Karşımda yepyeni ve heyecanı yüksek bir oyuncu var: Özge Cevher Yüksel! Asında aynı ortamlarda bulunmamıza rağmen, biz butik bir festivalde tanışıp sohbet ederek yakın arkadaş oluyoruz.
Antalya’da izlediğim “Balinanın Bilgisi” filmiyle keşfettiğim Özge Cevher ile, 1 yıl sonra Yalova’da gerçekleşen film festivalinde tanışıp ardından Fethiye’deki film festivaliyle dostluğumuzu pekiştiriyoruz. Hemşirelikten oyunculuğa uzanan bir yol onun yolu. Çok merak ettirici ve bir o kadar macera dolu…
İlk gösterimini 61. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştiren “Balinanın Bilgisi” festivallerde geçen 2 yıllık bir sürecin ardından 6 Şubat’ta vizyona giriyor. Biz de sevgili Özge Cevher ile, filmin vizyona girme heyecanıyla beraber hem filmin heyecanını hem de oyunculuk kariyerini konuşmak üzere bir araya geldik. Konu konuyu açtı, bolca konuştuk.
Sohbetimiz şimdi size emanet, keyifli okumalar…
“Bir filmin içerisinde olduğunda, enerjini mutlak ve belli bir yerde tutman gerekiyor”

Aslında sen hemşirelik okumuşsun ve şu anda oyunculuk yapıyorsun. Oyunculuk senin için nasıl başladı ve okuduğun bölümün oyunculuğa katkıları neler oldu?
Aslında eğitim anlamında 14-15 yaşlarındaydım sanıyorum. O zaman biraz böyle ergenlik dönemi ve biraz da bir buhran dönemindeydim ve bir ağaç gövdesine asılı oyunculuk atölyesi yazısını gördüm ve oraya adım atmamla oyunculuğu belli bir zemin üzerinde deneyimlemeye başladım. Lakin bu istek çok küçük yaşlardan geliyor . Çocukken hep taklit yaptırırlardı bana. İşte ailede “hadi kalk bize bir şarkı söyle, taklit yap “ denilen kişi bendim. Bir yerde mikrofon varsa sahnedeydim. 🙂 Kuzenlerimi toplayıp küçük yaşlarda “hadi gösteri yapıyoruz” deyip eve böyle sahneler kurup bilet satardım. İlkokulda küresel ısınmanın etkilerini anlatan bir oyun yazıp sınıf arkadaşlarımı toparlayıp sınıf sınıf gösterim yaptırmışlığım var.
Bu nereden geliyor bilmiyorum bazı şeyler aslında çok doğuştan geliyor bazı hediyeler bazı amaçlar ve istekler… Fakat o dönem o ağaç gövdesinde asıl oyunculuk atölyesini gördüm ve “buna gitmek istiyorum” dedim ve oradaki deneyimimden sonra da “ben bunu ömrümce yapmak istiyorum galiba “ dediğimi hatırlıyorum. Alaylı yetiştim. Farklı farklı eğitmenlerden, farklı ekoller üzerine çalıştım hala da bu yolculuk içerisinde öğrenmeye paylaşmaya devam ediyorum.
Evet lisansımı – oyunculuk serüveni devam ederken – İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde ebelik bölümünde tamamladım. Yine oyunculuğa devam ederken hemşire ve ebeliği ayrı bir meslek olarak da yapıyordum. Bence çok şey kattı çünkü hastanede çalıştığım zamanlarda çok fazla insan gözlemleme şansım oluyordu. İrade gücümü çok geliştirdi. Disiplinimi çok geliştirdi. Enerjimi sürekli canlı tutabilme kabiliyetimi çok geliştirdi ki bunların hepsi oyunculukta da çok gerekli şeyler. Yani bir performans yaptığında, bir filmin içerisinde olduğunda tüm bütün koşullardan bağımsız olarak enerjini mutlak ve belli bir yerde tutman gerekiyor.
Hastanede olduğum süreçlerde konsantrasyonum çok gelişti. İnsanı gözlemle ve araştırma şansı fazla olan bir yerdeydim. Ve oyunculuk dinamiklerine, tiyatro yapmaya da devam ettiğim için bu bakış açısını hastaneye, hastanedeki dinamikleri oyunculuğa taşıma ve besleme fırsatım epeyce oldu. Bu da yine bence bu anlamda olumlu etkiledi ama özellikle Balinanın Bilgisi’ndeki canlandırdığım karaktere beni doğal bir şekilde hazırladığını düşünüyorum. Çünkü bir ebe olarak doğumu, doğurmayı kadın bedenine bakışımı, doğum vesilesiyle kadının geçtiği süreçleri ve aslında doğurganlığın getirdiği gücü çok yakından gözlemleme, izleme ve içinde olma fırsatım oldu. Bir yandan da daha bütünsel olarak insana bakma alanı açtı bana. Sadece fiziken yaşayan bir varlık değil, onun ötesinde düşünen ve hisseden bir varlık hali olarak insanlık deneyimini.
İlerlediğim diğer alan olan somatik çalışmalar ve şifa sanatları da bu anlamda hem oyunculuğumu hem de içinde olduğum diğer alanları besledi.
“Senaryoyu okuduğumda gözlerimde yaşlarla bitirmiştim”

“Balinanın Bilgisi” ilk uzun metrajlı filmin. Yönetmen Önder Şengül ile film için bir araya geliş süreciniz nasıl gelişti? Seni Gülsüm’ü okurken ya da üzerine konuşurken etkileyen şey ne oldu?
Ben pandeminin sonuna doğru İstanbul’dan uzaklaşma kararı aldım. Burada çok yorulmuştum ve pandemi ile birlikte, tiyatro ve oyunculuğa dair de pek bir şey yapamaz olmuştuk. Bir yandan şifa sanatları üzerine yoga kampları düzenliyordum. Somatik çalışmalar paylaşıyordum. Özellikle kadınlarla yaratıcılık ve potansiyellerini canlandırma üzerinde çalışıyordum ve güneyde bunlarla ilgili çalışmalar yapmaya başladım.
Buluşmalar, atölyeler… Yine böyle bir sanat kampında kendi kurucusu olduğum Yin-Play çalışmasını paylaşırken Önder’in eşi Ayşegül’le tanıştık. O da orada seramik atölyesi veriyordu ve böyle birbirimize yaşamlarımızdan bahsederken bana Önder’in projesinden bahsetti ve dedi ki “Bence o kadın o karakter sensin”. Benden de Önder‘e bahsetmiş ama bizim bir araya gelmemiz sürdü çünkü Önder Gülsüm karakteri üzerine başka kişilerle de görüşmeler yapıyordu. Denemeleri vardı. Sonra bir şekilde bir araya geldik. Tanıştık. Eski çalışmalarımı izledik. Birbirimizi tanıdık. Önder kendi içinde tamam olduktan sonra bana sordu. Ben de ilk başta biraz çekindim açıkçası. Çocukluktan beri hayal ettiğim bir süreçti; bir sinema filminde oynamak. En çok hayallerimizin gerçekleşmesinden korkarız demişler ya .. Daha önce sahne ve ufak dizi denemelerim vardı ama ilk kez uzun metraj bir sinema filminde oynayacaktım. Hem de filmin ana karakterini canlandıracaktım. Fakat ben de projeye çok inandım. Önder’le kurduğumuz iletişimin açıklığına çok güvendim ve yola çıktık.
“Tüm korkularına rağmen kendi cümlelerini ve mevcudiyetini esirgemeyişi, Gülsüm’ü Gülsüm yapıyor”

Gülsüm aslında bir yörük kadını olarak bir başkaldırı gösteriyor ve bir anlamda karakterin dönüşümüne de şahit oluyoruz. Muhtar Adem’le yaşadığı gerilim de ortada. Gülsüm’e dair neler söyleyebilirsin?
Gülsüm inanılmaz güçlü bir karakter ve gücünü de aslında doğadan alıyor ve bu aldığı doğa aslında kendi özü ve belki de çoğumuzun günümüz sürecinde unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor bize. Ben de aslında karaktere başladığımda çok doğa içinde olan mevcut olan birisiydim. O yüzden Gülsüm’ün deneyimleri çok yakın geliyordu. Ancak özellikle onun dönüşüm yolculuğunda ifade edemediklerinin ağırlığı ve daha sonra bunu kendi biçimi ile ifade etme yöntemlerini bulması beni çok etkiledi.
Bir de Gülsüm’ün yaşama ve kendi doğasına, doğaya karşı olan bakış açısından çok etkilendim. Ben biraz daha romantik bakıyormuşum yaşama. Gülsüm’ün hakikati önce sarstı sonra da çok şey öğretti. Yaşamda ölüm de var doğum da var bunlar bir döngüyle ilerliyor. Bunların kabulü ve yine de her şeyle birlikte devam edebilme becerisi, tüm korkularına rağmen kendi cümlelerini, mevcudiyetini esirgemeyişi Gülsüm’ü Gülsüm yapıyor sanırım.
Altın Portakaldayken gösterimden sonra sevgili Menderes Samancılar; Gülsüm karakteri için çok etkileyici bir yorum yapmıştı. Türk sinemasında pek az görülür bir karakter demişti. Zaten aslında bir kadın karakterin yolculuğu üzerinden görmek pek az rastladığımız bir şey. O yüzden de Gülsüm bence bu anlamda sınırları değiştiren, norm ötesine geçen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor

Filmde Gülsüm ve muhtarın yanı sıra doğa da bir karakter olarak yer alıyor. Biraz da zamansız-mekansız duygusu hissediyoruz filmi izlerken. Filmin içinde bir rüya evreni tadında kurgu da söz konusu, özellikle Gülsüm’ün balinalar üzerinden kurduğu dişil bir uyanış. Gülsüm “Neden kolay olsun ki!” diyor, gerçekten anlaması zor sivri noktaları var filmin, sen neler düşünürsün filmi genel olarak izlediğinde bu konuda?
Evet zamanın ve mekanın ötesinde gibi hissettiriyor gerçekten ama aslında yaşamın kendisi de böyle bence.
Aslında film derdini bir çok da alegori biçimi kullanarak anlatıyor özellikle Gülsüm’ün bahsettiği balina hikayesi vs. bir dişil uyanıştan çok aslında o bahsettiğimiz bir kadının doğurganlığı vesilesiyle gördüğümüz bu gücün aslında tüm insanlıkta olduğunu hatırlatmaya çalışıyor.
Uyanış sadece bir dişil uyanış değil belki bir hakikate, kendine uyanış açısından da bir izleyiciye çok güzel bir ayna tutuyor. Bu alanda çok güzel bir perspektif sunuyor.
Gülsüm için aslında hep bahsettiğimiz şey var ya; o doğadan ilham alan bir karakter en başta da kendi doğasından, hakikatinden. Ve aslında yaşamın içerisinde kolay diye nitelendirdiğimiz şeyler ne kadar gerçek, ne kadar bizden? Tekrar buna dönüşü hatırlatıyor. Yani aslında kolay olsun diye kendinden ve yaşamında nelerden vazgeçiyorsun? Ve o yüzden diyor ki; “Yaşamın içinde de doğada da kolay diye bir şey yok”. Sadece var olmak var. Belki zihinsel olarak idrak etmekte zorlandığınız şey şu olabilir.
İkililik yani dualite dünyasındayız. İyi – kötü yanlış – doğru. Aslında Gülsüm bunun ötesinde bir şey söylüyor. “Yaşam var” diyor. “O yüzden niye kolay olsun ki? Zor diye de bir şey var mı ki?” diyor. Zor diye bir şey de yok. Sadece yaşam var, var olmak var.
Aslında bu anlamda sivri noktalar değil de çok gerçeklik kattığını düşünüyorum. Filmi izleyenlerin belki de bu yüzden hem ilham alacakları hem de tetiklenebilecekleri yerler buralar olabilir.
“Fiziksel olarak ne kadar zor görünse de ekibin dinamiği hepimizi çok yüksek tuttu”

Filmin çekimleri Muğla’nın Fethiye ve Seydikemer ilçelerinde, çoğu o bölgelere yerleşmiş sinemacılardan oluşan 14 kişilik bir ekiple ve çok az teknik ekipman kullanılarak gerçekleşmiş. Set süreciyle ve yönetmenle olan iletişiminize dair neler anlatırsın?
Evet bence bu anlamda eşi benzeri görülmemiş bir set deneyimi yaşadık. Çünkü belli sebeplerle belli bölgelere yerleşmiş aynı türden insanlar bir araya gelmişiz gibi oldu.
Benzer düşüncede, bakış açısında, hissiyatta olan insanlar. Herkesin doğayla bağlantısının olması filmin kalbini anlamamıza ve yaşamamıza çok imkan verdi. Ve hepimizin inandığı bir hikaye için buluştuk. Bu anlamda hem gerçekten bağımsız hem de gerçekten çok imece usulü bir işi oldu. Herkes aslında her yerdeydi. Sanat yönetmenimiz de oyuncu olduğu; ne bileyim set yemeğini yapan kişi Önder’in arkadaşıydı ve öyle bir destekte bulunmak istedi. Başka bir arkadaşımız; “nasıl destekleyebilirim? “ dedi; ses asistanı oldu.
Bir gün gerçekten kalabalık bir sahne için geçecek insanları bulamadık herkes kılık değiştirdi , sahneye geçti. Mesela yardımcı yönetmenimiz her yerdeydi. Oyuncu olarak bile var oldu. Böyle bir set deneyimine bir daha rastlayabilir miyiz; bilmiyorum.
Çekim yerlerimiz doğanın içindeydi. Doğanın kendi platosunda çektik. Fiziksel olarak ne kadar zor görünse de bence ekibin dinamiği hepimizi çok yüksek tuttu. Yönetmenle iletişimimiz çok rahattı. Önder anlayışı güçlü birisi. İletişimimiz çok rahattı. Ben bunu kendi deneyimim üzerinden özellikle şöyle diyebilirim ki; bir oyuncu için çok büyük bir nimetti. Hele ki benim gibi ilk sinema tecrübesini yaşayan bir oyuncu için Önder çok alan bırakan bir yönetmendi.
En başından itibaren; karakteri geliştirme sürecinde; benim de düşüncelerimi, hislerimi, sahneye dair fikirlerimi, denemelerime çok izin veren bir yönetmen oldu ve bu anlamda da benim için oyunculuğumu katmanlandırmak ve derinleştirmek anlamında çok büyük bir tecrübe oldu.
Herkes birbirine çok yardım eden bir yerdeydi hani böyle ah benim işim bu falan gibi değil de daha ne yapabiliriz hep birlikte nasıl bu işi daha iyi hale getirebiliriz diye düşünen bir ekip vardı. Bu yüzden de kendimi aslında çok şükür içinde hissediyorum

Film şimdi vizyona girecek, ancak festivallerde bir çok seyirciye de ulaştı. Genel olarak sana nasıl geri dönüşler geldi?
Filmimiz Altın Portakal’da prömiyerini yaptı ve izleyiciyle buluştu. O süreçten itibaren çok güzel yorumlarla karşılaştık. Altın Portakal’dan iki ödülle döndük ve bu da gelen yorumları bizim için daha da somutlaştıran bir şey oldu. Hem de oynadığım karakter ve benim oyunculuğum açısından da aldığım yorumlar açıkçası beni içsel olarak çok geliştirdi, destekledi ve elimden gelenin en iyisini yapmış olmanın gururunu yaşattı.
Özellikle Altın Portakal’da sevgili Menderes Samancılar’ın yorumu beni çok mutlu etmişti ve yurtdışında da filmi farklı yerlere götürdüğümüzde özellikle kadın izleyicilerin yorumlarından çok etkilendim, duygulandım. Gelen yorumlarla dil, kültür çok fark etmeden sinemanın evrenselliğini aslında bir kez daha görmüş olduk. Çünkü filmi izleyen herkesin benzer etkileşimler yaşadığını ve benzer yerlerden geçtiğini ve etkilendiğini duyduk.
Bir oyuncu olarak ağırlıklı tiyatrolarda sahne alıyorsun ve “Balinanın Bilgisi” ilk sinema projen, daha önceki kamera önü oyunculuk tecrüben nasıl? Bu tecrübede keşfettiğin farklılıklar neler oldu ve karşılaştırmanı istesem, senin için hangisi daha zor?
Evet uzun zaman tiyatro yaptım. Son yıllarda da daha çok sahne performansları yapıyordum. Balinanın Bilgisi’nden önce ufak bir dizi film denemem oldu. Fakat Balinanın Bilgisi ilk uzun metraj denemem ve tabii ki çok farklı bir deneyimdi.
Hangisi daha zordu gibi söyleyemem, çünkü bence hepsinin lezzeti ayrı, hepsinin zorluğu ya da kolaylığı farklı.
Gülsüm gibi bir cevap vereyim: “Zor ya da kolay yok içinde var olmak var.” 🙂 Hepsinin varoluşu birbirinden farklı ama tabii ben tiyatro temelli geldiğim için yani daha çok tiyatroda vakit geçirdiğim için bir senaryoyu tamamen görmek, karaktere başında hazırlanmak, onun prova sürecinde olmak ve sonra sahneye çıkmak biraz daha bildiğim bir yerdi. Fark ettim ki sinema bu anlamda daha yakın olduğum bir yermiş. Çünkü dizide öyle olmuyor karakter sürekli gelişmeye ve dönüşmeye devam ediyor. Tabi bu da farklı bir zevk veriyor sürekli yeni bir şey gelişme değişme ihtimali doğuruyor.
Sinemada başı belli sonu belli ve sen öncesinde bu hazırlığa başlıyorsun artık sete geçtiğinde hazırlık tamam oluyor ve set için de gelen o anda gelen yaratıcılıkla bir dönüşüm yaşanıyor. Ama tiyatrodan farkı işte kamera var yani aslında tek bir gözle oynuyorsun tiyatroda bir sürü gözle oynuyorsun ve o ölçek tek göze döndüğü için ona göre bir oyunculuk vermen gerekiyor.
Düşündüğün an bile bu ekrana yansıyabiliyor yani aslında hepsinin lezzeti ayrı o yüzden zor ya da kolay diye bir yer diyemiyorum. Hepsini ayrı ayrı çok seviyorum ve içinde olmak istiyorum.

Şu anda Fethiye Kayaköy’de yaşıyorsun. Rol aldığın oyunlar ve gerçekleştirdiğin atölyeler var. Hata bir kısa filmde de rol aldın. Şu anki sürecin hakkında neler anlatırsın?
Fethiye ve Kayaköy‘de yaşıyordum fakat son bir yıldır yeniden İstanbul’dayım. İstanbul’da daha ağırlıklı duruyorum. Yeniden oyunculuk üzerine daha fazla enerji koyduğum ve çalışmaların içinde olduğum bir dönemdeyim. Evet bir kısa film ve reklam projelerim oldu. Hatta yakın zamanda yine eski hocalarımla bir çalışmada ve araştırmadaydım.
Yeniden burada olmak, bu kanalı canlandırmak güzel geliyor. Oyunculuk için hep bir enstrüman benzetmesi yaparlar. Oyuncu sürekli bu enstrümanı açık tutmalı, hazır tutması gerektiğini öğütlerler. Ben de gelecek projeye uygun ses vermek için kendimi akort ettiğim bir dönemdeyim.
İçimdeki bir sürü rengi ve hali yansıtabileceğim farklı farklı rolleri deneyimlemek istiyorum. Yeni projeler için heyecanlıyım.



Bir Cevap Yazın