Çinli yönetmen Bo Hanxiong ile ödüllü kısa filmi No One Knows I Disappeared’ın çıkış noktasını, yalnızlık ve görünmezlik üzerine kurduğu sinema dilini, gözetim toplumuna bakışını ve insanları birbirine bağlayan görünmez bağlarını bu söyleşide konuştuk
2025 yılında Şanghay Uluslararası Film Festivali‘nin Golden Goblet Kısa Film Yarışması‘nda dünya prömiyerini yapan No One Knows I Disappeared, ardından San Sebastián Uluslararası Film Festivali, Vancouver Uluslararası Film Festivali ve Palm Springs International ShortFest gibi önemli festivallerde gösterildi. Film son olarak katıldığı 3. Koker Uluslararası Kısa Film Festivali‘nde festivalin büyük ödülü olan Golden Cherry Award‘ın sahibi oldu.
Koker Uluslararası Kısa Film Festivali kapsamında bir araya geldiğimiz yönetmen Bo Hanxiong ile filmin kişisel çıkış noktasından kamera diline, yaşlılık ve yalnızlık temasından filmin finaline kadar uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Bu film, bir gün büyükannemin sessizce kaybolabileceği korkusundan doğdu.”
EN | English version avaliable

No One Knows I Disappeared, yalnızlık ve görünmezlik temalarını oldukça sade ama etkileyici bir sinema diliyle ele alıyor. Bu hikâyenin çıkış noktası neydi? Bu filmi yapmaya sizi iten duygu neydi?
Bo Hanxiong: Öncelikle filmi bu şekilde yorumlamanıza gerçekten çok sevindim. Anlattıklarınız, bu film aracılığıyla aktarmaya çalıştığım duyguyla neredeyse tamamen örtüşüyor.
Aslında filmin çıkış noktası büyükannem ve ona bakan genç bir kadınla ilgili çocukluk anılarıma dayanıyor.
Ben küçükken ailem, büyükanneme bakması için genç bir bakıcı tutmuştu. Kendisi şehirden oldukça uzaktaki küçük bir köyden geliyordu ve henüz on yedi ya da on sekiz yaşındaydı. Çok genç olmasına rağmen şiddet gördüğü evliliğinden kaçmış, çocuğunu geride bırakmış ve yeni bir hayat kurabilmek için şehre gelmişti.
Onunla ilgili en net hatırladığım anılardan biri şuydu: Günlük işlerini bitirdikten sonra büyükannemin avlusunda sessizce oturur, yerdeki küçük taşlarla oynardı. Yaşadığı onca şeye rağmen hâlâ çocuk gibi görünüyordu.
Yıllar boyunca bu görüntü zihnimden hiç çıkmadı.
Filmi de aslında büyükannemin gerçek evinde ve avlusunda çektik. Bu yüzden o çocukluk anıları çekim sürecinde benim için çok daha güçlü bir anlam kazandı.
Yıllar geçtikçe büyükannemin giderek daha yalnız birine dönüştüğünü de gördüm. Çocukları maddi anlamda ona destek oluyordu ama duygusal olarak gerçekten anlaşıldığını hiç hissetmedim. En yakın arkadaşı kedisiydi ve saatlerce onunla konuşurdu.
Beni hep etkileyen bir şey vardı.
Kediler yaşlandıklarında çoğu zaman evden ayrılır ve yalnız başlarına ölürler.
Ben bunu Çin’deki pek çok yaşlı insan için güçlü bir metafor olarak görmeye başladım. Yaş aldıkça görünmez olduklarını, unutulduklarını ve toplum için artık gerekli olmadıklarını hissediyorlar.
Aslında bu film tek bir korkudan doğdu.
“Ya bir gün büyükannem sessizce ortadan kaybolursa?”
Sonra şunu hayal etmeye başladım.
Eğer böyle bir şey olursa, onu belki de yıllar önce ona bakan o genç kadın bulabilirdi. Aralarında kan bağı yok ama birbirlerini anlayabiliyorlar. Çünkü ikisi de hayatlarının bir döneminde bir şeylerden kaçmak zorunda kalmış insanlar.
İşte filmin duygusal temeli tam olarak burada oluştu.
“Lin, her gün yanından geçip gittiğimiz ama aslında hiç tanımadığımız insanlardan biri.”

Film bize Lin’in geçmişi, hayalleri ya da geleceği hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor. Onu yalnızca içinde bulunduğu an ve yaşadığı duygular üzerinden tanıyoruz. Lin’i tasarlarken bu belirsizliği bilinçli olarak mı tercih ettiniz? Sizin için Lin nasıl bir karakter?
Bo Hanxiong: Kesinlikle bilinçli bir tercihti.
Bu film özünde, birbirine hiçbir bağı olmayan insanların bile birbirine şefkat gösterebileceğini anlatıyor.
Lin benim için her gün karşılaştığımız ama aslında hiç tanımadığımız insanları temsil ediyor.
O, yıllar önce büyükanneme bakan genç kadına çok benziyor. Onun hakkında birkaç şey biliyordum; bir çocuğu vardı, aile içi şiddetten kaçmıştı… Ama bunların ötesinde benim için hep bir yabancı olarak kaldı.
Bence çevremizde böyle pek çok insan var.
Onların var olduğunu biliyoruz.
Belki her gün selamlaşıyoruz.
Ama gerçekte kim olduklarını, neler yaşadıklarını hiç bilmiyoruz.
Lin de tam olarak böyle biri.
Hikâyesi görünmeyen ama başka bir yalnız insanı aramayı seçen biri.
“Aslında birbirlerini buldukları anda birbirlerini de kurtarmış oluyorlar.”
Film boyunca Lin yaşlı kadını arıyor gibi görünse de, hikâye ilerledikçe sanki kendi kaybolmuşluğunu arıyormuş hissi oluşuyor. Sizce yaşlı kadın Lin’in iç dünyasının bir yansıması mı? Bu yolculuk aslında Lin’in kendini bulma yolculuğu mu?
Bo Hanxiong: Bence bu yorumunuz tamamen doğru.
Lin, yaşlı kadının neden kaybolduğunu çok iyi anlayabiliyor. Çünkü içten içe aynı duyguları taşıyor.
İnsan olarak hepimiz bir bağ kurmaya ve hayatımızda bazı şeyleri tamamlamaya çalışıyoruz. Ama bunu başaramadığımızda yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal ve toplumsal olarak da yavaş yavaş kaybolmaya başlıyoruz.
Filmin sonunda anlatmak istediğim şey, bazen birbirine en büyük sıcaklığı tamamen yabancı insanların verebileceğiydi.
Lin ile yaşlı kadın aynı yalnızlığı paylaşıyor.
Yolları da tam bu yüzden kesişiyor.
Çünkü birbirlerinin acısını anlayabiliyorlar.
Bence Lin de filmin bir noktasında artık kaybolmaya hazır hâle geliyor.
Ama tünelin altında o kadını bulduğu anda aslında kendisini de kurtarmış oluyor.
Bir anlamda birbirlerini buldukları anda birbirlerini de kurtarıyorlar.
Peki sizin yorumunuza göre tünelin altında bulunan kadın gerçekten kayıp yaşlı kadın mı?
Bo Hanxiong: Benim yorumuma göre hayır.
O başka bir kadın.
Ama bunu özellikle izleyicinin yorumuna açık bırakmak istedim.
“Herkesi görebiliyorsunuz ama insanlar yine de kaybolabiliyor.”
Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri kamera dili. Kamera, Lin’i yakından takip etmek yerine çoğu zaman ona mesafeli duruyor; neredeyse kayıtsız bir göz gibi izliyor. Bu mesafeyi bilinçli olarak mı kurdunuz?
Bo Hanxiong: Evet, kesinlikle.
Benim için görsel dil, önceden kusursuz şekilde tasarlanan bir şeyden çok sezgisel gelişen bir süreç. Elbette görüntü yönetmenimle filmin renkleri, atmosferi ve yalnızlık duygusunu görsel olarak nasıl aktarabileceğimiz üzerine uzun uzun çalıştık.
En başından beri Lin’e belli bir mesafeden bakmak istedik. Seyirciyi doğrudan onun duygularının içine sokmak yerine, onu dışarıdan izleyen biri gibi konumlandırmayı tercih ettik.
Bu mesafe aslında toplumsal kayıtsızlığı temsil ediyor.
Sokakta zor durumda olan birini gördüğümüzde çoğu zaman kısa bir an bakıp yolumuza devam ederiz. Onun hayatına gerçekten dahil olmayız.
İzleyicinin de aynı hissi yaşamasını istedim.
Ama kamera tercihinin bir katmanı daha var.
Filmdeki bakışın önemli ölçüde güvenlik kameralarından ilham aldığını söyleyebilirim.
Çin’de, özellikle büyük şehirlerde, güvenlik kameraları hayatın her yerinde. Hatta çoğu zaman oldukça faydalılar. Örneğin cüzdanınızı çaldırırsanız polis çok kısa sürede hırsızı tespit edebiliyor.
Fakat beni ilgilendiren şey tam da bu çelişkiydi.
Herkesin sürekli izlendiği bir toplumda bile…
…insanlar sessizce kaybolabiliyor.
Filmde Lin’in karanlığa doğru yürürken güvenlik kamerasına baktığı bir plan var.
Benim için o sahne adeta bir suçlama.
Sanki şunu söylüyor:
“Beni hepiniz görüyorsunuz. Peki neden gerçekten kimse umursamıyor?”
Filmin kamera dili tam olarak bu çelişki üzerine kuruldu.
“Filmin adı sadece büyükanneyi değil, aramızda sessizce kaybolan herkesi anlatıyor.”
Filmin adını ilk duyduğumda bunun fiziksel olarak kaybolan yaşlı kadına gönderme yaptığını düşünmüştüm. Ancak filmi izledikten sonra asıl kaybolan kişinin Lin olduğunu hissettim. Filmin ismini belirlerken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Bo Hanxiong: İngilizce isim aslında Çince orijinal başlığın doğrudan çevirisi.
Filmi izleyenlerin de tıpkı sizin gibi adım adım aynı sonuca ulaşmasını umuyordum.
İlk başta hepimiz başlığın kaybolan yaşlı kadını anlattığını düşünüyoruz.
Ama film ilerledikçe Lin’in de aynı kaderi paylaşmaya başladığını görüyoruz.
Eğer bir gün o da kaybolursa…
…bunu fark edecek kimse olmayacak.
Benim için bu başlık sadece bu iki karakteri anlatmıyor.
Aslında çevremizde sessizce görünmez hâle gelen herkesi kapsıyor.
Her gün yanından geçtiğimiz insanlar bunlar.
Onları görüyoruz.
Ama gerçekten fark etmiyoruz.
“Asıl mesele konferansın sahte olması değil; insanların neye inanmayı ve neyi görmezden gelmeyi seçtiği.”

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, kansere çare bulunduğunun anlatıldığı konferans. Herkes sahneye odaklanmışken Lin kalabalığın arasında adeta bir hayalet gibi dolaşıyor; insanlara çarpmasına rağmen kimse onu fark etmiyor. Bu sahne sizin için neyi temsil ediyor?
Bo Hanxiong: Aslında bu, filmde en sevdiğim sahnelerden biri.
Çin’de özellikle yaşlılara yönelik buna benzer etkinlikler oldukça yaygın.
Şirketler “mucize” sağlık ürünleri ya da tedaviler vaat ederek insanları bu toplantılara davet ediyor. Küçük hediyeler dağıtıyorlar ve sonunda çoğu zaman hiçbir bilimsel karşılığı olmayan ürünleri satmaya çalışıyorlar.
Fakat zamanla bu toplantılar yalnızca satış organizasyonları olmaktan çıkıyor.
Pek çok yaşlı insan için bunlar evden çıkıp sosyalleşebildikleri, kendilerini bir topluluğun parçası hissedebildikleri nadir anlardan biri hâline geliyor.
Bu ürünleri pazarlayan kişiler de yaşlıların yalnızlığını çok iyi biliyor.
Önce güven kazanıyorlar.
Sonra zamanla insanlar sadece sattıkları ürünlere değil, onları satan kişilere de inanmaya başlıyor.
Hatta bazıları neredeyse dini bir lider gibi görülüyor.
Filmde bu konferansın birkaç işlevi var.
İlk olarak, kaybolan yaşlı kadının da bu toplantılara düzenli olarak katıldığına dair bir ipucu veriyor. Lin’in onu burada aramasının nedeni de bu.
Konferansın kanser üzerine olması ise yaşlı kadının da böyle bir hastalıkla mücadele ediyor olabileceğine dair küçük bir ima taşıyor.
Ama benim için bunlar asıl mesele değil.
Asıl mesele, insanların neyin gerçek olduğundan çok…
…neye inanmayı seçtiği.
Ve daha da önemlisi…
…neyi görmemeyi seçtiği.
Lin tam önlerinden geçiyor.
İnsanlara çarpıyor.
Onların dünyasına fiziksel olarak temas ediyor.
Ama yine de kimse onun varlığını kabul etmiyor.
Benim için sahnenin gerçek anlamı tam olarak bu.
“Lin, tünelin altındaki kadını bulduğu anda yeniden hayata dönüyor.”
Filmde kış yalnızca bir arka plan değil; adeta yaşayan bir karakter gibi hem hayatın zorluğunu hem de Lin’in ruh hâlini taşıyor. Doğayı ve iklimi anlatının bu kadar güçlü bir parçasına dönüştürürken sizi besleyen şey neydi?
Bo Hanxiong: Kışın kendisi zaten doğal olarak bir tehlike hissi yaratıyor.
Soğuk havada insanların nefesini görebildiğiniz anda atmosfer tamamen değişiyor. Bu, her sahneye duygusal olarak yeni bir katman ekliyor.
Özellikle yaşlı insanlar için sert kış koşulları gerçekten ölümcül olabiliyor. İzleyicinin de film boyunca bu tehlikeyi sürekli hissetmesini istedim.
Ne yazık ki bu yalnızca filme ait bir durum değil. Çin’de ve dünyanın pek çok yerinde insanlar her yıl soğuk nedeniyle hayatını kaybediyor.
Görsel açıdan da kışın baskı yaratan bir etkisi var.
Kalın kıyafetler, ağırlaşan hareketler ve donmuş bir çevre… Bunların hepsi Lin’in taşıdığı duygusal yükü daha görünür hâle getiriyor.
“Filmi çekerken Son Akşam Yemeği tablosunu hiç düşünmemiştim. Ama bu yorumunuz hoşuma gitti.”
Filmin finaline doğru müzik bir anda yükseliyor ve Lin’in yalnızlığı daha da derinleşiyor. Yemek masasının bir anda aydınlanması bana Son Akşam Yemeği tablosunu hatırlattı. O anda Lin’in artık yalnızca birini aramadığını, ölüm düşüncesiyle de yüzleştiğini hissettim. Ardından tren raylarında korkusuzca yürüyor ve sonrasında tünelin altında donmak üzere olan bir kadınla karşılaşıyor. Siz bu finali nasıl yorumluyorsunuz?
Bo Hanxiong: Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim.
Benim yorumuma göre Lin’in tünelin altında bulduğu kişi kaybolan yaşlı kadın değil.
Bunu özellikle izleyicinin yorumuna açık bırakmayı tercih ettim.
Benim için asıl önemli olan, o anda iki kadının da birbirinde bir bağ ve huzur bulması.
Bir anlamda birbirlerini kurtarıyorlar.
Film boyunca Lin’in şehir merkezinden giderek uzaklaştığını görüyoruz.
Yaşlı kadının yaşadığı kalabalık mahalleyi geride bırakıyor ve demiryolunu takip ederek toplumun dışına itilmiş insanların bulunduğu daha yalnız mekânlara doğru ilerliyor.
Benim için tren yolu önemli bir metafordu.
Şehrin merkezini, yavaş yavaş toplumun kıyısına itilmiş insanlarla birbirine bağlıyor.
Bu arada…
Son Akşam Yemeği yorumunuzu gerçekten çok ilginç buldum.
Filmi çekerken böyle bir referans hiç aklımda yoktu.
Ama bu okumayı gerçekten çok sevdim.
Benim için o yemek sahnesi biraz daha farklı bir anlam taşıyor.
Toplumdan dışlanmış insanların son kez bir araya geldiği küçük bir buluşma gibi.
Ardından elektrikler kesiliyor.
Bu da Çin’de zaman zaman gerçekten yaşanan bir durum.
Bir anda sahip oldukları son sıcaklık, son eğlence ve birlikte olma hissi de ortadan kayboluyor.
O noktadan sonra Lin yeniden yürümeye başlıyor.
Belki de kendi kayboluşuna doğru.
Ama tünelin altında o kadınla karşılaştığında her şey değişiyor.
Dikkat ederseniz kamera da ilk kez ona gerçekten yaklaşıyor.
Benim için Lin’in yeniden hayata döndüğü an tam olarak orası.
Artık yeniden bir amacı var.
Ve o andan itibaren duygusal yolculuğu tamamen başka bir yöne evriliyor.
“Yerel hikâyeler anlatmak istiyorum ama dünyanın her yerindeki insanların kendinden bir parça bulabileceği filmler yapmak istiyorum.”
Bugüne kadar filmlerinizde kendine özgü bir sinema dili kurdunuz. Bundan sonra sizi en çok heyecanlandıran hikâyeler neler? Şu sıralar üzerinde çalıştığınız projelerden biraz bahsedebilir misiniz?
Bo Hanxiong: Şimdilik yeni projem hakkında çok fazla ayrıntı paylaşamıyorum.
Ama ilk iki kısa filmime dönüp baktığımda ikisinin de bir arayış hikâyesi olduğunu fark ediyorum.
Hatta ikisini de birer yol filmi olarak görüyorum.
No One Knows I Disappeared da bana göre bir yol filmi.
İlk uzun metrajımın da bu çizgide ilerleyeceğini düşünüyorum.
Film Çin’de geçecek.
Gençleri, aşkı ve çağdaş Çin toplumunu merkezine alacak.
Amerika Birleşik Devletleri’nde sinema eğitimi almam, Çin’de yaşamam ve Avrupa’daki festivallere düzenli olarak katılmam hikâye anlatma biçimimi doğal olarak etkiledi.
Benim hedefim, kendi kültürüme sıkı sıkıya bağlı ama dünyanın farklı yerlerindeki insanların da kendilerinden bir parça bulabileceği filmler üretmek.
Şu sıralar ilk uzun metraj senaryomu yazarken kurmaya çalıştığım denge tam olarak bu.
Fatih Tuncay: Filminizin arkasındaki düşünce dünyasını bu kadar samimi bir şekilde paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Sizinle bu söyleşiyi gerçekleştirmek gerçekten büyük bir keyifti.
Bo Hanxiong: Ben teşekkür ederim. Benim için de çok keyifli bir sohbet oldu.
Bir gün Türkiye’yi ziyaret etmeyi gerçekten çok isterim.
Fatih Tuncay: Umarım gelirsiniz.
O zaman size bir öneride bulunayım. Türkiye’nin en köklü kısa film festivallerinden biri olan İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali, aynı zamanda Oscar® Elemelerine Katılan Festival statüsüne sahip. Gelecekteki filmleriniz için bence harika bir festival olabilir.
Bo Hanxiong: Gerçekten mi?
Bunu bilmiyordum. Mutlaka araştıracağım.
Paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
Fatih Tuncay: Rica ederim. Umarım bir sonraki buluşmamız Türkiye’de olur.
Bo Hanxiong: Ben de öyle umuyorum. Çok teşekkür ederim.


Bir Cevap Yazın