkıyor.
Danimarka’da “hygge” adını verdiğimiz, rahatlık ve sıcaklık hissini ifade eden bir kavram var. Genellikle tatlılarla ilişkilendirilen keyifli anları tanımlamak için kullanılıyor. Dahası, hygge zamanla ulusal kimliğimizi temsil eden ve turistleri cezbetmek için kullanılan bir markaya dönüştü.
Benim için The Cake Dynasty, pastanın ve hygge kültürünün Danimarka toplumundaki güçlü anlamını araştırırken aynı zamanda bu anlam üretim sürecinin içindeki çelişkileri de hicvediyor. Ulusal kimlik ile küresel kültür, rahat yaşam ideali ile sağlık takıntısı, öz imaj ile markalaşma arasındaki çelişkiler bunlardan bazıları.
Film boyunca trajik olaylarla komik anlar sürekli iç içe geçiyor. Karanlık mizahın, izleyicilerin zor konularla ilişki kurmasında nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz?
Benim için komedi ve trajedi birbirinden kesin çizgilerle ayrılması gereken türler değildir. Bir izleyici olarak sanatın benden bir adım önde olmasını seviyorum. Hikâyenin nereye gideceğini bilmek istemiyorum; sanatın sürprizli ve öngörülemez olmasını tercih ediyorum.
Örneğin Danimarka’da en ciddi meselelerle bile alay etme geleneğinin güçlü olmasını seviyorum. Hatırlarsanız 2005 yılında yaşanan Hz. Muhammed karikatürleri krizi, küreselleşen bir dünyaya uyum sağlama konusunda yaşadığımız zorlukları ortaya koymuştu.
The Cake Dynasty’nin hicvi o olaydan oldukça farklı olsa da film, anlamadığımız şeylere biraz safça yaklaşan danimarkalı tavrıyla bağlantı kuruyor. Bunun karanlık tarafını göstermemek açıkçası kültürel olarak eksik hissettirirdi.

Oluşturduğunuz karakterler genellikle kusurları, çelişkileri ve kırılganlıklarıyla tanımlanıyor. Bir karakteri anlamakla ona eleştirel yaklaşmak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Yazarken beni şaşırtan karakterler yaratmaya çalışıyorum. Bir hiciv olarak The Cake Dynasty başlangıçta çağdaş kültürdeki belirli eğilimleri temsil eden karakterlerle yola çıktı. Ancak bu yaklaşım karakterleri yüzeysel ve tek boyutlu hâle getirme riski taşıyordu.
Daha sonra onlara klişelerde karşılaşamayacağınız özellikler eklemeye başladım. Ardından da karakterlerini sonuna kadar savunmaya hazır, son derece cömert oyuncularla çalışma fırsatı buldum. Bunun için onlara minnettarım.
Bu hikâyeyi önce bir tiyatro oyunu olarak yazdınız, yıllar sonra ise sinemaya uyarladınız. Zaman içinde hikâyeye ya da onu anlatma biçiminize bakışınız değişti mi?
2013 yılında oyunu yazdığım dönemde ele alınan temalar konusunda kamusal hassasiyet çok daha düşüktü. Film uyarlamasını yazarken hikâyeye daha fazla nüans katmanın, karakterleri daha inandırıcı ve çok boyutlu hâle getirmenin gerekli olduğunu hissettim. Oyuncularla birlikte onların duygusal derinliklerini geliştirmeye çalıştık. Bunun bir nedeni de sinemanın doğası olabilir. Film, tiyatroya kıyasla belirli bir ölçüde gerçekçiliğe ihtiyaç duyuyor. Sahne üzerinde ise çok daha farklı kurallar kurabilirsiniz.
Tiyatro, sinema ve opera gibi farklı alanlarda üretim yapıyorsunuz. Bir fikrin hangi mecrada anlatılması gerektiğine nasıl karar veriyorsunuz?
Film genellikle belirli ölçüde gerçekçiliği başlangıç noktası olarak gerektiriyor. The Cake Dynasty’yi sinemaya uyarlamayı seçmemin nedeni, karakterler ve olay örgüsü üzerinden oldukça doğrudan ilerleyen bir yapıya sahip olmasıydı.
Genellikle içeriğin hangi mecrayı gerektirdiğine bakarım. Toplumda ya da kültürde beni rahatsız eden bir meseleyle karşılaşırım ve ardından bunu en etkili ve en şaşırtıcı biçimde nasıl ele alabileceğimi düşünürüm. Çoğu zaman en iyi sonuç, içerikle mecra arasında belirli bir gerilim olduğunda ortaya çıkar.

Daha önce David Bowie’nin farklı kimlikler ve personalar yaratma biçiminden etkilendiğinizi söylemiştiniz. Yazarken siz de farklı sesler ve bakış açıları arasında gidip geliyor musunuz?
Kesinlikle. Yazılarımın çoğu kendimle yaptığım bir diyalog olarak başlıyor. Bazen yalnızca bir konu, gözlem ya da duygu üzerine kendi kendime yaptığım dağınık bir tartışma oluyor.
Bu tartışma, zamanla senaryo yazım sürecine başlamak için kullandığım bir yönteme dönüştü. Böylece insan kendini sorgulama imkânı buluyor ve kendi sınırlarının ötesine geçebiliyor.
Kimlik, aidiyet ve kültürel farklılıklar üzerine tartışmalar son yıllarda giderek daha kutuplaşmış bir hâl aldı. Sizce sanat bu meselelere nasıl yaklaşmalı?
Kesinlikle öyle. Milliyetçiliğin yükseldiği ve farklı olana duyulan merakın azaldığı bir dönemde sanatın ve sinemanın bu meselelerle ilgilenmeye devam etmesi son derece önemli.
Bu kutuplaşma ortamında sanatın farklı kültürler ve kimlikler arasında karşılaşmalar ve yüzleşmeler yaratması gerektiğine inanıyorum. Hatta şu anda geliştirmeyi umduğum yeni film projem de Danimarka ve Türkiye arasında gidip gelen bir hikâye üzerinden tam olarak bu meseleleri ele alıyor.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali gibi etkinlikler sinema ile yemeği aynı masada buluşturuyor. Sizce bu iki dünyayı birbirine bu kadar doğal şekilde bağlayan şey nedir?
Yemek, sinemaya ilham veren toplumsal dokunun ayrılmaz bir parçasıdır. Gelenekler ve miras; kimlik ve aidiyet; ekonomi ve tarım; eşitsizlik ve sömürü gibi pek çok unsur yemek kültürünün içinde yer alır.
Bu nedenle yemek, insan ilişkileri üzerine hikâyeler anlatmak için sonsuz bir kaynak sunar. The Cake Dynasty’nin festival programında yer almasından büyük mutluluk duydum. Çünkü film, gastronomi dünyasından yola çıkarak kimlik ve kültürel farklılıklar üzerine bir hicvin nasıl kurulabileceğine dair güzel bir örnek sunuyor.


Bir Cevap Yazın