,

The Dog Stars (2026): Yıkımın Zarafeti Üzerine 

Ridley Scott imzalı The Dog Stars 2026 filminde Jacob Elordi. Film inceleme yazısı vizyon notları

Ridley Scott’ın son filmi The Dog Stars (2026), distopyavari evrende çok da uzak olmayan yakın gelecekten günümüze bakan bir roman uyarlaması. The Dog Stars, Scott’ın alışık olduğumuz filmografisinin belki de en romantik filmleri arasında sınıflandırılabilir. Bu noktada filmin birebir aynı isimle uyarlandığı roman The Dog Stars’ın (2012) edebi başarısını gözardı etmek haksızlık olacaktır. Peter Heller tarafından kaleme alınan The Dog Stars, bir maceraperestin umut tohumlarının peşinde hikâyesini kuruyor. Scott’ın evreninde ise ana karakterlerinin ve ritmik kurgunun hikâyeye sadık kaldığını deneyimliyoruz.

Felaketin artık gelecek yıllar yerine ulaşılabilir takvim yıllarına indirgendiği bu evren, gerçekleşmesi muğlak görülen o yıkıcı sonu hayatta kalan birkaç insanın gölgesinde, kapı eşiğinden dikizliyor. 2035 gibi zamansal çemberin daraldığı bir yılda geçen film, içinde bulunduğumuz saat diliminin, teknolojik olanakların ve küresel imkânların açık biçimde farkında. Dünyayı saran grip virüsünün ardından hayatta kalan birkaç kişilik grupların günlük yaşantıları etrafında şekillenerek derdini anlatmayı sürdürüyor. Özetle filmin alışılageldik distopya kurgularının romantik ve didaktik bir harmanı olduğunu ifade etmek mümkün. Ancak kurulan didaktik tonun sert bir üslup veya parmak sallarcasına olmadığına dikkat çekmek gerekiyor. 

Filmin ana kahramanı Hig, çok sevdiği eşini kaybeden, hayata arkadaşı Bangley ve köpeği Jasper ile tutunan, geçmiş yaşantısında tamirci olarak çalışan serbest bir pilot. Aslında daha çok tamirci özelliği, zekası ve çevikliğiyle dikkat çekiyor, keza zekası ve çalışkanlığı sayesinde uçma konusunda başarılı. Bangley ise savaşçı kodlarla doğmuş, vahşeti benimsemiş ve hayatta kalmak için vicdani özelliklerini yitirmiş eski bir piyade eri olarak analiz edilebilir.

Filmin satır aralarında bu iki karakterin birbirine tamamen zıt ancak bir o kadar da bağlı olduğu klasik bir erkek kardeşlik hikâyesiyle okunabiliyor. Bangley her ne kadar mesafeli ve vazgeçilebilir olsa da Jasper, Hig için kaybettiği eşi ve anne karnında ölen bebeğinin bir ikâmesi olarak tanrısal hediye konumunda. Ancak kötü talih Hig’in peşini bu modern cehennemde de bırakmıyor. Kaybedecek her şeyini yitirmesine rağmen bu kez yeniden başlama ve âşık olma tuzağıyla mücadele ederek odağını sapıyor.

Hig, kıyamet sonrası hayatta kalmak için keşif yapıyor

Kıyameti Kullanma Klavuzu

Yaşam belirtisi gösteren yeni yerler keşfetme umuduyla yola çıkan Hig, bir süre sonra peşinde felaketle ana mekâna geri dönüyor. İlk çatışma anına kadar sıradan bir yaban hayatı izlediğimizi düşündüren bu referans sahneler iki erkeğin yaşadığı güç çatışması ve iktidar savaşının ardından ivme kazanmaya başlıyor. Filmlerinde teknokötümserliği, bilişim çağını ve teknolojinin yarattığı tahribatı aşk ve sevgi unsurlarıyla optimize etmeyi düstur edinen Scott, The Dog Stars’da da üslubundan ödün vermiyor.

Filmin öngörülebilir ipuçlarına rağmen mevcudiyetini sürekli diri tuttuğunu söylemek gerek. Hig’in peşinde bir bela ile birlikte geleceğini zaten biliyoruz, en azından felaket getirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu beklenti içerisinde filmin tamamen dizginlerini seyirciye bırakmasının biraz zaman aldığını düşünüyorum. Ridley Scott’un ustalığına ve tasarımına güvenmek gerekiyor, tam da bu aşamada filmin aksiyonel gelişimi yavaşça artmaya başlıyor. Esas kızın görünüp esas oğlanın ilgisini çekmesi klasik anlatı düzleminden aşina olduğumuz adımlarla yavaş yavaş inşa edilmiş. 

Cima karakterine hayat veren Margaret Qualley felaketin küresel çapta yayıldığı bu yeni dünyada babasıyla birlikte çiftlikte yaşıyor. Film iyi insanların, hayvanların ve çocukların kurtulduğu;  barış içinde yaşantılarına devam ettikleri postmodern bir ütopyaya doğru ilerliyor. Oysa, günümüzde yapay zekânın gelişimiyle birlikte elde edilen teknolojik başarı olası bir mekanik saldırı, uzaylı istilası ya da yaratıkların aslında çok da korkulacak varlıklar olmadığını sinema tarihine evvel zaman önce kanıtlamıştı.

The Dog Stars’da Scott ve Heller’ın asıl düşman kitlesi aynı primatlığı sürdürdüğümüz insan ırkı. İnsani zaaflar, kapitalizm, tüketim pornosu, ulaşılabilirliğin yaşattığı maddi haz hepsi birer insani yıkım olarak filmde vücut bulmuş. Modern çağın en büyük tartışma konusu olan bu itaat ve tüketim nosyonu tahmin edilebilir düzeyde korumacı ilerliyor. Ancak bilimkurgu filmlerinin kendine özgü kodlarına nazaran The Dog Stars barbar insanları ve filmde geçen adlarıyla cockroaches hamam böceklerine benzetilen insanlara karşı savaş açıyor. Bir taraf tutma çabası ya da insanlığa refah getirecek üst sınıf ne yazık ki filmde yok, yani birilerinin insanlığı kurtaracağına dair yüzyıllardır diri tutulan mesihyen varlık bir süre daha topraklarımıza ayak basmayacak gibi. 

Kapitalizmin ve konfor nesnelerin özlemi, kahve.

Kapitalizm Bir Gerçeklik Mi ?

Bize kalan, elimizdekilerle yetinmek, çalışmak, mücadele etmek, âşık olmak ve dünya devi olan markaların gücünü kabul etmek. Nefessiz kaldığımız, yaralandığımız ya da kan kaybettiğimiz her alan bizleri kahve, sigara ve coca-cola ile sakinleştirmeye yetiyor. Scott’ın Blade Runner efsanesi ve pek çok filminde de gördüğümüz üzere yaşadığımız çağda kapitalizmle mücadele etmenin beyhudeliğini gözlemliyoruz. Devasa binalar, son teknoloji ürünü güvenlik önlemleri, lazerler, simülasyon hepsi bütünün vazgeçilemez birer parçası. Medyanın ve büyük şirketlerin, işçi-emekçi ve çalışan sınıfın düşmanı olduğu yadsınamaz bir gerçek; ancak bu hususta yeni bir sorgulama evreni karşımıza çıkıyor. Kapitalizme alternatif elimizde gerçekten ne var? 

Mark Fisher’ın dediği gibi dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır.** Belki de Hig’in durmak bilmeyen arayışları, keşfetme arzusu cehenneme dönüşmüş yeni kapitalizm üzerinden bir alternatif yaratmak üzerine kurulur. Artık madde, şan, şöhret ve meta yoktur, sadece uzun uzun yaşanılacak zaman kalmıştır. Ancak zamanı değerlendirmeyi tüm hayatı boyunca becerememiş insanlık için kendilerine bahşedilen bu umut ne kadar tatminkâr belirsizdir. Film boyunca Grand Junction’ın tüm dünyayı bağlayan büyük bir kavşak ve kesişim yeri olduğuna duyulan inanç Bangley tarafından defalarca cehennemin Paris’i olarak karikatürize edilse de Hig, yeni sevgilisi ve kayınpederiyle bu gizemli mekâna gitmek için mücadelesini sürdürür. 

Bu mücadeleden esinlenerek Fisher’ın referansına geri dönecek olursak karşımıza ilk çıkan önerme kapitalizmin doğal bir süreç, tıpkı bir doğa olayı gibi hayatlarımıza nüfuz etmesidir. Kapitalizm bir atmosfer gibi dünyanın her yanına yayılır ve onsuzluğun mümkün olamayacağına inanılır. Keza Hig’in, Cima’nın, Bangley’in ve diğer hayatta kalanların aramaktan yoruldukları şey umuda ulaşmak için vermek zorunda kaldıkları savaştır.

Durup beklemenin ve eylemsiz kalmanın bahşettiği konfor bana kalırsa The Dog Stars’ın sakin ve durağan eylemlerine güçlü bir anlam yüklüyor. Bu bağlamda filmin akla getirilmemeye çalışılan mutlak felaketin zoraki olarak hatırlanması üzerine düşündüğünü söylemek sanırım yanlış olmaz. Ancak bu kabul ediş bir mağduriyetten ziyade tek bir sistemin ve kapital hegemonyanın tiranlığı şeklinde yorumlanmalıdır. Grand Junction, kölelik ve istismar şiddetini özgür olmanın, eğlenmenin ve refah içinde yaşamanın tek gerçekliği olarak sunarken; Hig, Cima ve babadan oluşan minimal grup ortada duran gerçekliğin yeniden yorumlanması üzerine yeni bir sorun üretmeye yöneliyor. Bu sorun kuşkusuz dikteyi reddedip yeni kurulan düzeni ihlal etmek ve daha barışçıl alternatif bir dünya kurmak şeklinde yansımaktadır.

** Akman, Emirhan (2024) Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik, İstanbul: Habitus Kitap, 2011. 

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin