“Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, başka türlüsü güç.”
— Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı
Bazı oyunlar bir hikâyeyi anlatır; bazıları ise izleyiciyi bir hatıranın içine yerleştirir. Ada Kasabası, 15 yaşındaki üç gencin büyüme sancısını anlatırken yalnızca onların yaşadığı kasabaya değil, içlerinden çıkamadıkları karanlığa da bakıyor. Pete, Sam ve Kate’in dünyasında umut çoğu zaman başka bir yerde, ufkun ardında, aşılması gereken dağların ardındaki ulaşılması gereken şehirlerin ışığında beliriyor.
Oyunun merkezinde üç genç var: Pete, Sam ve Kate. Her biri farklı aile yapılarından, farklı kırılganlıklardan ve farklı yalnızlıklardan geliyor. Ancak onları bir arada tutan şey, aynı sıkışmışlık hissinde buluşmaları. Aileleri tarafından yeterince görülmeyen, yetişkinler tarafından yönlendirilmek yerine kendi başlarına bırakılan bu üç genç, hayatın ağırlığını birbirlerinin yanında hafifletmeye çalışıyor. Bu yüzden Ada Kasabası, yalnızca bir arkadaşlık hikâyesi değil; aynı zamanda görülmemiş, duyulmamış ve erken yaşta büyümek zorunda bırakılmış gençlerin hikâyesi.

Ufkun Ardındaki Hayat
Turgut Uyar’ın Göğe Bakalım şiirinde gökyüzü, gündelik hayatın ağırlığından sıyrılmanın ve birlikte başka bir ihtimale bakabilmenin alanıdır. Ada Kasabası’nda ise bu işlevi ufuk üstleniyor. Kate’in arkadaşlarına gösterdiği ufuk, adanın ardında başka şehirlerin, başka hayatların ve başka bir geleceğin mümkün olduğuna dair son inanç noktasına dönüşüyor. Fakat oyunun trajedisi de burada başlıyor: İnsan bazen sahip olduğu hayata ancak başka bir hayatın mümkün olduğuna inanarak katlanabiliyor. Ufkun ardındaki dünyanın da kusurları, hayal kırıklıkları ve çıkmazları olduğunu görmek ise çoğu zaman çok geç gerçekleşiyor. Çünkü insan, elindekinin kıymetini çoğu zaman onu geride bıraktığında veya bırakmaya çalışırken öğreniyor.

Aynı Gökyüzüne Bakan Üç Genç
Berfin Taş’ın canlandırdığı Kate, bu üçlünün merkezi ve doğal lideri. Dışarıdan bakıldığında cesur, vurdumduymaz ve eğlenceli görünen Kate’in içinde büyük bir karanlık taşıdığı zamanla daha görünür hâle geliyor. Arkadaşlarına anlattığı gelecek tasvirleri zaman zaman bir plan olmaktan çok, hayatta kalma yöntemine dönüşüyor. Kate, ufkun ardındaki hayata herkesten fazla inanıyor gibi görünse de, aslında o inancı sürekli yeniden üretmek zorunda kalan kişi. Onun için umut bir duygu değil, terk ettiği anda çökeceği bir dayanak noktası. Taş’ın performansı, Kate’in sertliği ile kırılganlığı arasındaki geçişleri güçlü biçimde taşıyor; karakteri tek boyutlu bir “asi genç” olmaktan çıkarıp içindeki yükü saklamaya çalışan bir figüre dönüştürüyor.
İbrahim Çavdar’ın canlandırdığı Pete ise oyunun ritmini belirleyen en önemli karakterlerden biri. Pete’in patavatsızlığı, ergen arzuları ve abartılı hayal dünyası oyuna yüksek bir tempo kazandırıyor. Onun anlattığı flört ihtimalleri, romantik fanteziler ve bir anda değişen gelecek senaryoları sahnenin havasını sürekli canlı tutuyor. Ancak Pete’in komik tarafının altında daha hüzünlü bir gerçek var: Pete, hayallerini yaşamaktan çok, onları anlatırken var oluyor. Kurduğu ihtimaller gerçekleştiğinde bile, o ihtimalleri anlatırken duyduğu heyecanın aynısını bulamıyor. Bu da karakterin yalnızca komik değil, derin bir boşlukla baş etmeye çalışan kırılgan bir genç olduğunu gösteriyor.
Yağmur Ceren Bulman’ın canlandırdığı Sam ise Kate ve Pete’in aksine, kendisine sunulan hayatı daha fazla kabullenmiş gibi görünen karakter. Fakat bu kabulleniş pasiflikten çok, sorumluluk duygusundan doğuyor. Ailesine, evine ve kendisine yüklenen role bağlı kalmaya çalışan Sam, arzuları ile mecburiyetleri arasında sıkışıyor. Bu yönüyle Sam, gitmek istemeyen değil; gitmenin bedelini en iyi bilen kişi olarak öne çıkıyor.

Kate’in Zihnindeki Issız Bir Ada
Oyunun sahneleme tercihleri, bu karakterlerin iç dünyasını güçlendiren önemli bir alan açıyor. Başlangıç ve finaldeki ışık kullanımı, izlediğimiz hikâyenin yalnızca doğrusal bir olaylar dizisi olmadığını düşündürüyor. Sanki sahnede gördüklerimiz, Kate’in zihninde tekrar tekrar dönen bir hatıranın parçaları gibi kuruluyor. Kate’in içindeki karanlığın sahneye yayıldığı anlar, oyunun yalnızca dış dünyada değil, karakterin zihninde de yaşandığını hissettiriyor.
Bu hissi güçlendiren en önemli unsurlardan biri de ses tasarımı. Sahne geçişlerinde ışık kararırken, arka planda Kate’in zihninde iz bırakan cümleleri yeniden duyuyoruz. Pete’in ve Sam’in sözleri, yalnızca geçmişte kalmış replikler değil; Kate’in içinde dönüp duran, onu bırakmayan seslere dönüşüyor. Böylece oyun, gerçekçi bir gençlik hikâyesi olmaktan çıkarak hafızanın parçalı yapısıyla ilerleyen daha katmanlı bir anlatıya yaklaşıyor.

Göğe Bakma Durağı
Mekân zamanla terk edilmiş bir oyun alanından çok, karakterlerin birlikte göğe baktıkları bir durağa dönüşüyor. Oyunun bir adada geçmesi de bu alanın anlamını derinleştiriyor; çevresi denizle çevrili bu dünya, Pete, Sam ve Kate’in hayatlarında hissettikleri sıkışmışlığın fiziksel karşılığı hâline geliyor. Burada yalnızca bugünden kaçmıyor, ufkun ardındaki hayatı düşlüyor, birbirlerine tutunuyor ve henüz gerçekleşmemiş geleceklerini kuruyorlar. Sürekli gözlerinin önünde duran ancak ulaşılması kolay olmayan şehirler, onlar için yalnızca bir manzara değil, daha iyi bir hayat ihtimalinin simgesine dönüşüyor. Bu nedenle dekor, yalnızca bir arka plan değil, oyunun umut ile çaresizlik arasında gidip gelen duygusal merkezlerinden biri olarak işlev görüyor.
Efe Uzuner’in rejisi, oyuncular arasındaki samimiyeti oyunun ana damarlarından biri hâline getiriyor. Tokatlar, şakalar, kahkahalar ve ani duygusal geçişler sahnede yapay durmuyor; üç karakterin yıllardır birbirini tanıdığına seyirciyi ikna ediyor. Bu doğallık, oyunun duygusal etkisini artırıyor. Çünkü seyirci, sahnede yalnızca üç karakteri değil, birlikte büyümüş üç insanın birbirine tutunma çabasını izliyor.

Kaçış Değil, Kalmak İçin Bir İhtimal
Metnin dramatik yapısı büyük olaylardan çok, gündelik hayatın içinde biriken küçük kırılmalardan besleniyor. Aile problemleri, işsizlik, bağımlılık, gelecek kaygısı ve gençliğin yönsüzlüğü oyunun arka planında sürekli hissediliyor. Çatışma, tek bir büyük olaydan değil; karakterlerin hayatla baş etme biçimlerinden doğuyor. Her biri farklı biçimde sıkışıyor, farklı biçimde kaçmak istiyor ve farklı biçimde direniyor. Buna rağmen onları bir arada tutan ortak bir nokta var: Ufkun ardında daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna duydukları inanç. Oyun, tam da bu nedenle bir kaçış hikâyesinden çok, umudu kaybetmemeye çalışan gençlerin hikâyesine dönüşüyor.
Bu nedenle Ada Kasabası, belirli bir coğrafyanın hikâyesi olmaktan çıkıyor. İngiltere’de yazılmış bir metnin Türkiye’de bu kadar tanıdık hissettirmesi de buradan kaynaklanıyor. Pete, Sam ve Kate’in yaşadığı ada, dünyanın herhangi bir yerinde olabilir. Çünkü görünmeyen gençlerin, ailelerinden yeterince destek alamayan çocukların, ufkun ardında başka bir hayat olduğuna inanmak zorunda kalan insanların hikâyesi evrensel bir karşılık taşıyor.
Oyunun en güçlü taraflarından biri de oyuncular arasındaki samimiyetin seyirciye doğrudan geçebilmesi. Karakterler büyürken, hayal kurarken, gülerken ve tökezlerken seyirci de onların yanında yürümeye başlıyor. Bu yüzden oyun sonunda salondaki duygusal yoğunluk tesadüf değil. Pete, Sam ve Kate’in hikâyesi yalnızca onların hikâyesi olmaktan çıkıyor; bir zamanlar kurduğu hayallerin peşinden giden, onlara ulaşan ya da yolda kaybolan herkesin ortak hatırasına dönüşüyor.

Ada Kasabası, son yıllarda izlediğim oyunlar arasında beni en çok heyecanlandıran yapımlardan biri oldu. Hem oyunculuklardaki samimiyet hem de sahneleme tercihlerinin karakterlerin iç dünyasını destekleyen yapısı, oyunu yalnızca keyifli değil, aynı zamanda etkileyici bir deneyime dönüştürüyor.
Belki de Ada Kasabası’nın anlattığı şey kaçış değil, yalnızca bir ihtimaldir. İnsan bazen gitmekten çok, gidebileceğine inanarak hayatta kalır. Pete, Sam ve Kate’i ayakta tutan da ufkun ardındaki hayatın kendisinden çok, onun var olabileceğine duydukları inançtır. Ancak oyun, her ufkun ardında bir kurtuluş bulunmadığını da hatırlatır. Trajedi tam burada doğar: Bazen insanı hayatta tutan hayal, gerçekleştiği anda anlamını yitirir.


Bir Cevap Yazın