Daniel Kraus’un aynı adlı romanından uyarlanan Whalefall, babasının naaşını aramak için okyanusa açılan genç bir dalgıçın macerasına odaklanıyor. Jay’in yas ve bellek üzerine kurulu hikâyesi geçmişiyle yüzleşmek ve baba evine dönmek ikilemi arasında oldukça sıradan görülebilir. Ancak Whalefall sürdürülebilir konu olan baba-oğul çatışmasını ekolojik denge ve balinaların bilgeliği üzerinden farklı bir uca taşımaya yöneliyor. Yaşamın kaynağı olarak denizi, okyanusu gören dalgıç bir baba ve kendisi gibi güçlü, eril olmasını istediği ancak bekletilerinin gerçekleşmediği bir erkek çocuğun binlerce örneği daha önce defalarca sinemada kullanıldı. Geleneksel aile gerilimini sürdürmeyi hedefleyen filmin baba ve oğul arasındaki dinamiğe birkaç adım geriden bakmamızı istediğini söylemeliyim. Belki de bu bilindik hikâyeyi farklı şekilde anlatma güdüsünün yazar-yönetmen birlikteliğinin eseri olmasına borçluyuz. Whalefall’ın senaryo aşamasında Brian Duffield’ın romana sadık kalarak Daniel Kraus ile birlikte kaleme aldığını öğreniyoruz. Bu tercih hikâyeyi geriye dönüşler ve bellek üzerinden de temkinli olarak destekliyor. Jay’in öyküsünün sıra dışı, absürt ve yer yer mantıksız görülmesi mümkün. Ancak ruhunda taşıdığı cesaret, özellikle kendisinden beklenilmeyecek kadar kararlı ve emin olması filmin henüz başından itibaren genç adamın kimliği üzerine yeniden düşünmemizi sağlıyor.
Whalefall, travma ve yas sürecini eyleme dökmeye özen gösteren modern bir ağıt. Günümüz dünyasında kayıplar ve acılarla yüzleşebilecek geniş bir zamanın olmaması da bu modern ağıtı daha da görünür kılıyor. Jay, babasının kaybının ardından geliştirdiği reddetme duygusunu sonuna kadar taşımaya kararlı. Henüz ölümün ilk travmasını atlatamadan aile hayatının ve ev içi kuralların akışına dahil oluyoruz. Birbirini takip eden sayısız niteliksiz gün ve samimiyetsiz binlerce insan Jay ve ailesinin etrafından geçip gidiyor. Tabii ki babanın vefatından sonra bir araya gelen aile üyelerinin ve eski dostların sembolik olduğunu belirtmek gerek. İnsanlar tarafından sevilen, saygı duyulan hatta tapılan bir figür olan Mitt, ölümüyle birlikte sanki tüm ekosistemi de beraberinde götürmüş gibi. Onu tanıyan hiç kimse bu diyardan gittikten sonra artık eskisi gibi değil. Hâliyle Mitt’in baba figürünün yanında küçük bir tanrı mertebesine çıkartılma durumu da var. Öyle ki Mitt’in kanser teşhisi bile egosunun kırılmasına izin vermiyor, modern tıptan ve onu iyileştirmek için mücadele eden her şeye tepkili bir tutum sergiliyor. Tamamen alfa bir erkeklik üzerine yaratılan karakterin bilgelik, ustalık, kanaat önderi sıfatları da art arda gelen sahnelerle kimliğin inşasını gerçekleştiriyor.

Balina Düşüşü ve Karanlık Duygular
Bu kaotik ve karamsar ev ortamının içinde Jay’e ait olan en gerçek duygu yas, acı ve anılar olarak varlığını sürdürüyor. Duffield’ın kurmuş olduğu kurgusal dünyada filmin merkezinde insan soyunun bencilliği, karamsarlığı ya da vurdumduymazlığının aksine doğal seçilim ve tabiatın kendine has yasası var. Her bir adımından sorumlu olan insan çevreye ve denizlere verdiği zararı, yıkımı yakın bir tarihte mecburen de olsa geri ödemek zorunda. Jay ve babası Mitt söz konusu vicdani borçlarını duygusallık üzerinden ödemeyi tercih ediyor. Jay’in Mitt’e yönelik hissettiği en yoğun duygu sevgiyi aşan nefreti. Hiçbir zaman gerçekten kuramadıkları baba-oğul ilişkisinin yası henüz her iki taraf da hayattayken tutulmaya başlamış. Jay, yine de son bir yüzleşme ve belki de affedebilme umuduyla babasının kalıntılarını bulmak için hayatının dalışını yapmaya karar veriyor.
Film vermiş olduğu cesur kararını seyirciye gösterdikten sonra tonunu ve anlatısını aksiyon tarzına yöneltiyor. Kapalı hava ve dalgalı denize rağmen Jay’in dalışa gitmesi hiçbir zaman gerçek bir denizci olamayacağının adeta kanıtı. Mantıksız ve duygusal davranışlarının sonucu hayatını tehlikeyi atması hâlâ yetişkin olamadığının bir imgesi olarak kurulmakta. Jay attığı her bir adımda okyanusun derinliklerine doğru ilerlerken merakına yenik düşerek güvenli sınırı da farkında olmadan aşıyor. Mitt’in tüm hayatı boyunca öğretmek için emek verdiği bilgiler Jay ile birlikte dalgaların arasına karışıyor. Oysa okyanus bir insana ihtiyacı olan her ne varsa temin etmekle bilinmektedir. En azından Mitt’in hiçbir bilimsel kaynağı olmayan görüşü bu yöndedir.

Kurgusallık Gerçeği Kurgulamak Zorunda Mı?
Dogmatik tavırlar, üstenci davranışlar ve bitmek tükenmeyen erillik özlemiyle Jay’i takip ediyor. Mitt’in yetkeci ruhu ölümünden sonra da varlığını kanıtlamış durumda. Babanın ruhu her bir adımda küçük oğlunun yolculuğunu takip ediyor. Babasına duyduğu öfkeli özlemle dalgalar arasında kalan Jay, derinlik sarhoşluğuna vakit kalmadan ispermeçet balinası tarafından yutuluyor.
Filmin bu noktada roman uyarlaması olduğu bilgisi hanemizde mevcut, Jay’in başından geçenler tamamen hayali kurgusal bir gerçeklik barındırıyor. Özellikle burada gerçekliğe dikkat çekme nedenim son yıllarda izlediğimiz çoğu filmin ısrarla gerçek olaylara dayanır ibaresine önem vermesi. Yeni sinema anlayışının ya da güncel film temsilinin gerçekliğe yüklediği anlamın sebebini hâlâ yadsımak zor. Üstelik kült bir eser, roman, tiyatro oyununun sinemaya uyarlanması bugün eleştiriden çok yargılamayı ve neredeyse nefret söylemlerini barındırıyor. Whalefall gibi kurgusal bir romanın gerçeklik iddiasını düşünmek ya da böyle bir olayın mümkün olamayacağını vurgulamak zaten hâlihazırda faydasız. Ancak yine de filmin absürt tonunu ilgilendiren balina tarafından yutulup hayatta kalma ideasına kısa bir açıklama getirmek istiyorum. Gerçekliği tartışılır olan bu durumun pratikte gerçekleşme olasılığı neredeyse imkansız. Ancak teoride bir insanı yutabilecek boğaz genişliğine sahip tek balık türü olduğunu da belirtmekte yarar var. Yine de deniz biyologları raporlarına göre kayıtlara geçmiş herhangi bir yutulma vakası mevcut değil. Zaten Whalefall ısrarla tekrar ettiğim absürt kelimesini böyle bir şey olsaydı ne olurdu düşü üzerine yapılandırmayı seçmiş.
Whalefall’un yeni bir şeyler söylemek ve farklı sularda yüzmek (!) istediğini öngörmek pek de nadir bir yorumlama değil elbet. Ancak filmin atmosferi ve hafıza kavramını mekân ötesi bir uzam yaratarak bir balinanın içine hapsetmesi takdire şayan. Jay’in balina içindeki cesareti, karakter gelişimi, hayatta kalma motivasyonu ve babasıyla ilk defa yüzleşmesi bellek aktarımı bağlamında önemli. Keza birey birçok anısını zaman aktıkça hayatının bir döneminde şimdiki anın mesafesi arttığı için unutur. Eskiyi, anıları, hayatı hatırlatacak kimse kalmadığı ve belleği taşıyan önemli figürler yok olmaya başladığı için unutmak kaçınılmaz olmaktadır.* Jay’in tüm zorbalıklarına rağmen babasını hâlâ belleğine taşıyıp yaşatması bir hafıza mekânı olarak varlığını sürdürmesi tam da filmin yeni bir şeyler söylemek iddiasını açıkladığı yerdir. Her ne kadar kırılgan ve fiziksel olarak güçsüz bir karaktere sahip olsa da Jay’in aile birliğine yakışan genç bir yetişkin olma beklentisinin ve güçlü olma çabasının altında erkekliğin kırılgan doğası var.
* Maurice Halbwachs- Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri


Bir yanıt yazın