Çamaşır makinesini iki insan arasında beklenmedik bir iletişim aracına dönüştüren Feridun (2025), yalnızlık, bağ kurma arzusu ve dönüşememe hâli üzerine katmanlı bir kısa film. Kısa film, Engelsiz Filmler Festivali Kısa Film Yarışması’nda seçilen 15 yapım arasında yer alırken; Adana Altın Koza’dan İFSAK’a ve İzmir Kısa Film Festivali’ne uzanan bir dolaşım hattı kuruyor.
10. Çalı Köy Filmleri Festivali finalistleri arasında yer alan filmin yönetmeni Utku Ali Güler ile, yıllara yayılan yazım sürecinden çocukluk korkularına, seyircinin filme kattığı yeni anlamlardan gelecekteki projelerine uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Utku Ali Güler’in yazıp yönettiği Feridun, çamaşır makinesini iki insan arasında beklenmedik bir iletişim aracına dönüştürürken, görünmeyen korkuların ve kurulmaya çalışılan bağların izini sürüyor. Engelsiz Filmler Festivali Kısa Film Yarışması’nın ardından bu yıl 10. Çalı Köy Filmleri Festivali finalistleri arasında yer alan film, festival yolculuğunu sürdürüyor.
Utku Ali Güler ile filmin yıllara yayılan üretim sürecini, karakterin görünmeyen geçmişini, farklı yorumlara açılan sembollerini ve yeni projelerini konuştuk. Sohbet ilerledikçe yalnızca Feridun‘u değil, yönetmenin sinemaya bakışını da anlamaya çalıştık.
“Bir filmin seyirciyle buluştuğu andan itibaren yönetmenin elinden çıktığına inanıyorum.”
Geçmiş röportajlarından öğrendim “Feridun” fikri uzun yıllar boyunca zihninde bekledi. Seni “Artık bu filmi çekmeliyim.” noktasına getiren ne oldu?
Bu hikâyenin ortaya çıkışında birlikte çalıştığım Arda Ünal’ın büyük payı var. Uzun yıllardır birlikte yazıyor, sohbetlerimizden ve beyin fırtınalarımızdan doğan fikirleri düzenli olarak not alıyoruz. Bu fikirlerin bazıları filme dönüştü, bazılarıysa yalnızca not defterlerinde kaldı. Geriye dönüp baktığımda ise gerçekleşmeyen projelerin de üretim biçimimizi en az çekebildiklerimiz kadar etkilediğini görüyorum.
Feridun da yıllarca bekleyen fikirlerden biriydi. Bilgi Üniversitesi’ndeki yüksek lisans dönemimde kısa sürede yazılıp çekilmesi gereken bir proje ortaya çıkınca yeniden eski notlara döndük. Bu kez prodüksiyon açısından daha kontrollü bir film yapmak istiyorduk. Tek karakterli ve tek mekânlı bir hikâye birçok kişi için sınırlayıcı görünebilir ama bana göre tam tersine anlatıyı daha berrak hâle getiriyordu.
Yaklaşık bir ay içinde senaryoyu tamamlayıp çekimlere başladık. Bu nedenle Feridun, ani bir ilhamın ürünü değil; yıllarca zihnimde dolaşan bir fikrin doğru zamanda yeniden karşıma çıkmasının sonucu.

Bir dönem bilimkurgu üzerine çalıştığınızı söylemiştin. Bugün üretim sürecin hangi noktada?
Bilimkurgu projesini şimdilik beklemeye aldık. Senaryosu tamamlanmıştı ancak zaman içinde onun daha büyük ölçekli bir yapının parçası olması gerektiğini düşünmeye başladık.
Şu anda yine Arda’yla birlikte yeni bir senaryo üzerinde çalışıyoruz ve artık son aşamasına yaklaştık. Yine fantastik öğeler taşıyan bir hikâye olacak. Yazarken doğal olarak büyülü gerçekçiliğe ve fantastik anlatılara yöneldiğimizi fark ediyoruz.
Bu kez prodüksiyon açısından da biraz daha büyük düşünebileceğimiz bir film yapmak istiyoruz. Dolayısıyla hazırlık sürecini ve fon planlamasını da buna göre şekillendiriyoruz.
Yönetmenlik kariyerini büyütürken nasıl bir gelecek hayal ediyorsun? Sinema ve mimarlık arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsun?
Üniversite yıllarında aslında mimarlığı bırakıp sinema okumayı istemiştim. O dönem ailem bunun doğru bir karar olmayacağını düşündü. Ben de mimarlığı tamamladım ama sinemadan hiçbir zaman uzaklaşmadım.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunun bana farklı bir bakış açısı kazandırdığını hissediyorum. Özellikle bağımsız sinema üretirken ekonomik olarak ayakta kalabilmek büyük önem taşıyor. Rahat düşünebilmek ve gerçekten üretmeye odaklanabilmek için önce hayatınızı sürdürebileceğiniz bir düzen kurmanız gerekiyor.
Bu yüzden şu an için mimarlığı bırakmayı düşünmüyorum. Sinemaya hiçbir zaman yalnızca para kazanılacak bir meslek olarak bakmadım. Elbette bir gün sadece film yaparak yaşayabilmeyi isterim. Ama bugün önce hayatımı sürdürüyor, ardından bütün enerjimi sevdiğim işe ayırmaya çalışıyorum. Umarım bir gün bu denge tamamen tersine döner.

Feridun’u tanımaya çalıştıkça geçmişini daha çok merak ettim. Yazarken görünmeyen bir karakter biyografisi oluşturdun mu? Feridun kimdir?
Her karakter için mutlaka görünmeyen bir geçmiş kuruyorum. Ancak özellikle kısa filmde bu geçmişin yalnızca hikâyeyi taşıyan kısmını görünür bırakmayı tercih ediyorum. Süre sizi zaten buna zorluyor. Karakter hakkında onlarca ayrıntı düşünebilirsiniz ama bunların hepsi filme girdiğinde anlatının yükü artıyor.
Bu yüzden Feridun’un ayrıntılı biyografisini hiçbir zaman açıklamak istemedim. Hatta bunun filme zarar vereceğini düşündüm. Film boyunca yalnızca birkaç küçük ipucu bırakıyoruz. Annesini kaybettiğini biliyoruz. Dışarı çıkma korkusu olduğunu biliyoruz. Ama eskiden nasıl bir hayatı vardı, bu korku nasıl başladı ya da onu bugünkü yalnızlığına hangi kırılmalar getirdi; bunların hiçbirini kesinleştirmiyoruz.
Yazım sürecinde Arda’yla en çok tartıştığımız konulardan biri de buydu. Bir ara “Karakteri fazla mı eksik bırakıyoruz?” diye düşündük. Sonunda bizi ikna eden şey, biyografiden çok duygunun işlemesiydi. Seyirci karakterin hissettiklerine inanıyorsa, her ayrıntıyı açıklamaya gerçekten gerek kalmıyor.
Aslında Feridun’u biraz da seyircinin tamamlamasını istedim.
Feridun’u izledikten sonra filmin aslında aşk üzerine değil, bağ kurabilme ihtiyacı üzerine düşündüğünü hissettim. Senin için hikâyenin merkezinde aşk mı var, yoksa yalnız kalmama arzusu mu?
Filmi yazarken “Bir aşk hikâyesi anlatıyoruz.” gibi düşünmedik. Benim için merkezde, yalnız bir insanın başka biriyle bağ kurma çabası vardı. O bağın gerçekten kurulup kurulmadığından çok, Feridun’un buna neden ihtiyaç duyduğu ilgimi çekiyordu.
Hiç tanımadığı bir kadın üzerinden kendi zihninde büyük bir dünya kuruyor. Birlikte yaşayabilecekleri ihtimalleri düşünüyor ve zamanla o ihtimallerin içinde yaşamaya başlıyor. Filmin bilinçli olarak açık bıraktığı yer de tam burası. Gerçekten biriyle mi ilişki kuruyoruz, yoksa yalnızca Feridun’un zihninde mi dolaşıyoruz? Bunun tek bir cevabı olmasını istemedim.
Aslında hepimiz zaman zaman kendi eksiklerimizi başka insanlarda tamamlamaya çalışıyoruz. Büyük aşklar da biraz bunun üzerine kurulu değil mi? İnsan bazen karşısındaki kişiye değil, kendi içinde eksik kalan parçaya yöneliyor.
Bu yüzden ben Feridun‘u romantik bir aşk hikâyesinden çok, bir bağ kurma arayışını anlatan film olarak görüyorum.
“İnsan bazen karşısındaki kişiye değil, kendi içinde eksik kalan parçaya yöneliyor.”

Filmin sonunda Feridun tam değişecekmiş gibi hissettiriyor ama son anda yine geri çekiliyor. Bu hikâye biraz da dönüşememenin hikâyesi mi?
Kesinlikle öyle.
Klasik anlatılarda karakter bir yolculuğa çıkar ve sonunda değişmiş biri olarak geri döner. Biz ise tam tersini yapmak istedik. Feridun değişme ihtimaliyle karşılaşıyor ama son adımı atamıyor. Bu yüzden filmin finali umutlu olduğu kadar hüzünlü de.
Ben Feridun’un gerçekten dönüşebilmesi için evden çıkması gerektiğini düşünüyorum. O kapıyı açtığı anda hikâye bambaşka bir yere gidebilirdi. Ama bunu yapamıyor. Filmin asıl kırılması da burada yaşanıyor.
Beni ilgilendiren şey, onun neden değişemediğiydi. Çünkü dönüşememek de en az dönüşmek kadar insani bir durum. Hatta bazen insanlar değişmemek için inanılmaz yaratıcı yollar buluyorlar. Feridun da kendi güvenli alanını koruyabilmek için yeni bahaneler üretiyor.
Belki de bu yüzden Feridun, değişemeyen değil; değişmek isteyen ama cesaret edemeyen bir karakterin hikâyesi.
Dışarı çıkamayan bir karakter anlatıyorsun ama film boyunca görünür olma isteği giderek artıyor. Özellikle fotoğrafları hiç göstermemeyi neden tercih ettin?
Fotoğrafları göstermemek filmin en bilinçli kararlarından biriydi.
Çünkü hikâyenin merkezinde bir belirsizlik var. İzleyicinin, gerçekten fantastik bir olay mı izlediğine yoksa Feridun’un zihninde dolaştığına hiçbir zaman kesin olarak karar vermesini istemedik. Eğer fotoğraflarda gerçekten bir yüz görseydik, bu belirsizlik büyük ölçüde ortadan kalkacaktı.
Aynı zamanda fotoğraflar dramatik bir engel de oluşturuyor. Feridun’un kurduğu ilişkinin gerçekliğinden hiçbir zaman tam anlamıyla emin olamıyoruz. Bu belirsizlik karakterin yalnızlığını daha görünür kılıyor.
İşin ilginç tarafı ise bunun bugün kurulan dijital ilişkileri de çağrıştırması. Yazışmalarla başlayıp fotoğraf paylaşımına dönüşen iletişim biçimlerinin daha analog ve biraz da absürt bir karşılığı gibi düşünülebilir. Senaryoyu yazarken bunu böyle tarif etmiyordum ama filme bugün baktığımda o katmanın da oluştuğunu görebiliyorum.
Feridun değişmeye başladığında bunu önce insanlarla değil, nesnelerle kurduğu ilişkide görüyoruz. Çiçeği sulaması, kendine bakmaya başlaması, dışarı çıkarken çiçeği de yanında götürmek istemesi… Nesneler senin sinemanda neden bu kadar belirleyici?
Aslında bunun bilinçli bir tercih olduğunu uzun süre düşünmemiştim. Feridun‘dan sonra üzerinde çalıştığımız projelere dönüp baktığımda, nesnelerin neredeyse hepsinde hikâyenin merkezine yerleştiğini fark ettim.
Sanırım ilgimi çeken şey, nesnelerin zaman içinde anlam değiştirebilmesi. Tek karakterli bir film yaptığınızda, karakterin ilişki kurabileceği insan sayısı doğal olarak azalıyor. Böyle olunca nesneler yalnızca dekor olmaktan çıkıyor; karakterin psikolojisini görünür kılan araçlara dönüşüyor.
Çamaşır makinesi, çiçek ya da fotoğraflar… Hepsi Feridun’un söyleyemediklerini anlatıyor.
Örneğin çiçek filmin başında sıradan bir ev eşyası gibi duruyor. Ama Feridun değişmeye başladıkça onunla kurduğu ilişki de dönüşüyor. Çiçeği sulaması, kendine özen göstermeye başlaması ve sonunda onu yanında götürmek istemesi, karakterin iç dünyasında yaşanan değişimin küçük ama önemli işaretleri.
Benim için nesneler hiçbir zaman yalnızca dekor olmadı. Karakterlerin konuşamadığı yerde onlar konuşmaya başlıyor.

Film üzerine yapılan en dikkat çekici yorumlardan biri, Zeki Can Sarısoy’un kuir perspektiften kaleme aldığı incelemeydi. Özellikle çamaşır makinesini “dişil bir obje” olarak okuması farklı tartışmalar boyutu açıyor. Bu yorumlarla karşılaşınca neler hissettin?
Açıkçası filmi bu kadar farklı bir perspektiften okunurken görmek beni gerçekten mutlu etti. Yazım sürecinde hiçbir zaman kuir bir okuma üzerinden düşünmemiştik. Dolayısıyla filmin, üretim aşamasında hiç hesap etmediğimiz yeni anlamlar üretmesi benim için çok kıymetliydi.
Elbette katıldığım ve katılmadığım yorumlar var. Çamaşır makinesinin “dişil bir obje” olarak okunması benim kişisel dünyamda karşılığı olan bir yorum değil. Bunun yanlış olduğunu söylemiyorum; yalnızca filmin çıkış noktası benim için bambaşka bir yerde duruyor.
Kadın karakterle kurduğu ilişkinin problemli olduğu tespitine ise katılıyorum. Feridun zaten sağlıklı ilişkiler kurabilen biri değil. Hikâye boyunca bunu gizlemeye ya da karakteri haklı çıkarmaya çalışmıyorum. Ama bu durum, filmin sonunda onu mutlaka cezalandırmam gerektiği anlamına da gelmiyor.
Ben Feridun’u kahramanlaştırmıyorum. Tam tersine, eksikleriyle yaşayan, yalnız ve oldukça acınası bir karakter olarak görüyorum.
O hâlde çamaşır makinesi senin için neyi temsil ediyor?
Çocukken çamaşır makinesinden korkardım. Benim zihnimde hiçbir zaman sıradan bir ev eşyası olmadı; bir canavar gibiydi.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda o korkunun hâlâ zihnimde bir yerde durduğunu fark ettim. Filmin ilk çıkış noktası da buydu.
Çamaşır makinesi daha çok Feridun’un korkularını, kaçmaya çalıştığı taraflarını ve yüzleşemediği duygularını taşıyan bir metafora dönüştü.
İlginç olan ise aynı nesnenin seyircide bambaşka çağrışımlar yaratabilmesi.
Çamaşır makinesinin bir bakıma çevrimiçi buluşma uygulamalarına dönüşmesi de söz konusu diyebiliriz. Onun biraz daha analog ve komik bir hali diyebiliriz.
“Benim için çamaşır makinesi dişil bir obje değil, çocukluğumdan kalan bir canavardı.”

Minimalizm senin için yalnızca düşük bütçeli üretimin doğal sonucu mu, yoksa sinema anlayışının temel parçalarından biri mi?
Başlangıçta bunun pratik nedenleri vardı. Tek karakter, tek mekân ve sınırlı imkânlarla çalışıyorduk. Ama süreç ilerledikçe bunun yalnızca bir zorunluluk olmadığını fark ettim.
Feridun’un dünyası zaten sade bir dünya. Yaşadığı ev, kullandığı eşyalar, filmin ritmi ve görsel dili aynı karakteri besliyordu. Dolayısıyla anlatının da bu sadeliği korumasını istedim.
İlginç olan şu oldu: Minimalizm zamanla yalnızca filmin estetiği değil, üretim biçimi hâline de geldi. Arda’yla birlikte kurguyu yaptık, müziklerini ben hazırladım, jeneriği de kendimiz tasarladık. Filmin her aşamasında aynı yaklaşımı koruduk.
Bir noktadan sonra şunu fark ettim: Az araç kullanmak değil, az araçla yoğun bir duygu kurabilmek benim için asıl meseleydi.
Film gösterimlerinden sonra seni en çok şaşırtan ya da yeniden düşünmeye iten seyirci yorumu hangisiydi?
Beni en çok mutlu eden şey, insanların filmin sonunda hissettikleri ortak duyguydu.
Yazarken ulaşmaya çalıştığımız his; aynı anda hem gülümseten hem de içinde hafif bir burukluk taşıyan bir sondu. Gösterimlerden sonra insanların tam da bunu dile getirmesi benim için çok değerliydi. Çünkü bir filmi üretirken zihninizde kurduğunuz duygunun seyirciye gerçekten geçip geçmeyeceğini hiçbir zaman bilemiyorsunuz.
Elbette çok farklı yorumlarla da karşılaştım. Bazıları benim hiç düşünmediğim kapılar açtı. Film tamamlandıktan sonra yönetmenin niyetinden bağımsız olarak yaşamaya devam ediyor.
En şaşırdığım şeylerden biri ise insanların sık sık “Feridun gerçekten çamaşır makinesinin içine girdi mi?” diye sormasıydı. Açıkçası bu kadar çok kişinin aynı soruya takılacağını hiç tahmin etmemiştim.
Röportaj teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim.
Soruların için ben de teşekkür ederim çok keyifli bir röportaj oldu.


Bir Cevap Yazın