Kısa film üretimine genç yaşta başlayan Veysel Ayvazoğlu, Dosta Yakışır Bir Davranış ve Bu Bir Kültür Ürünüdür gibi farklı festivallerde gösterilen çalışmalarının ardından yeni filmiyle izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Ayvazoğlu’nun bağımsız olarak yazıp yönettiği ve festival başvurularını sürdürdüğü Efendi Ömer’in Toksik Yalnızlığı adlı kısa filmi izledim.
Uyarı: Bu inceleme, filmin anlatısına ilişkin sürprizleri ve izleme deneyiminizi etkileyebilecek detayları içermektedir.

Ömer, hayal dünyasında yaşayan; kendi sınırlarını aşamamış, eylemsiz bir karakter. Filmin başlığındaki “efendilik” de nezaketten çok bu edilgenliği ifade ediyor. Git denildiğinde gidiyor, kal denildiğinde kalıyor. Biri selam verdiğinde karşılık veriyor ancak kendi iradesiyle bir ilişki başlatmıyor. Ne zaman gitmesi veya kalması gerektiğine kendisi karar veremiyor; hayatını yaşamak yerine başkalarından gelen işaretlere göre hareket ediyor.
Film, Ömer’in gerçekte olduğu kişiyle olmak istediği kişi arasındaki mesafeyi daha açılış sekansında kuruyor. Kafede sıkıcı bir sohbetin içindeyken müziğin devreye girmesiyle bir anda canlanıyor; çevresindekilerle konuşmaya, şakalar yapmaya ve gülmeye başlıyor. Müzik kesildiğinde bu canlılık da kayboluyor ve tekdüze hayatı kaldığı yerden devam ediyor. Böylece müzik, gerçeklikle sanrı arasında açılan bir geçide dönüşüyor.
Ömer’i canlandıran oyuncu da bu ayrımı enerji yönetimiyle görünür kılıyor. Sanrılardaki Ömer’i daha canlı ve dışa dönük oynarken gerçek dünyada bedenini ve sesini geri çekiyor. Arkadaşları konuşurken dalgın bakışlarla çevresini izleyen Ömer, bulunduğu anı sürekli ıskalıyor. Bakışları ve dağılan odağı, zihninin başka bir yere sürüklendiğini hissettiriyor.
Ömer, hayallerinde kendisini matrak, fırlama ve sıra dışı biri olarak kuruyor; gerçek hayatta ise bu ihtimaline ulaşamıyor. Bunun yerine devlet hastanesinde 40 gün MR sırası bekleyen, sıkıcı anılarını aynı sıkıcılıkla anlatan bir adama dönüşüyor.

Filmin dünyası kafe ve ev gibi gündelik uğrak noktalarda kuruluyor. Büyük olaylara veya gösterişli mekânlara ihtiyaç duyulmadan, arkadaşlar arasındaki sohbetler ve küçük davranışlar anlatının motoruna dönüşüyor. Bu sadelik, Ömer’in hayatının ne kadar dar bir alana sıkıştığını gösteriyor.
Ömer’in toksik yalnızlığı da burada belirginleşiyor. Çevresine yönelttiği açık bir saldırganlıktan çok, kendi hayatını içeriden ve yavaşça zehirleyen bir edilgenlik söz konusu.
Sanrılarından birinde, belki de hayatının anlamsızlığıyla yüzleştiği anda, bir inşaatın çatısından atlamayı düşünüyor. Hayallerinde olmak istediği kişiye dönüşebilen Ömer, gerçek hayatta kendisini harekete geçirecek bir anlam üretmekte dahi zorlanıyor. Onu tüketen, yalnızlığı kadar bu yalnızlığı değiştirmek için hiçbir şey yapamaması. Böylece yalnızlığı, edilgenliğini besleyen; edilgenliği de onu daha fazla yalnızlaştıran bir döngüye dönüşüyor.

Ömer’in hayatında hiçbir kadın karakterin bulunmaması da dikkat çekici. Çevrede kadın figüranlar görülse de diyaloğa katılan veya hakkında konuşulan bir kadın yok. Bu tercih, onun karşı cinsinden bireylerle nasıl iletişim kuracağı konusunda merak uyandırırken karakteri tanımlayabilecek önemli bir ilişkinin de anlatının dışında kalmasına neden oluyor. Böyle bir etkileşim, edilgenliğinin farklı bir ilişkide nasıl biçimleneceğini göstererek karakter hakkındaki düşüncemizi değiştirebilirdi.
Kadınların karakterlerin yokluğuna karşılık Ömer ile en yakın erkek arkadaşı arasında örtük bir ihtimal yaratılıyor. Üst komşudan gelen sevişme seslerinin ardından arkadaşı, homofobik bir kaygıyla heteroseksüel olduğunu vurgulama ihtiyacı duyuyor. Bu savunma, bastırılmış olabilecek bir arzunun homofobik tepkiyle dışarı vurulduğu ihtimalini akla getiriyor. Ömer’in buna kayıtsız kalması ise onun arayışının cinsel veya romantik arzudan çok, yalnızlıktan bunalmış bir insanın yanında birini istemesiyle ilgili olduğunu düşündürüyor.

Filmin ilk ve son sahnelerinin birbirini yansıtması, gerçeklikle sanrı arasında gördüklerimizin Ömer’in zihninde kurulmuş olabileceğini de düşündürüyor. Hayallerinde ilgi odağı olan Ömer, gerçekte çevresi tarafından pek önemsenmiyor ve buna karşı duracak cesareti gösteremiyor. Film başladığı yere dönerken o da hayal ettiği hayatla yaşadığı hayat arasındaki mesafeyi kapatamıyor.
Karakterin edilgenliği, filmin dramatik gücünü zaman zaman sınırlıyor. Anlatı tam vurucu bir noktaya ulaşacakmış gibi görünürken Ömer geri çekiliyor ve film sessizce bir sonraki sahneye geçiyor. Bu tercih karakterle tutarlı olsa da biriken gerilimin karşılığını bulmasını zorlaştırıyor.
Film, başlığındaki efendilik ve toksik yalnızlık kavramlarını sonuna kadar tartışarak belirgin bir yargıya ulaşmak yerine Ömer’i karşımıza çıkarıp “Böyle bir çocuk var, bir bakın,” diyor. Belki filmin kendine ait tek cümlesi de şudur: “Ömerler vardır.”
Bu yaklaşım filmi keskin bir argümandan uzaklaştırsa da Ömer’i değersizleştirmiyor. Aksine, böylesine zayıf ve eylemsiz bir karakterin geçmişi, arzuları ve yaşayamadığı ihtimalleri üzerine merak uyandırması filmin en büyük başarısına dönüşüyor. Ömer’in yapamadıkları, yaptıklarından daha çok şey anlatıyor; fakat film de zaman zaman onunla birlikte hareketsiz kalıyor.
Efendi Ömer’in Toksik Yalnızlığı’nın festival yolculuğunda nasıl bir karşılık bulacağını merakla bekliyoruz.


Bir Cevap Yazın