,

Bir Endülüs Köpeği (1929) : Bilinç Dışının Düşsel Dünyası

Bir Endülüs Köpeği (1929) filminde usturayla gözün kesildiği sürrealist sahne, IMDb

Bir Endülüs Köpeği (1929) Filmine Modern Sanat Bağlamında Bakmak

Modern sanat akımları resimden edebiyata, fotoğraftan sinemaya birçok alanda ve farklı disiplinlerde etkisini sürdürmektedir. Özellikle resim sanatının bugün evrildiği nokta birçok sanatçıya hayal dünyalarını geliştirici detaylarla katkı sağlamaktadır. Akademik sanat anlayışının yerini deneysel nüanslara bıraktığı bu modern ve yeni yaklaşım, bugün sanatçılara daha özgür bir çalışma alanı sağlar. Bu bağlamda Bir Endülüs Köpeği (1929) deneysel tonda karma sanatın en başarılı örneklerinden biri olarak anılmaktadır.

Sinema, fotoğrafın gelişmesiyle birlikte hareketli görüntülerden oluşan yeni nesil bir sanat anlayışına dönüşür. Ancak sinemanın sanat olarak anılmaya başlaması kurgunun gelişimiyle birlikte yeni bir dil anlayışına gidilmesi yordamıyla gerçekleşir. Luis Bunuel ve Salvador Dali, işbu Gerçeküstücü filmi yaparken kurgunun nimetlerinden yararlanmış, birbirinden farklı görüntüleri birleştirerek yeni nesil bir sinema dili oluşturmuştur. Filmle birlikte resim sanatından, fotoğraftan ve sinemadan birçok verinin kullanıldığını görmekteyiz. Bu hususta Bir Endülüs Köpeği özellikle birden çok sanat akımını içinde barındırması ve Bunuel-Dali işbirliğininin en başarılı örneklerinden biri olması gerekçesiyle üzerinde durulması gereken bir yapımdır. Ezcümle Bir Endülüs Köpeği filminin modern sanatlar kapsamında incelenmesi gereken bir yapımdır.

Soyut Sanat ve Gerçekliğin Parçalanışı

Soyut sanat, 20. Yüzyıl modernizmininin başlıca ifade biçimidir. 19. Yüzyıl sonrası sanat hareketlerinde özellikle İzlenimciler önderliğinde dünyanın gerçeklikten kopuşu aşama aşama hissedilir [1]. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkım ve kaos içinde bir dünyada sanat akımları da etkilenmiştir. Bu yıkımı yaratım süreciyle destekleyen sanatçılar Dada akımı, hemen ardından Gerçeküstücülük akımlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bilhassa Gerçeküstücülük, gerçekliğin sorgulanması ve bilinç dışı aksiyonlara önem verir. Asıl amaçları gerçekliği yeniden inşâ etmek ve gerçek ötesine ulaşmaktır. Dada akımının mirası olarak görülen Gerçeküstücülük sinemada da kendine yer edinmiş ve söz konusu sanat akımına paralellik gösteren bir yaklaşım gerçekleştirmiştir [5]. Öte yandan Sigmund Freud’un bilinçaltı kavramından etkilenen Salvador Dali, çalışmalarının çoğunu sürreal bir gerçeklikle soyut sanat kapsamında ele almıştır.

Psikanaliz, Bilinçdışı ve Sanatın Yeni Öznesi

Sanat ve psikoloji bağlamında yaklaşıldığı takdirde toplumsal yapı içinde yaşarken bireyin hem üreten hem de tüketen olarak yaşadığı olumsuzluklar, mutsuzluklar ve toplumsal kurumlardan kaynaklanan düş kırıklıkları, psikologlara göre toplumsal sorunlara çözüm ararken üzerinde durulması gereken konulardandır. Siyasal düşünce olarak ele alırsak, dünyayı değiştirmeye yönelik ütopyaların öne sürüldüğü bir dönemde, bireyi ve onun iç dünyasını da merkeze almak gerekir. Aynı dönemde Freud, doğrudan insana yönelir; ancak onun düşünceleri insandan yola çıkarak yaşamın birçok alanında yer bulur [7]. Bu alanlar sanatı, sinemayı, resmi ve edebiyatı da etkiler.

Zaman, Mekân ve Bilinçdışının Görsel Temsili

Zaman ve mekân gibi kavramların aslında önemsizliğine vurgu yapan birçok sanatçı gerçekliği kendi görüş ve algılarına göre şekillendirir. Salvador Dali’nin çoğu eseri Gerçeküstücülük akımına gösterilebilecek en belirgin örnekleri temsil eder. Dali, mekânın tekinsizliğine ve zamanın göreceliğine atıfa bulunduğu çoğu eserinde hem Dada akımından hem de Gerçeküstücülük’ten etkilenir. Özellikle Dali’nin Eriyen Saatler (1931) eseri yaratıldığı dönemle paralel gelişen Albert Einstein’ın “Görelilik Kavramı”yla eş bir anlatıya sahiptir. Salvador Dali, eserlerinde zamanı protesto eden bir anlayış geliştirir. Görelik kuramına göre bu yaklaşım “Evren’i oluşturan uzay-zaman dokusunun doğasına yönelik bir teoridir ve uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklar.” [9]

Salvador Dalí’nin 1931 tarihli The Persistence of Memory (Eriyen Saatler) adlı sürrealist tablosu, zamanın göreceliğini simgeleyen eriyen saatler, IMDb
Salvador Dalí – The Persistence of Memory (Eriyen Saatler) 1931, Fotoğraf : Wikipedia

Soyut sanat kapsamında gerçeküstücülerin temel aldıkları nokta bilinç üstü yaklaşım olarak düşünülür. Bu görüş sinemasal bağlamda da kendine yer bulur. Sinemayı Gerçeküstü akımdan koparmak neredeyse imkansızdır. Gerçeküstücülük akımını savunanlara göre sanatçı duyu-motor denilen bir mekanizmayı protesto ederek bilinç dışı ögeleri imgeler yoluyla yansıtır. Örneğin Bir Endülüs Köpeği‘nde (1929) Luis Bunuel, birbirinden bağımsız sahneleri bir araya getirerek gerçekliği yeniden anlamından farklı bir şekilde inşâ eder. Senaryosunu Salvador Dali ile birlikte yazan Bunuel, filme olan yaklaşımında gerçeküstücü bir dil geliştirir. Dali, filmin senaryosunda kendi rüyalarını merkeze alır. Bu bağlamda gerçeküstü dediğimiz şeyin rüyalarla olan ilişkisi psikanalitik okumaları da beraberinde getirir.

Gerçeküstücülüğün sinematik semptomları sinemanın ilk yıllarında imkansız ve belki de aykırı bir yaklaşım olarak görülür. Ancak gerçeklik kavramının kurgulanarak yeniden şekillendirilmesi sinemanın gerçeklikle ilişkisi bakımından yeni bir düşünce geliştirmiştir [6].

Psikanaliz ve Rüyanın Sinemasal Çözümlemesi

Freud’un rüyaların analiz edilmesi yöntemiyle geliştirilen psikanaliz kavramı sinemasal gerçekliğin ve gerçeküstücülüğe bağlı bilinç akışının çözümlenmesinde en önemli kavramlardan biridir. Levent Kılıç’ın aktardığına göre Freud’un insan davranışlarının beynin fizyolojik çalışmaları dışında içgüdülerin etkisiyle olduğunu savunur. İnsanla ilgili olarak bilinçdışı olgusunu bir araştırma alanı olarak keşfeder. Bu sebeple Freud, insan zihninin bir ürünü olan rüyaları insanın bilinçdışına ulaşmayı sağlayan bir araştırma nesnesi olarak ele alır. Çünkü birey, bilincinde neler olduğunu bilmesine rağmen bilinçdışı dünyasının detaylarını bilememektedir [8].

Bir Endülüs Köpeği filminde avuç içinden çıkan karıncalarla bilinçdışını simgeleyen sahne, IMDb
Filmden Bir Sahne Karıncaların Elden Çıkışı, Fotoğraf : IMDb

Kübizmden Gerçeküstücülüğe

Tanım olarak Kübizm’i ele aldığımızda birbirinden farklı açıklamalarla karşılaşmaktayız. En genel yaklaşımla Kübizm akımı Pablo Picasso ve Georges Braque ile başlar; ancak bazı kaynaklarda akımın öncüsü Paul Cezanne olarak da anılır. Edinilen bu farklı sonuçlar Kübizm felsefesi ile örtüşür. Kübizm, geometrik şekillerin farklı bakış açılarıyla yorumlanmasıyla oluşan ve tamamen bireyin izleniminde gerçekleşen bir yaklaşımdır. Üç boyutluluk yasasını ele alan Kübizm, yapısı gereği görüntünün üç boyutluluğunu vurgular. Kübist bir eserde anlatının ve ifade edilişin üç boyutluluğu üzerinde durulmaktadır. Resim sanatında ele alınan perspektif kavramı, Kübizimde geometrik şekillerle sağlanır. Özellikle 19. Yüzyılı kapsayan dönemde etkin olan temsil sanatı yerini Kübizm akımına bırakmaktadır [10].

Bir başka yaklaşıma göre Kübizm yeni bir resimsel dil; yeni bir görme biçimi, dünyayı temsil etmenin yeni bir yöntemi olarak anılamaktadır. Geleneksel perspektif kurallarına başvurmadan nasıl bir resimsel kurgu yapılabileceği sorusundan hareketle Batı sanatının yüzlerce yıllık görsel temsil sistemini yerle bir eden Kübizm, bu anlamda 20.yüzyılın en radikal sanat hareketlerinden biri olarak görülmektedir. Einstein’ın Görecelik Kuramı ile de ilişkilendirilen Kübizm, resimde ve sinemada yeni bir zaman-mekân ilişkisi yaratımıyla benzerlik gösterir. Bu sebeple Kübizm resim, sinema ve psikanalist alanıyla ilişkilendirilen, sanatı etkileyen önemli akımlardan biri olmuştur [2]. Bu bağlamda ele alacağımız Bir Endülüs Köpeği filmi yapısı gereği Kübizm, Dadaizm, Gerçeküstücülük gibi birçok akımın sinemasal temsili olarak tartışılabilmektedir.

Kavramın Dadaizm Boyutuna Bakmak

Sosyal ve kültürel anlamda kurulu düzeni yıkmak, sorgulanmaksızın kabul gören boş değerleri yadsımak arzusunda olan Dadaizm, 1916 yılında Alman şair ve düşünür Hugo Ball’ın öncülüğünde Cabaret Voltaire’de filizlenmiştir. Dada sanatçıları yıkıcı ve yadsıyıcı duyguları ifade edebilmek adına rastlantısallığa ve doğaçlamaya yönelik çeşitli tekniklere ve yöntemlere ağırlık vermiştir. Kolaj ve asemblaj tekniklerine ağırlık veren bu akımın sanatçıları, Batılı olmayan kültürlerin primitif ifadelerine ilgi duymuşlardır. Dadacıların en büyük özelliği sanat ile yaşam arasındaki sınırları yok etme arzusu ve bununla bağlantılı olarak gelişen sanat karşıtı tavırdır [3]. Biçimsel bozulmalara ağırlık veren bu akım, nesneleri ve sanat eserlerini yapıbozuma uğratarak yeniden inşâ etmektedir.

Sürrealizm- Gerçeküstücülük İlişkisi

Akımın kurucusu olan Andre Breton Fransız şair ve yazardır. Modern sanat üzerine düşüncelerini paylaşan Breton, 1922 yılında Paris’te 20. yüzyıl sanatının gidişatı hakkında bir kongrede avangardın durumunu tartışır. Congres de Paris’te toplanan entelektüeller Kübizm, gelecekçilik hakkında fikir alışverişi yaparlarken Breton Dadaizm hakkındaki fikirlerini dile getirir.

Breton, Dadaizm’i bir skandal olarak görmektedir. Ona göre Dadaizm küstah bir yaklaşım sergiler ve zamanla karşı çıktığı görüşe yakın bir sanat anlayışına dönüştüğünü savunur. Yeni bir projenin ayak izlerinin duyulduğu bu konferansta Gerçeküstücülük tartışılmaktadır. “Breton’un Paris Kongresi’nde özgürlük mücadelesi için ortaya koyduğu görevler, aslında akımın doğuşunda Dada’nın yarattığı etkiyle eşdeğer öneme sahip olan Sigmund Freud’un  psikanaliz kuramına dayanmaktadır.” [11]

Gerçeküstücülük, Dadaizm akımı gibi  sanatın geleneksel biçimlerine olduğu kadar, burjuva değer yargılarına karşıdır ve politiktir. Gerçeküstücülerin bilinçaltına, rüyalara, görünen gerçekliğin aklın ötesine yönelik arayışları ahlaken iflas ettiğini düşündükleri bir kültürel ve toplumsal yapının sınırlarını aşabilmekle ilgilidir. Gerçeküstücülük 1920’li yıllarda Dada’nın küllerinden doğan bir akımdır. Her şeye ve sanatın kendisine muhalif olan Dada, yerini Gerçeküstücülük akımına bırakmıştır. son kertede Dadaizm, kendisinine bile karşı gelmektedir. [4]

Gerçeküstücülük ve Sinema

“Sinema 1920’lerde yeni, incelikli bir düzeye erişmiştir. Fransa’da yüksek sanat mertebesine çıkarılan sinema, Sovyetler Birliği’nde kurgu ile anlam ve amaç üzerinden kendini gösterir.” Gelişen sinema anlayışıyla Avrupalı sanatçıların film dillerini ve üsluplarını geliştirdikleri dikkat çeker. Söz konusu dönem, avangard Sinema akımının da ilk dönemlerine tekabül etmektedir. Filmi, sinemayı bir sanat biçimi olarak gören yönetmenler daha çok Dadaizm ve Sürrealizm akımından etkilenmiş sinemacılardır. Özellikle soyut imgeler, canlandırmalar, dışavurumculuk, yapısalcılık gibi anlatım biçimleriyle sinemanın estetik özelliklerini keşfetmişlerdir. Luis Bunuel, Rene Clair, Marcel Duchamp gibi yönetmenler çoğunlukla deneysel anlatı yöntemini tercih ederek sinemayı gerçeküstü bir segmente taşımışlardır [13].

Öte yandan deneysel filmler gerçeküstücülük akımıyla tanışıp, başarılı eserler vermesine rağmen sinemanın öz evladı konuma ulaşamamıştır. Bunun sebebini Ganbarli; “İki büyük dünya savaşı arasında doğan ve avangard dönemin güçlü kışkırtıcı sanat akımlarından biri olarak dikkat çeken gerçeküstücülüğün, sinemayı hiçbir zaman tamamen kendi merkezine almadığı bilinmektedir. Bunun birkaç farklı nedeninin olduğu söylenebilir. Sinema kuramcısı Ado Kyrou’ya göre, gerçeküstücülüğün sinemayı tamamen benimseyememesinin başlıca nedeni sinemanın büyük ölçüde kâr amaçlı girişimlerde bulunduğu ve kalitesiz, sanat kaygısı olmayan işler satmaya yönelik olduğu gerçeğidir.” açıklamasıyla savunur.

Öte yandan şu şekilde devam eder: “Sinemanın zaman içerisinde kurgu, ses ya da renk vb. teknik olanaklarla güçlü bir dil oluşturması, diğer sanat dallarına nispeten insana dair herhangi bir durumu derinlemesine ifade edebilme gücünü kazanmasını sağlamıştır. Buna rağmen üretilen filmlerin büyük bir kısmı hâlâ tüketilmesi olabildiğince kolay ürünlerden oluşmaktaydı. Üstelik teknik gelişmeler, sinemayı bu yönde de oldukça güçlü bir şekilde etkilemekteydi. Bu nedenle gerçeküstücülüğün ilk zamanlar sinemayı yadırgaması doğal kabul edilebilir. Fakat tüm bunların yanı sıra, sinemanın başta kurgu tekniği olmak üzere dışavurum aracı olarak birçok elverişli tekniğe sahip olması er geç gerçeküstücülerin dikkatini çekmesine sebep olmuştur.” Olarak açıklamaktadır [12].

Sürreal Sinemanın Öncüleri ve Bir Endülüs Köpeği’ne Geçiş

Bugün sürreal bir sinema anlayışından bahsedebiliyorsak Germaine Dulac’ın La Coquille et le Clergyman  filmini ve Geroge Melies’in Aya Seyahat filmini çıkış noktası olarak kabul etmeliyiz. Lumiere Kardeşler’in görüntüleri kaydetmesiyle başlayan bu yolculuk Melies’in görüntü ötesi gerçekliğiyle harmanlanarak yeni bir anlatı sunmaktadır. Ay’a insani özellikler yükleyen Melies, yaşadığı dönemin iktidarını ve siyasi politikasını, astronomiyi birçok bürokratik sistemi eleştiren bir film çekmiştir. Güzel kızların uzayda gezdiği, Ay’a selam verdiği bu film, Gerçeküstücülüğün başarılı sinema örneklerinden biridir. Ancak Gerçeküstücülüğün en önemli filmi Luis Bunuel’in “Bir Endülüs Köpeği” filmidir [14].

Salvador Dali sanatçı portresi
Salvador Dalí Portresi, Fotoğraf : Wikipedia

Salvador Dali

“11 Mayıs 1904’te İspanya’nın Katalonya Bölgesi’nde dünyaya gelen Salvador Dali Sürrealizm akımının öncülerinden biridir. On sekiz yaşında Madrid’e taşınıp okula başlayan Dali, eserlerinde Kübizm ve Dadaizim etkileri taşır. 1923 yılında disiplinsizlik sebebiyle geçici olarak okuldan uzaklaştırılır. Cezası bitip okula geri döndüğü yıllarda Barcelona’da ilk kişisel sergisini açar. Resimleri eleştirmenler tarafından büyük ilgi görür. 1926’da Paris’e seyahatinde hayranı olduğu Pablo Picasso ile tanışma fırsatı bulur. Sonraki yıllarda Dali’nin eserlerinde Picasso’nun etkisi ağır basmıştır. Sanat eleştirmenleriyle birlikte “Sanat Karşıtı Katalan Manifesto”yu yazan Dali, 1929 yılında Luis Bunuel ile birlikte Bir Endülüs Köpeği filmini çeker. Sanat çevrelerinden büyük beğeni toplayan film, gerçeküstü sinemanın en başarılı örneklerinden biri olarak anılır.” [15]

Luis Buñuel yönetmen portresi IMDb
Luis Buñuel Yönetmen Portresi, Fotoğraf : IMDb

Luis Bunuel

“İspanya’da dünyaya gelen, filmlerinin çoğunu Meksika ve Fransa’da çeken Lu­is Bunuel sinema tarihinin temel direklerinden birini oluşturur. Öğrencilik yıllarında şair Federico Garcia Lorca ve ressam Salvador Dali’nin de aralarında bulunduğu dostlar edinen Bunuel, 1925 yılında gittiği Paris’te avangard sinemacı Jean Epstein ile tanışır. Paris’teki gerçeküstücüler topluluğuna katılır. Sonrasında kendi deyimiyle “gerçeküstücü estetiği perdeye taşımaya” ka­rar verir. Böylece sinema tarihinin ilk ve en önemli gerçeküstücü filmi Un Chien Andalou: Bir Endülüs Köpeği filmini çeker. Film, adını “Endülüs köpeği havlıyor, kim öldü acaba?” deyişinden yani bir İspanyol ata sözünden alır, Filmin senaryo­sunu Luis Bunuel ve Salvador Dali, gördükleri düşlerden esinlenerek birlik­te yazar.[16]

Bir Endülüs Köpeği (1929)

Bunuel ve Dali’nin düşleri merkeze alarak yaptıkları bu film, birbirinden bağımsız ve kopuk sahneleri sinemasal zaman bağlamında yeni bir hikâye üzerinde şekillendirmektedir. Çekildiği dönemin yaşam koşulları; bireysel buhranlar, dünyanın içinde bulunduğu kaos, savaş sonrası İspanya’nın durumu gibi yıkıcı olayların kesitlerini imgeleyen Bir Endülüs Köpeği hakkında herhangi bir analize ya da sinemasal eleştiriye ehemmiyet vermemektedir. Bilinç dışı bir anlatımı olduğu gibi uykudayken görülen rüyaların kopukluğuna ve anlamsızlığına atıfta bulunur. Bu nedenle sadece görsel kesitlerle yorumlanabilecek bir konusu vardır. Bu bağlamda ele aldığımızda film, kendi içinde üç bölümden oluşmaktadır.

Sidney Lumet’in 1975 yapımı filmi Dog Day Afternoon, Köpeklerin Günü olarak Türkçeye çevrilmiştir. Bir Endülüs Köpeği filminde olduğu gibi burada kullanılan Köpek göstereni birçok dilde kendine has anlam ve özellikler taşır. Lumet’in filmi homoseksüel bir banka soyguncusunun hikâyesini merkeze almaktadır. Bu nedenle toplum tarafından dışlanmış, öteki bireylerin Köpek yaftasıyla ikinci sınıf insan formunda temsil edildiği düşünülebilmektedir. Tıpkı Bir Endülüs Köpeği filminde olduğu gibi buradaki köpek teriminin Endülüs köpeği havlıyor, kim öldü acaba? Söylemiyle paralel olduğunu düşünebilmekteyiz.

İspanya için Endülüs, Araplaşmış bir bölgeyi ifade eder. Arabofobi kavramını merkeze aldığımızda Arap korkusu ve ötekileştirme politikasıyla karşılaşmaktayız. Bu bağlamda Bir Endülüs Köpeği içindeki ayrımcılığı ilk okunuşta ifade eden bir başlık olarak ele alınabilmektedir. Keza Sidney Lumet’in Köpeklerin Günü deyimi Dog Day Afternoon; köpek takım yıldızının helyak doğuşu sebebiyle yılın en sıcak periyoduna denk gelen dönemleri için kullanılmaktadır. “Kavurucu yaz sıcaklarını nitelemek amacıyla bu günlere köpeklerin günü denilmektedir. Dikkat çekici bir gönderme olan köpek terimi hem mecazi hem de gerçek anlamıyla öteki insanların temsili için dikkat çeken bir tercih olmaktadır.

Sürreal İmgeler, Şiddet ve Dinsel Eleştiri

Tamamen sürreal bir çalışma olarak ele aldığımız Bir Endülüs Köpeği, şiddet, travma, taciz, kadın bedeninin ifşası gibi çok yönlü bir anlatıma sahiptir. Filmi, bedensel çürümelerin yaşandığı nesnelerin biçim bozumuna uğradığı, kopmuş uzuvların seyirciye bir rüya gibi aktarıldığı deneysel bir sinema örneği olarak ele almaktayız. Bunuel ve Dali, film hakkında onlarca analiz etmemiz gereken bir durum olmadığını söylemiş olsalar da bazı noktaların dikkatlice incelenmesi gerekmektedir. 

Bir Endülüs Köpeği (1929) filminde usturayla gözün kesildiği sürrealist sahne, IMDb
Filmden Bir Sahne – Göz Kesme Sekansı, Fotoğraf : IMDb

Görme Eylemi, Şiddet ve İmgesel Kırılma

İlk sahnelerde genç bir kadının ustura ile gözünü kesen tekinsiz bir adamla karşılaşıldıktan sonra paralel kurguda bulutun dolunayın önünden geçerek adeta Ay’ı ortadan kestiğini görürüz. Bu ikili anlatım, gözün dolunaya benzerliği ve bulutun usturaya benzetilmesiyle eş değer bir koşutluk sağlamaktadır. İkinci bölüm seyirciyi sekiz yıl sonraya götürür. Bu sahneleri Subaşı şöyle aktarır: “Sekiz yıl sonra, beyaz masa örtüleri, bir rahibe başlığı, başını kaldırıma vuran bir bisikletçi, yatağın üzerine insan silüeti şeklinde yerleştirilen kıyafetler, avuç içindeki bir karadelikten fışkıran karıncalar, üstünde eşek leşleri çürüyen iki kuyruklu piyano, ‘sabah üç suları’, duvarda bir kuru kafa güvesi, kumsala açılan bir kapı, çakıl taşı dolu sahilde sarılarak yürüyen bir çift ‘ilkbahar’, göğüslerine kadar kuma gömülü iki ceset ve son.” [17] Bu bağlamda filmin dini eleştirileri de kapsadığını söyleyebilmekteyiz.

Bir Endülüs Köpeği filminde eşek leşleriyle dolu piyano sahnesi ve sürrealist eleştiri, IMDb
Filmden Bir Sahne – Piyano ve Eşek Leşleri, Fotoğraf : IMDb

Dinsel Simgeler ve Otorite Eleştirisi

Avuç içinden çıkan karıncalar Hristiyanlık temelli bir inanış olan Stigmata Sendromu olarak okunabilmektedir. Stigmata, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğinde vücudunda oluşan yaraların kendisine inanan Hristiyanlar’da da gözlemlenmesi durumudur. Aşırı dindarlık ve manevi boyuta ulaşmakla oluşan stigmata evresi, bireyin vücudunda sebepsiz yere beliren yaralardan meydana gelir. Damgalanma olarak bilenen stigmata birçok inanışta ilahi kudret olarak anılmaktadır ve bireye seçilmiş kişilik kutsiyete atfeder. Söz konusu durum Bir Endülüs Köpeği filminde avuç içinden karıncalar çıkan bir adam olarak simgelenmektedir; İsa avuç içinden çarmıha gerilmiştir. Dini otoriteye dönemin İspanya’sına sert bir eleştiri olarak okuyabileceğimiz bu sahne, insanlığın gitgide duyarsızlaşması ve mekanik bir hâle gelmesiyle de paralellik göstermektedir. Bunuel ve Dali, “Filmimizin derinlemesine bir analiz amacı yok.” bildirisi yapmış olsalar da Bir Endülüs Köpeği her döneme damga vuran ve hakkında çok çeşitli analizleri mümkün kılan bir film olma özelliği taşımaktadır.

Filmin Güncelliği ve Modern Sanattaki Yeri

Bir Endülüs Köpeği yayıma alındığı tarihlerden günümüze birçok psikolojik okumayı beraberinde getirmiştir. Özellikle akademik sanat anlayışına tepki olarak ortaya çıkmaya başlayan sanat akımları herhangi bir eseri, çalışmayı, nesneyi eleştirilebilirlik kazanması açısından destekleyen bir atılım olmuştur. Sanatçıyı kısıtlayan bir sanat anlayışının, tek bir güzel ya da estetik anlayışın olduğu sınırlamayı birincil sanat olarak gören çoğu harekete göre Dali ve Bunuel, çağdışı sanatçılar olarak anılmaktadır. İkisi de Pablo Picasso ile hemhâl olmuş, onun ilerici sanat anlayışı ve entelektüel birikimlerinden fayda sağlamışlardır.

Bir Endülüs Köpeği filminin sahilde geçen final sahnesi ve sürrealist anlatım, IMDb
Filmden Bir Sahne – Final Sekansı, Fotoğraf : IMDb

Modern sanat anlayışında doğanın taklit edilmesi ve görünenin birebir yansıtılmasının tamamen farklı bir yaklaşımla ele alındığını görmekteyiz. Bu tutum sanatçıyı, sanatında özgürleşme imkanı sağlarken yıllarca hapsolduğu sanat kavramının yeni bir eleştirisini de yapabilecek hâle getirmektedir. Özellikle Dadaizim’le başlayan bu özgürlük çırpınışı, Gerçeküstücülük ve Pop-Art’ın gizemli dünyasında da kendine yer edinmiştir. Bir isyan manifestosu olarak ele alınan Dada, kendinden sonra gelen birçok yaklaşımı sanata ve sanat eserlerine olan grotesk tutumuyla sert bir şekilde eleştirilir. Zamanı ve mekânı protesto ederek yeni bir an yaratma gayesinde olan Gerçeküstücüler ise eserlerinde Dadaizm ve Kübizm’den etkiler taşır. Var olan akımlara yeni bir soluk getirir. Bu kapsamda Bir Endülüs Köpeği‘ni bugün hâlâ tartışabiliyorsak bunun en önemli sebebi Sürrealizm’den Kübizm’e uzanan geniş bir skalada anlatıma sahip olduğu gerçeğidir.

Kaynakça

[1], [2], [3], [4] Antmen, Ahu (2017). 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar. Sel Yayıncılık. İstanbul.

[10] Atasoy, Ayşe Duygu (2014). Kübizmin Sinemaya Etkisi: Otomatik Portakal Filminin Çözümlemesi. Yüksek Lisans Tezi. T.C. Kültür Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

[13], [14] Çanğa, Elif, Ufuk Uğur (2015). Sinema Resim İlişkisi Bağlamında Bunuel’in Sürreal Sineması ve ‘Bir Endülüs Köpeği’ Filmi. SOBİAD.

[11], [12] Ganbarli, Leylakhanım (2019). Gerçeküstücü Şiirde ve Sinemada İmge. Yüksek Lisans Tezi.  Eskişehir Anadolu Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü.

[5], [6] Uğural, Mustafa (2023). Deleuzeyen Perspektifle Dalgaları Aşmak Filmi. Orta Karadeniz İletişim Çalışmaları Dergisi.

[7], [8] Kılıç, Levend (2019). Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi. Dost Kitabevi. Ankara.

[16] Teksoy, Rekin (2005). Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi: İkinci cilt. Oğlak Yayıncılık. İstanbul.

İnternet Kaynakları

[9] Bakırcı, Çağrı Mert, Soner Albayrak, Ege Özmeral (2022). Özel Görelilik Teorisi Nedir? Einstein, Işık Hızının Doğasını Açıklamayı Çalışırken Evreni Nasıl Çözdü? Evrim Ağacı. https://evrimagaci.org/ozel-gorelilik-teorisi-nedir-einstein-isik-hizinin-dogasini-aciklamayi-calisirken-evreni-nasil-cozdu-4556. Erişim Tarihi: 13.01.2024.

[15]Scibox (2017). Gerçeküstü Bir Deha: Salvador Dali: Dali’nin Eserleri Ne Anlatıyor? Youtube. https://www.youtube.com/watch?v=2-QbjW5n1TE. Erişim Tarihi: 14.01.2024.

[17] Subaşı, Gülara (2022). İç Gözünü Açabilmek İçin Dışarıdakini Kör Et: Bir Endülüs Köpeği. Gazete Durum. https://www.gazetedurum.com.tr/kultur-sanat/ic-gozunu-acabilmek-icin-disaridakini-kor-et-bir-endulus-kopegi-15905 Erişim Tarihi: 14.01.2024.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin