Venüs’e Açılan Pencere belgeseliyle Çalı Köy Filmleri Festivali’nde finalistler arasında yer alan Zeliha Karakoca ile filmin doğuş hikâyesini ve sunduğu derinlikli feminist okumayı konuştuk.
Belki bir gün bütün pencereler Venüs’e açılır! Keyifli okumalar.
Merhaba, öncelikle hoş geldiniz. Teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bu yıl Çalı Köy Filmleri Festivali’nde Venüs’e Açılan Pencere belgeselinizle finalist isimlerden birisiniz, öncelikle tebrik ediyorum. Venüs’e Açılan Pencere (2025) gerçekten ismiyle de müstesna, çok değerli bir belgesel. Özellikle Türk sinemasında belgeselin üvey evlat gibi görülmesi biz sinemacıları bazı noktalarda hüsrana uğratabiliyor. Siz bu ayrıma ithafen alt metinleri güçlü ve dinamik bir belgesel film icra ediyorsunuz. Film ilk bakışta anlamlandırması zor gibi görünse de derine girdiğinizde binlerce perspektif sunan bir hikâyesi var. Venüs’e Açılan Pencere’nin oluşum sürecini sizden dinlemek istiyorum. Bu proje nasıl hayat buldu, ilk taslaklar aklınıza nasıl geldi?
Fitil tabii ki kendimden yola çıkarak ateşlendi. İnsan kendinden başlamadan nasıl yola çıkabilir? Ben de bu sistemin içinde yetişmiş bir kadın olarak, ataerkil düzenin yarattığı sınırları ve bizi soktuğu durumları aile içinde, okulda ve toplumda çocukluğumdan beri gözlemliyordum. Çocukluğumda ve ergenliğimde tek başıma pencereye çıkıp otururdum. Yıllar sonra Ankara’ya tekrar geldiğimde yine bir pencereye oturup düşündüm ve “Neden bunu bir farkındalık yaratma eylemine dönüştürmüyorum?” dedim. İlk fitil orada ateşlendi. Sonra farklı ilhamlar gelmeye başladı, konu olarak da kadınlardan yola çıktım.
Aslında filme ilk başlama sebebim kendimle alakalıydı fakat fark ettim ki benim gibi birçok kadın var. Sürece 2023 yılında, 6 Şubat depremlerinden önce başlamıştım. Ekibimizde ODTÜ’lü, Hacettepeli, Mülkiyeli öğrencilerin ve çalışan kesimin olduğu 7-8 kadın vardı. Depremden sonra Hatay, Antakya ve Adanalı olan kadınlardan ailelerini kaybedenler oldu. O dönem kolektif bir acının içindeyken projenin bir anlamı kalmadığını düşünüp vazgeçtim. Birkaç ay sonra projede yer alan kadınlardan biri beni tekrar ikna etti: “Soruları cevaplarken bile birçok şey düşündüm, başkalarına da faydası olacaktır, devam etmelisin.” dedi. Ayrılan kadınların yerine başkalarıyla görüştüm ve Temmuz 2023’te çekimleri tamamladım.
Bu proje bir üçleme olarak devam edecek. Bu aralar erkekler üzerine çalışıyorum, hâliyle erkeklerde daha farklı metaforlar yer alıyor.

Filmin duygusal bir gelişim süreci olmuş. Verdiğiniz bilgiler çok değerli. Kadın oluş deneyimini yangında, selde, felakette, depremde; hayatın her yerinde yaşıyoruz. Deprem bölgesinde de kadın haklarının nasıl ihlal edildiğini, genç kızların nasıl mağdur olduğunu gördük. Birileri ses çıkarmaya çalışsa da sesimiz duyulmadı. Bu noktada sanatın, sinemanın ve kolektiflerin çok değerli bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Bir şeyler kötü gidiyor diye o çukura mahkûm olmak zorunda değiliz; farkındalık sahibi bireylere ihtiyacımız var. Bana kalırsa filminizin dikkat çekici ve bazı noktalarda rahatsız edici olma sebeplerinden biri de kadın ya da erkekten bağımsız olarak birey oluşu ilgilendirmesi. Venüs metaforu insanın kendi benliğinden açılan bir pencereyi simgeliyor gibi. Zor bir film bazı açılardan.
Evet, ben filmi üç katmanlı düşünmüştüm. Venüs’e Açılan Pencere hem bireysel olarak kendi içimizdeki sınırlara karşı başka bir hayatın mümkün olduğuna dair bir pencere, hem toplumsal bir pencere, hem de Venüs yıldızına yapılan bir gönderme. Ufka, gökyüzüne bakmak ve umudu yitirmemekle ilgili olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca filmimiz susturulan, görülmeyen, kaybettiğimiz ya da intihar eden kadınları da içeriyor. Ancak ben bu sahnelerde kötüyü göstermek istemedim, umut vermek istedim. Çekimleri gerçekleştirdiğimiz bina ailemin eskiden oturduğu apartmandı. Ben çocukken o apartmanda bir arkadaşımın ablası 15. kattan atlayıp intihar etmişti. Arkadaşım normalde belgeselde yer alacaktı ama sonradan vazgeçtim. Filmde yer almak onun için travmatik olabilirdi. Ben de bu tür şeyleri görsel olarak göstermeye gerek olmadığına karar verdim.
Biraz havayı dağıtmak istiyorum. Kapitalist sistem ile patriyarkal düzen iç içe geçmiş bir yapı. Ataerkil sistem kadın ve erkeği tamamen yok etmek üzerine kurulu. Erkekler de bu düzenden mutlu değiller çünkü onlara da evin direği olma, aile reisi olma gibi eril kodlar yükleniyor. Bu sorumlulukları almak istemeyen erkekler var ama toplum onlara kendi erkeklik algısını dayatıyor. Filmin feminist yönleri olsa da cinsiyetsiz yaklaştığını düşünüyorum. Çünkü birçok karakter toplumsal cinsiyeti alaşağı eden söylemlerde bulunuyor.
Çıkış noktalarından biri de buydu: “Bizi içine hapseden sistem erkeklerin de özgürlüğünü sınırlandırıyor olabilir mi?” Bu hususta filmdeki kadınların birbirini tanımadan, farklı cümlelerle aynı şeyi dile getirmesi çok güzel oldu. Özünde hepsi aynı şeyi farklı açılardan söyledi ve tek bir ses ortaya çıktı.
Eylemlerde “Susmuyoruz, direniyoruz!” sloganı atılır ya, belgeselin buna güçlü bir destek verdiğini düşünüyorum. Kadınların birbirini tanımadığını öğrendiğimde şaşırmıştım. Farklı hayatlardan gelip aynı şeyi söyleyen kadınları görmek yalnız değilmişim hissini empoze ediyor. Bize atanan cinsiyet kodları sebebiyle yalnız hissettirildiğimiz noktada, yalnız olmama hissi kolektif açıdan çok kıymetli.
Sistem bizi hep kodluyor. Bu da bir başkaldırı aslında. Kendimizi bir kalıba sokmak zorunda değiliz; bizler evrende yaşayan canlılarız. Film de eşit yaşadığımız, kimsenin birbirini incitmediği ve saygı duyduğu bir ütopya toplumu özlemi içeriyor.

Bu hayal ütopik olmamalı. İnsan haklarına saygı duysak ve haklarımızı yaşayabilsek zaten o ortama sahip oluyoruz. Bu sistem sadece ülke bazlı değil, Batı’da ve Amerika’da da var. Eskiden kadınlara yönelik yaptırımlar baba otoritesiyle temsil edilirken, günümüzde bu durum bir erkek kardeşler birliğine dönüştü. Kadın hakları iyileştirilmiş gibi görünse de kadınlar yine bir tahakküm altına sokuluyor. Bunun değişmesi için nasıl bir farkındalık gerekiyor sizce?
Bu yapı değişmeye başlıyor çünkü erkekler de artık bu konuda farkındalık kazanıyor. Erkeklik atölyeleri ve erkeklik çemberleri düzenleniyor. Sivil toplum örgütleri erkekliği iyileştirmeye yönelik çalışmalar yapıyor. Bazı radikal feministler karşı çıksa da bir kısım “Birlikte başarabiliriz!” diyor. Ben de bu görüşe katılıyorum. Sadece kendi hakkımızı isteyerek değil, sistemin erkekleri de özgür kılmadığını anlamalarını sağlayarak yan yana yürüyebilmeliyiz.
Kesinlikle. Filminizde ilgi çekici bir diyaloğa şahit olmuştum. Bu diyalogda ataerkilliğin doğaya zarar verdiği ve sağlıksız erkeklerin yaratılmasına sebep olduğu söyleniyordu. Kadın cinayetlerinin ve istismarların arkasında bu cinsiyet kodlarının aslında tamamen yanlış okunması var. “Çocuğu anne eğitir, çocuk anneye aittir” denilerek toksik erkekliği, yine toksik erkeklikle büyüyen kadınlar yetiştirmiş oluyor.
Çocuk görerek ve taklit ederek büyüyor. Oradan sıyrılabilmesi için kendi çabası gerekiyor. Ülkemizde eğitimin geldiği nokta ortada sürekli olarak müfredatlar değişiyor. Konuşamadığımız sınırlar içindeyiz. Çekimler sırasında bir katılımcı sınırlardan bahsetmişti, şu an o konuşamadığımız sınırlar daha da daraldı. Ancak bu durum bir yerde patlak verecek diye düşünüyorum. Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez, mutlaka sistem yenilenecektir.
Bizler sınırların genişleyeceğini umarken daha da daraldığını görüyoruz. Bazen ataerkil bir erkekten daha koyu şekilde erilliği savunan kadınlarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Hepsinin kökeninde bu yanlış kalıp yargılar var. Karakterlerinizden birinin “Kız çocuğu olduğum için babam benimle ilgilenmedi, oyun oynamadı.” sözü beni çok etkilemişti. Samimiyet bağlamında filminizi doğrusal ve tertemiz buldum. Sloganlaştırılmayan bir anlatısı var. Filme yönelik nasıl yorumlar aldınız?
Film henüz YouTube veya dijital bir platformda yayımlanmadığı için sadece festivallerde gösterildi. Festival izleyicisinden genelde iyi tepkiler geldi. Güvenlikle ilgili “Kadınlar düşseydi ne olurdu?” ya da “Herkes pencerelere çıksaydı…” gibi yorumlar yapıldı. Ben de bir eylem olarak herkesin pencereye çıkmasının güzel olabileceğini söyledim.
Ankara’daki ilk gösterimde birkaç erkek öğrenci, sadece kadın odaklı kalmayıp erkekleri de düşündüğümüz için teşekkür etti. Üçleme olacağını duyan erkeklerden “Şu konulara da değinir misiniz?” şeklinde dönüşler aldım. Yorumlar genel olarak olumluydu. Yalnızca Toprak Ana söylemiyle ilgili bir soru geldi. İkinci veya üçüncü dalga feminizmde bu ifadenin ataerkilliği beslediğine dair bir eleştiri yapıldı ancak Toprak Ana kavramı ataerkillikten önce de vardı. Neden böyle bir soru geldiğini pek anlayamadım.

Filmin asıl meselesi kadın haklarını savunmaktan ziyade “Yalnız değiliz” duygusunu vurgulamak ve görünür kılmak. Bir ayrıcalık istemiyoruz; sadece varlığımızı deklare ediyoruz. Bedenlerden ve cinsiyetlerden bağımsız varlıklar olduğumuzu fark ettiğimizde bu durum ortaya çıkıyor.
Film öncelikle kendimize, sonra birbirimize ve bize miras kalmış olan artık taşımak zorunda olmadığımız eski yapılara bakmayı ve onları bırakmayı amaçlıyor. Bize yüklenen bu kodları neden taşıyoruz? İnsanlar geçim kaygısından veya mevcut sistemden dolayı kadın-erkek ayrımı dışında bir şey düşünemiyor; ancak tüm bireyler bir arada bütünsel olarak hareket edersek tüm canlılık için bir şeyler başarabiliriz. Yalnız değiliz.
Değiliz ve bunu sık sık kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Kolektiflerin ve bizi iyi hissettiren bireylerin gücünün gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Filmin ajitasyondan kaçınması ve kadınları mağdur olarak göstermeyişi anlatıyı ayrı bir yere taşıyor. Kurgusal düzlemi nasıl oluşturdunuz?
Şiddeti göstererek şiddeti çözemezsiniz. Gösterdiğiniz şey çoğalır. Bu yüzden umut veren, kadınların güçlü duruşunu ön plana çıkaran bir kurgu yaptım. Karakterler sanki aynı masada birlikte konuşuyormuş gibi bir yapı oluşturdum. Filmi izlenmeden sadece podcast olarak dinlense bile amaçladığım o hissi yaratacağını düşünüyorum.
Aslında toplu çekime çağırdığım kadınlardan ikisi gelemedi, bu durum da kurguyu değiştirdi tabii. Normalde filmi toplu çekimle bitirmeyi planlıyordum; ancak iki kadın arkadaşım gelemeyince toplu çekimi öne alıp, bitirişi kadınların kendi evlerindeki teras veya pencerelerde oturdukları sahnelerle yaptım. Ayrıca İstanbul’da yaşayan 95 yaşında bir Cumhuriyet kadını da filmde yer almak istiyordu fakat bütçesizlikten çekimler için İstanbul’a gidemedim. Belgesel çekimlerinde durumlar anlık olarak değişebiliyor, süreci bir şekilde yönetip tamamladım.

Elinize sağlık. Venüs’e Açılan Pencere biraz asi bir film olmuş. Yer alamayan kadın karakterler de hayatımızdan göçüp giden değerleri simgelemesi açısından manidar duruyor. Son olarak Çalı Köy Filmleri Festivali ile ilgili düşüncelerinizi alabilir miyim?
Çalı’yı bir sinema kampı gibi düşünüyorum. İlk defa deneyimleyeceğim, daha önce gidenlerden keyifli olduğunu duymuştum. Ankara’dan arkadaşlarımızla gideceğiz. Üç gün boyunca sinemayla ilgilenen insanlarla bir arada olmak, doğa yürüyüşleri ve konserlere katılmak heyecan verici.
Biz de heyecanlıyız. Çalı’da görüşmek dileğiyle, çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim, hoşça kalın.


Bir Cevap Yazın