Çalı Köy Filmleri Festivali’nin ikinci gününü geride bırakırken finalist seçkide yer alan yedi kısa filmi izledik. Çalı Köy Filmleri Festivali Kısa Film Yarışma Seçkisi kapsamında ilk olarak Ali Utku Güler’in Feridun adlı filmi gösterildi. Gösterimlerin ardından yönetmenlerin katılımıyla keyifli bir söyleşi gerçekleştirildi.

Kudret: Mehmet Oğuz Yıldırım
Kudret, kendi hâlinde yaşayan genç bir adamın karanlık hikâyesini gözler önüne seren dikkat çekici bir yapım. Toksik erkeklik kodlarını, güç zehirlenmesini ve bireyin konum olarak yükseldiğini hissettiğinde nasıl bir karaktere büründüğünü sorgulatması bakımından eleştirel bakış sunuyor.
Katmanlı anlatıya sahip olan film, “Bütün filmler politiktir ancak bazıları daha politiktir.” mottosuyla hareket eden, adım adım inşa edilmiş bir hikâye sunuyor. Kudret, köpeğiyle gettoda yaşayan ve mahalledeki bazı kişilerce sürekli zorbalığa uğrayan genç bir yetişkin olarak tanımlanabilir. Çevresinde Kudret’e görece abilik yapan karakterlerin iyimserliğinin ve içsel sorgulamalarını bilinçli olarak muğlak bırakıldığını düşünüyorum. Keza her bir karakterin kahramanı mı yoksa anti-kahramanı mı olduğu seyircinin takdirine sunuluyor. Kudret, çevresi tarafından ötekileştirilen, acınan ya da küçük görülen bir figür olarak biçimlendirilirken Kudret’e iyi davranıyormuş gibi görünen tüm karakterlerin içten içe kendisiyle dalga geçtiğini biliyoruz.
Tam da bu hususta filmin en önemli tartışma başlıklarından biri iktidarın ve gücün yanımızda olduğunu hissettiğimizde bireyin ne kadar ileri gidebileceği meselesi üzerine kuruluyor. Etik yargıların nerede esnediğini, iyi bir insanın ne zaman kötüye evrilebileceğini ya da kötü bir karakterin hangi şartlarda haklı çıkarılabileceğini sorguluyoruz. Öte yandan filmde hiç kadın karakterlere yer verilmemesi de aslında Kudret bağlamında önemli bir detay. Ancak bu yaklaşımın bir cinsiyet ayrımından ziyade, anlatının doğası gereği eril bir düzlemde kurulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Feridun: Utku Ali Güler
Ali Utku’nun Feridun filmi, pandemi süreciyle birlikte yalnızlaşan ve bu yalnızlaşmayı yücelten günümüz klostrofobik bireyinin ruhsal bir tanımı niteliğinde değerlendirilebilir. Feridun, yaklaşık üç yıldır dışarı adım atmamış, sosyal çevresi bulunmayan ve insanlarla iletişimini tümüyle kesmiş sessiz ve kaybeden bir karakter. Bir gün, hiç beklemediği bir anda hayatın güzelleşebileceği düşüncesini sorgulamaya başlayarak ruhani bir aşk hikâyesine adım atıyor. Feridun’un nahif bir kimlik üzerine tasarlanan karakter yapısı ve yaşadığı duygusal çıkmazlar günümüz genç yetişkinlerinin ruhsal çözümlemesi şeklinde kolayca okunabilir.
Ancak Feridun, hüznü sevimli bir izlek üzerinden sunması gerçeğiyle son derece ümitvâr bir tutum sergiliyor. Bana kalırsa filmin biricikliğini koruyan en önemli elementi de samimi kurulan senaryosu. Ali Utku Güler, acıyı ve dramı ajitasyona kaçmadan, sade ve saf bir sinema diliyle seyirciye aktarmayı tercih ediyor. Feridun, minimal sinema örneğiyle tek mekânda çekilmesine rağmen çoklu duygu tutumuyla bireyin ruhsal katmanlarına başarıyla ulaşan bir film.

Venüs’e Açılan Pencere: Zeliha Karakoca
Zeliha Karakoca’nın Venüs’e Açılan Pencere filmi, bir feminist manifesto olarak okunabilir. Çocukluğundan itibaren pencereye çıkıp gökyüzünü izleyerek kendine bir kaçış alanı yaratan yönetmen, bu belgeselinde kadınların yalnız olmadığını vurguluyor. Patriarkal sistemin getirdiği yaptırımlar; günümüzde sadece kadınların değil, tüm canlıların ortak yaşam alanında bir tahakküm kuruyor. Film tam da bu noktada, evrendeki tüm canlıların hak eşitliğine ve önemine dikkat çekiyor.
Venüs’e Açılan Pencere, birbirini tanımayan sekiz kadının yaşamı, patriarkal sisteme bakışları ve toplumsal cinsiyet kavramının nasıl bir cinsiyet belasına dönüştüğü üzerine odaklanıyor. Zeliha Karakoca’nın kişisel günlüğü olarak da yorumlayabileceğimiz film, son dönemin en çarpıcı belgesel örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Liminal: Ege Yılmaz
Ege Yılmaz’ın Liminal filmi, güçlü sinematografisi ve özgün film diliyle son derece tatminkâr, bir o kadar da talepkâr bir yapım. Bireyin eşikte olma hâlini ve içinde bulunduğu ruhsal ikilemi estetik bir tonda işliyor. Filmin sanatsal kaygılarını ön plana çıkaran en önemli etkenlerden biri kuşkusuz siyah-beyaz renk tercihi.
Polonya’da yönetmenlik eğitimi alan Ege Yılmaz, sinemanın olanaklarını ve tekniğin zarafetini korkusuzca kullanan genç bir yönetmen olarak da ayrıca dikkat çekiyor. Liminal, teknik ve sinematografik başarısının yanı sıra iki kız kardeşin ruhsal dönüşümlerini ve duygu durumlarını şeffaf bir perspektifle sunması açısından da cesur bir film diyebilirim.

Bocuk- Kadim Bir Ritüel: Buğra Mert Alkayalar
Buğra Mert Alkayalar’ın Bocuk: Kadim Bir Ritüel adlı belgeseli, Türkiye sinemasında görmeye pek alışık olmadığımız bir tema üzerine kurulu. Keşan’ın Çamlıca Köyü’nde yaşatılan bir geleneğin izini süren film, kışın zemheri döneminde halkın arasına karıştığına inanılan Bocuk isimli varlığı ve Bocuk’tan korunmak için gerçekleştirilen ritüelleri ele alıyor.
Bugün hâlihazırda Bocuk, bir festival ve eğlenceli bir ritüel olarak kutlanıyor. Belirtmek gerekirse Bocuk’un Keşan ve çevresinde korku turizminin gelişmesine vesile olduğunu da ekleyelim. Özellikle Bocuk inanışının sözlü tarihimizde ve kadim ritüellerimizde köklü bir yeri olduğuna da dikkat çekmek isterim.
Bocuk ritüeli kapsamında kış geceleri evlerde kabak pişirilip halka ikram ediliyor. Aslında antik bir miras olan Bocuk ritüelinde ilk zamanlar domuz eti ikram edilirmiş; ancak bölgenin İslami dokusu nedeniyle bu pratik zamanla yerini kabak pişirmeye bırakmış. Et ve kabak arasındaki bu ayrım, aynı zamanda kış şartlarının getirdiği sınıfsal ve ekonomik kaygılara da işaret ediyor.
Mehmet Berk Yaltırık’ın referanslarıyla köklü geçmişi belgelenen Bocuk inanışı, belgeselde daha çok bu geleneğin günümüzde dönüştüğü korku turizmi boyutuyla da yan bir hikâye kuruyor. Bocuk, korkuyu yapısöküme uğratmasıyla yenilikçi ve deneysel bir çalışma özelliği taşıyor.

Pirlerin Düğünü: Yalçın Çiftçi
Yalçın Çiftçi’nin Pirlerin Düğünü belgeseli İran’ın Hewraman bölgesinde kadim bir ritüeli merkezine alıyor. Film, zamanın adeta durduğu Hewraman coğrafyasından günümüz dijital dünyasına bir çağrı niteliğinde. Kültürlerin hızla yozlaştığı ve tek tipleştiği bir çağda, bin yıldır yaşayan bir geleneğin sessiz ama güçlü direnişini ekrana taşınıyor. Filmin öne çıkardığı bir diğer kritik husus ise Türkiye’deki belgesel sinemanın üretim koşulları. Belgesellerin estetik ve anlatı gücü bakımından kurmacayla yarışacak düzeye gelmesine ve uluslararası festival ağlarında geniş yer bulmasına rağmen; finansal kaynakların ve devlet desteklerinin ezici bir çoğunlukla kurmaca projelere ayrılması, belgesel sinemamızın önündeki en büyük engel olarak duruyor. Ancak son dönem belgesel sinemacıların azimli çalışmaları ve motivasyonlarıyla belgesele ayrılan değerin gün geçtikçe artacağına eminim. Filme geri dönecek olursak açık konuşmak gerekirse karşımızdaki yapım, kitlelerin kolayca tüketebileceği türden, herkese hitap eden bir film değil; belki de anlatıyı bu kadar değerli ve çekici kılan şey tam olarak da bu. Filmin geneline nüfuz eden tasavvufi tını, izleyiciyi soyut kavramlarla baş başa bırakan derin bir atmosfer yaratıyor. Ancak bu soyutluğu anlamlandırmak ve hissetmek, filmin kurduğu dünya ile bağ kurabilen seyirci için son derece zengin bir deneyime dönüşüyor.
Anlatı boyunca karşımıza çıkan Pir ya da Derviş olma hâli, dünyevi bir mertebe veya statüden ziyade köklü bir vazgeçişi simgeliyor. Film, maddeden ve dünyevi arzulardan arınarak Yaradan ile bir olma arayışını oldukça incelikli bir dille işliyor.
Bu ruhani yolculukta, İran’ın Kürt eyaletine özgü geleneksel bir giysi olan Fereci, âdeta filmin gizli ve yaşayan ana karakterlerinden biri olarak öne çıkıyor. İslam kültüründe azat olmak ve dertlerden kurtulmak anlamlarını taşıyan Fereci, görsel bir unsur olmanın ötesine geçerek derin bir sembolizme bürünüyor. Pirlerin Düğünü bağlamında bu geleneğe bakıldığında; Fereci giymek yüzeysel bir saygınlık ya da toplumsal bir üstünlük göstergesi yerine nesnel dünyadan sıyrılışın ve uhreviyetin bir temsili olarak anlamlandırılabilir. Film, bu mistik giysi üzerinden dervişliğin ve özgürleşmenin sessiz ama güçlü bir portresini çizmeye odaklanıyor.

Salman Gitmek İstiyor: Ozan Takış
Salman Gitmek İstiyor, Senegalli genç Salman’ın göç yolculuğuna odaklanıyor. Salman ülkesinde kalmayı imkânsız kılan koşullar nedeniyle göç etmek zorunda kalanlardan biri.
Salman, daha iyi bir yaşam umuduyla yola çıkıyor. Amacı ailesinin ve kendisinin hayat koşullarını iyileştirmek. Bir süre Fas ve Türkiye’de kalıyor. Nihai hedefi ise Avrupa: daha güvenli ve daha refah bir hayat.
Ancak belgesel, tam da çekimlerin başlayacağı gün Salman’ın ortadan kaybolmasıyla başka bir anlatı düzlemine geçiyor. Film, Salman’ın kendi kaleme aldığı metni takip ederek, telefonunda kalan dijital izler aracılığıyla onun geride bıraktığı anıları ve yarım kalan yolculuğunu görünür kılıyor.
Not: Salman Gitmek İstiyor filmini içeren bu yazı Fatih Tuncay’a aittir.


Bir Cevap Yazın