Sinema üzerine konuşurken çoğu zaman filmlerin hikâyelerini tartışıyoruz. Oysa görünmeyen ama belirleyici bir alan daha var: endüstri.
Bir film, yerelden uluslararası festivallere uzanan bir hatta nasıl konumlanır? Bağımsız bir sinemacı, sınırlı imkânlarla sürdürülebilir bir üretim ve festival stratejisi nasıl kurar?
Makine mühendisliğinden sinemaya uzanan yolculuğunda kısa filmleriyle ulusal ve uluslararası festivallerde görünürlük kazanan, bugün ise kendi yapım şirketi REMZ Film üzerinden ortağı Kaan Özdoğan ile üretimlerini sürdüren Nuri Cihan Özdoğan, ilk uzun metraj filmi Ölü Köpekler Isırmaz ile bu sürecin en kritik eşiğinde duruyor.
Yerelden başlayıp uluslararası dolaşıma açılan üretim hattını ilk uzun metrajına taşıyan Özdoğan, bağımsız bir filmin adım adım nasıl inşa edildiğini ve konumlandırıldığını somut bir örnek üzerinden gösteriyor.
Ölü Köpekler Isırmaz, festival yolculuğuna post-prodüksiyon aşamasındayken 44. İstanbul Film Festivali’nde Köprüde Buluşmalar Work in Progress Platformu’nda kazandığı Anadolu Efes Ödülü ile başladı. Ardından İstanbul Film Festivali ve Başka Sinema iş birliğiyle düzenlenen Goes to Cannes programına seçilen film, Cannes Film Festival kapsamındaki Marché du Film’de uluslararası sinema profesyonellerine tanıtıldı.
Dünya prömiyerini International Film Festival Rotterdam bünyesindeki Bright Future seçkisinde gerçekleştiren film, ardından 45. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarıştı ve Kemal Burak Alper performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Altın Lale ödülünü kazandı. Ölü Köpekler Isırmaz şimdi ise yolculuğunu Raindance Film Festival’in Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması seçkisiyle Londra’ya taşıyor.
Endüstri Konuşmaları serimizin bu bölümünde, bir filmin fikir aşamasından festival dolaşımına uzanan yolculuğunu; stratejik kararlar, kırılma anları ve öğrenilen dersler üzerinden mercek altına alıyoruz.
TR | EN | English version here.
İlk uzun metrajın olacak bir projeyi seçerken, üzerinde çalıştığın fikirler arasından Ölü Köpekler Isırmaz’da karar kılmanı sağlayan temel kriter neydi: hikâyenin potansiyeli mi, finansman ihtimali mi, yoksa festival yolculuğu öngörüsü mü?
Projenin yapılabilir olması!
Hiç lafı evirip çevirmeden söylüyorum, herhangi bir fon desteği olmadan Ölü Köpekler Isırmaz’ın altından kalkabileceğimiz bir proje olması her şeyin önündeydi. Elimde, beş senedir çeşitli senaryo geliştirme platformlarına davet edilen birçok senaryom vardı. Hatta sonunda bir senaryom için bakanlık kuruluna çağrılmıştım ama proje, bir sonraki kurulda değerlendirilmek üzere erteleme almıştı. Yaklaşık altı ay sonra yakın dostum, yol arkadaşım Tunahan Kurt’la birlikte ertelemeye kalan senaryomun mülakatına girdik ve çıktığımızda desteği alamayacağımızı anlamıştık. Dönüş yolunda, ilk uzun metrajımın setine girene kadar hiçbir fona ya da proje geliştirme programına başvurmayacağımıza yemin ettik!
Elbette Ölü Köpekler Isırmaz’ın hikâyesinin çok önemli bir meselesi var. Bu mesele, sevdiklerimle birlikte yaşadığım coğrafyanın yerel gerçeklerine dayanıyor ve aynı zamanda çok güçlü bir evrensel potansiyel taşıyor. Zaten buna inanmasam, bu hikayeyi henüz fikir aşamasındayken eler, senaryoya dönüştürmezdim. Ama o dönüş yolunda hangi filmi çekeceğimize karar verirken en temel kriterimiz, Ölü Köpekler Isırmaz’ın diğer projelerime göre daha yapılabilir olmasıydı.
O süreçte, elini hayatım boyunca omzumda hissettiğim yapımcım, ağabeyim Kaan Özdoğan’ın sihirli elleri filmimize dokundu, ortak yapımcımız Hok Film çok kıymetli bir katkıyla filmimize dahil oldu. İşin ironik tarafı, beş senedir film çekmek için tamamlayamadığım finansman, Ölü Köpekler Isırmaz’ı çekmeye karar vermemizden sonra beş ay içinde tamamlanmıştı.

Köprüde Buluşmalar Work in Progress sürecine nasıl hazırlandınız? Filmin henüz tamamlanmamış hâlini uluslararası profesyonellere sunarken hikâye, ton ve pazar açısından hangi unsurları özellikle öne çıkardınız? Bu sürecin projeye somut katkısı ne oldu ve bunu bir “kırılma noktası” olarak tanımlar mısın?
Yıllardır diğer senaryolarıma fon arıyordum ama Ölü Köpekler Isırmaz’la hiçbir fona ya da proje geliştirme platformuna başvurmamıştım. Senaryoya güvenmediğimden değil, belki de ‘onay vericiler’ tarafından fazla sert bulunacağını düşündüğümden… Yani senaryom herhangi bir “onay merciinden” geçmeden sete girmiştim. Ama setteyken, sevabıyla günahıyla, tam da yapmak istediğim tarzda bir film çektiğimi biliyordum! Yine de filmin nasıl karşılık bulacağını ben de merak ediyordum. Köprüde Buluşmalar’a kabul edildiğimizi öğrendiğim an benim için başlı başına bir kırılma noktasıydı.
Kurgucumuz Hakan Çelik’le birlikte Köprüde Buluşmalar için filmden yirmi dakikalık bir bölüm hazırlarken kısa filmci olmanın avantajını fazlasıyla yaşadık. Elbette hikâyedeki macerayı ve atmosferi yansıtmak istiyorduk ama bizim için daha önemli olan şey, filmin hangi duyguyla yapıldığının hissedilmesiydi. Teknik kusursuzluktan ziyade, ruhu olan bir dünya vaat etmenin peşindeydik. Nihayetinde seçtiğimiz sahneleri Köprüde Buluşmalar’daki konuklarla ilk kez izlediğimizde, izleyenlerin kurduğumuz dünyayı daha yakından tanımak istediğini hissettim; sokaklarını, kurallarını, insanlarını hatta kokusunu dahi merak ediyorlardı. Seyirciyi filmin dünyasının içine samimiyetle davet edebilmiştik.
Köprüde Buluşmalar, projemize uluslararası bir görünürlük kazandırmaktan çok daha fazlasını yaptı, programa dahil olduğumuz süreçten itibaren bizim yol arkadaşımız oldu. Artık yalnız değildik.
Başak Hanım, Pınar Hanım ve ekibinin Köprüde Buluşmalar’a harika bir ivme kazandırdığı seneye denk gelmek bizim için müthiş bir şanstı. Adana’da sektörün merkezinden uzakta film üreten bir ekip olsak da, Köprüde Buluşmalar sayesinde filmimiz uluslararası bir yolculuğa başlamıştı.
Yapım modeli kısmında ise; eğer ilk uzun metrajınızı geliştiriyorsanız senaryo geliştirme platformlarında özellikle bir kamu kurumunun resmi bir desteğinin olmaması büyük bir dezavantaja dönüşüyor çünkü yabancı yapımcı/yatırımcı o filmin gerçekten çekileceğine dair bir güvence arıyor.

Köprüde Buluşmalar sonrasında yol haritanız nasıl şekillendi? Hangi destek programlarını önceliklendirdiniz ve bu seçimleri belirleyen ana kriterler neydi?
Köprüde Buluşmalar’ın sürprizlerinden biri de bize Cannes’da Marché du Film’in yolunu açması oldu. İstanbul Film Festivali ve Başka Sinema işbirliğiyle gerçekleşen Goes to Cannes seçkisine davet edildik. Türkiye’den beş projeyi Cannes Film Festivali’nin pazar bölümüne götürüyorlardı ve açıkçası, çöplükte film çekmeye çalışırken beş ay sonra Cannes’da filmin sunumunu yapıyor olmak, sadece sinemanın yaşatabileceği türden fantastik bir deneyimdi.
Post-prodüksiyon sürecindeyken film kendi yolunu çizmeye başlamıştı bile. O süreçte önceliğim projeye uluslararası bir ortak yapımcı dahil etmekti. Projeyi hem uluslararası bir seviyeye taşımak, hem de ses tasarımındaki eksiğimi yurt dışında tamamlamak istiyordum. Köprüde Buluşmalar ve Goes to Cannes bunun için çok uygun zeminlerdi. Fakat potansiyel ortaklarla yaptığımız görüşmelerden sürecin daha da uzayacağını anladım ve bu durum beni bu fikirden uzaklaştırdı. O sırada Sinema Genel Müdürlüğü’nden çekim sonrası desteği alınca önceliğim filmi bir an önce tamamlamak oldu.
Bu süreçte filmin tamamlanmaya yaklaştığını hissettiğim için yeni destek programları aramak yerine filmi seyirciyle buluşturmanın arzusuyla festival başvurularına başladık. SEYAP’ın Festivaller İstanbul’da programı müthiş bir program! Hem Köprüde Buluşmalar’la iletişime devam ederek hem de Festivaller İstanbul’da aracılığıyla hayalini kurduğumuz festivallere filmimizi izletebilme şansı yakaladık.
Hikâyeyi anlatırken lafınız bölünüyor, insanlar merakla soru sormaya başlıyorsa bundan daha iyi bir tüyo olamaz!

Cannes’daki pitching sürecine hazırlanırken projeyi uluslararası pazarda “satılabilir” kılmak adına neleri yeniden düşünmek zorunda kaldınız? Bu süreç yaratıcı kararlarını nasıl etkiledi?
Sunumda ve görüşmelerde iki konu başlığına odaklanıyorsunuz; filmin hikayesi ve filmin yapım modeli.
Hikâyeyi anlatırken lafınız bölünüyor, insanlar merakla soru sormaya başlıyorsa bundan daha iyi bir tüyo olamaz! Soruların hikayenin neresine yoğunlaştığına dikkat edin, ihtiyacınız olan şey oradadır. Köprüde Buluşmalar’da filmi anlatırken hikayenin “yasadışı atık ithalatı” katmanının, konukların epey ilgisini çektiğini gözlemledim. “Çöpten para kazanan yasadışı bir sistem mi?”, “Filmi çektiğiniz şehirde bunlar gerçekten yaşanıyor mu?”. İşte dedim, bu! Bu sorular, filmi Cannes’da nasıl anlatacağımızı apaçık işaret ediyordu.
Yapım modeli kısmında ise; eğer ilk uzun metrajınızı geliştiriyorsanız senaryo geliştirme platformlarında özellikle bir kamu kurumunun resmi bir desteğinin olmaması büyük bir dezavantaja dönüşüyor çünkü yabancı yapımcı/yatırımcı o filmin gerçekten çekileceğine dair bir güvence arıyor. Fakat Work in Progress’te durum biraz daha farklı. Çünkü elinizde artık bir film var! Masada daha somut şeyler konuşabiliyorsunuz. Ayrıca bağımsız bir yapımın hareket alanının sınırsız olması hem uluslararası dağıtımcılar hem potansiyel ortak yapımcılar için oldukça cazip olabiliyor.
Bazen asıl bağlantılar planlı toplantılarda değil, bir panel çıkışında ya da kahve içip söyleşiyi beklerken kurulabiliyor.

İlk uzun metrajını geliştirirken, ilk Cannes deneyiminde “keşke şuna hazırlıklı gelseydik” dediğin bir nokta oldu mu? Bu süreçte genç yapımcıların en çok gözden kaçırdığı şey sence ne?
Bizim şansımız Cannes’a gitmeden önce, çok kıymetli Yamaç Okur’un Tunahan’a ve bana hızlandırılmış bir Cannes eğitimi vermesiydi. Bu sayede Cinando sistemini öğrenmiş ve Cannes’a gitmeden önce görüşmeler ayarlamıştım.
Cinando’da o sene kimlerin Cannes’da olacağını görebiliyor, iletişim bilgilerine ulaşabiliyorsunuz!
Görüşmek istediğiniz kişilerle ya da şirketlerle ne kadar erken iletişime geçerseniz o kadar iyi. Çünkü herkesin programı kısa süre içerisinde doluyor.
Görüşmeleri planlarken Marché du Film’de sizi sinemaya aşık eden filmlerin yapım şirketlerinin ve dağıtımcıların standlarını da bulabileceğinizi unutmayın! Filminize dair küçük bir broşür, kart ya da fiziksel materyal taşımanız da hâlâ önemli. Çünkü günün sonunda insanlar yüzlerce kişiyle tanışıyor ve bazen küçücük bir detay akılda kalmanızı sağlıyor.
Cannes, her an harika etkinlikler bulabileceğiniz bir organizasyon. Bir tarafta birebir görüşmeler yapıyorsunuz, birkaç dakika sonra kendinizi bir panelde ya da çok iyi bir söyleşide buluyorsunuz. Programa bakıp biraz akışa karışmak iyi olabilir. Çünkü bazen asıl bağlantılar planlı toplantılarda değil, bir panel çıkışında ya da kahve içip söyleşiyi beklerken kurulabiliyor.
Genç yapımcılara tavsiye verebilecek tecrübede değilim elbette. Şuan bile henüz farkında olmadığım bir çok şeyi ben de gözden kaçırıyorumdur, eminim ne hatalar yapıyorumdur. Ama şunu söyleyebilirim: Oraya eli boş gitmeyin. Çektiğiniz bir filmle gidin, ya da çekmek istediğiniz bir filmle… Karşınızdaki kişiyi filminiz üzerine ciddi bir şekilde çalıştığınıza ikna edecek donanımla gidin. Çünkü Cannes’daysanız fırsat sizin ayağınıza gelmeyebilir ama siz mutlaka bir fırsatın peşine takılabilirsiniz.
Marché du Film’de gözlemlediğin sistem ile Türkiye’deki yapı arasındaki en temel fark neydi? Türkiye’de eksik olan şey sence finansman mı, network mü, yoksa organizasyon kültürü mü?
Kalbimde olanı baştan söyleyeyim, sonra sorunuzu daha akılcı bir yaklaşımla yanıtlamaya çalışayım;
Sinema, para ile bağından kurtulduğunda bu işin posası gidecek özü kalacak.
Neyse, buraya sonra döneriz…
Ölü Köpekler Isırmaz’ın sürecinde şunu çok net gördüğümü söylemeliyim; sinemanın endüstri olma sancısı sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil. Dünyanın bir çok yerinde sinemacı olmak ekonomik bir meydan okuma.
Sinemacıysanız ve zaman zaman gerçek bir işiniz olup olmadığını sorguluyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz.
Cannes, Berlin gibi pazar odaklı büyük festivallerde sinemanın her türü için yaşayan bir pazarın var olduğunu görünce, yaptığınız şeyin aynı zamanda ekonomik karşılığı olabilecek bir “iş” olduğunu anlıyorsunuz. Sinemacı dostlarım içiniz rahat olsun, ana-babamıza veya eşimize-dostumuza gerçek bir işimiz olduğunu söyleyebiliriz!
Mühendislikten istifa etmeyi planladığım günlerde, sinemacı olarak benim de bir işim var demek için sinemanın endüstri kanadına kafa yorarken, bir sektörün ekonomik hacminin büyümesinin temelde iki yolunun olabileceğini düşünüyordum; ortaya çıkan eserin satışının olması veya sektör dışı kaynakların sektöre yatırım yapması.

Senaryolarıma fon ararken, sektör içinden bulamadığım maddi kaynağı sektör dışından bulmak zorunda kaldım ve bir bakıma Ölü Köpekler Isırmaz bu şekilde çekilebildi. Sponsorlar, destekçiler ve yapımcılar olarak sağladığımız öz kaynaklar aslında sektör dışı kaynaklardı.
Elbette sürdürülebilirlikten bahsetmek için ortaya çıkan eserler seyircide karşılık bulmak zorunda! Türkiye’de eksik olan şey “sinemaya verilen destek” değil. Hedefimize koyacağımız şey de sinemaya verilen desteklerin artması olmamalı zaten. Desteğe muhtaç her sektör bağımlıdır! Bu durumda sinema gibi, sanat ve endüstri arasında kalmış bir fenomende özgün/özgür üretimden bahsetmek giderek zorlaşır.
Hedef, desteğe ihtiyaç duymadan film üretilebilmek olmalı. Hedef, filmlerin izlenmesi olmalı. Hedef, film izlemeye kıymet veren bir anlayış inşa etmek olmalı.
Kabul edelim ki film yapmayı günümüzde ekonomiden bağımsız düşünemeyiz. Fakat aralarında çok hassas bir denge olduğunu da unutmamalıyız. Sinema ve sermaye arasındaki bu ilişki bir noktadan sonra teslimiyete dönüştüğünde, filmin ruhuna zarar vermesi kaçınılmaz olur.
Ekonomik kaygı güdülen yerde risk almaktan korkarak ortaya çıkarılan şey “eser” olmaktan çıkar, birbirine benzeyen “ürünlere” dönüşür.
Para ancak hayal gücünü desteklediğinde anlamlıdır; hayal gücünü satın alamaz. Konfor sağlayabilir ama iradeyi satın alamaz.
Ben sinemanın adaletine inanıyorum. Ne kadar para harcarsanız harcayın, sinema perdesi samimi olmadığınız bir duyguyu, inanmadan çektiğiniz bir hikayeyi yüzünüze tokat gibi çarpar! Şımarık sermaye sahiplerine yaranmaya çalışmayacak kadar karakterlidir sinema! Ekonomiye tamamen teslim olmayacak kadar güçlüdür! Parayla iyi film çekeceğini düşünenler, her şeyi satın alabileceğine inananlar büyük bir ahmaklık içindeler. O kişiler ilk cümlede söylediğim gibi; bu işin ancak posası olabilirler!

İstanbul merkezli olmayan bir şehirden, Adana’dan üretim yapmak bu yolculukta senin için bir dezavantaj mıydı yoksa daha özgür bir alan mı sağladı? Bu durum üretim ve karar süreçlerini somut olarak nasıl etkiledi?
Adana bir sinema şehri. Adana’nın insanı sinemaya, sanata aşık! Elimde hiçbir fon kaynağı yokken, “Olsun biz yine de bu filmi çekiyoruz” diyecek cesareti bana veren de Adana zaten. İlk kısa filmlerimizden beri bizi hiç yarı yolda bırakmadı bu şehir. Çünkü burada hikayenin nerede olduğunu biliyoruz, o hikayenin sinematik görsele nerede dönüşebileceğini biliyoruz, bunu kimlerle beraber yapabileceğimizi biliyoruz. Adana’da insanları nasıl ikna edeceğinizi bilirseniz size açılmayacak kapı yoktur, bu yüzden Adana’da her şey mümkündür.
Biz Adana’da iyi hikayelerin peşindeyiz. Hem de sadece kendimizdeki hikayelerin değil, iyi bir film olabileceğine inandığımız tüm hikayelerin.
Senaryosundan tutarız, ekibini kurarız, yönetmen olmak isteyen arkadaşların kulağına oyuncuya nasıl direktif vereceklerini fısıldarız… Adımızın hangi unvanda yazdığının, hatta çoğu zaman adımızın anılmasının dahi önemi yoktur. Birilerinin sinemaya temas etmesine vesile olmak, o güzel hikayenin içerisinde yer almak yeterlidir. Biz bunu sadece sinemanın kendisi için yaparız. Kimsenin egosu umurumuzda bile olmaz…
Rotterdam Bright Future seçkisine kabul edildikten sonra filmin etrafında nasıl bir hareket oluştu? Dağıtım, satış ya da yeni proje fırsatları açısından somut olarak ne değişti? Örnek verebilir misin?
Rotterdam Film Festivali pazar odaklı bir festival olmasa da uluslararası sinema sektöründe oldukça saygın bir yere sahip ve bunun nedeninin festivalin yıllardır taviz vermediği politikasından kaynaklandığını düşünüyorum. Özellikle Bright Future bölümü, yenilikçi ve cesur filmleri programına dahil etmeye odaklanıyor ve herkes bu bölümden şaşırtıcı filmlerin çıkacağını biliyor.
Filmimiz festivalin web-sitesinde yayınlandıktan sonra bir çok uluslararası festivalden ve dağıtımcıdan mailler aldık. Filmimizi merak ediyorlardı ve bu harika bir şeydi. Kendimizi bir anda, bir yandan Rotterdam’daki gösterime hazırlanırken bir yandan filmin dağıtım ayağında bir çok görüşme gerçekleştirirken bulduk.
Bırakın iyi bir film yapmayı, şu an film yapabilmek, filmi tamamlayabilmek zaten başlı başına bir mucize.

Bugün baştan başlasan aynı yolu izler miydin, yoksa ilk uzun metrajını üretme sürecinde ders çıkardığın ve bir sonraki projende farklı yapacağın şeyler neler olurdu?
Yıllardır ilk uzun metrajını çekme hayalinin peşinden koşan bir sinemacıysanız, ister istemez ilk filminizin setine dair, senaryonun kapak sayfasının tasarımına kadar bir çok detayın hayalini kuruyorsunuz. İyi bir film yapabilmek için tüm olanakları sağlamak adına yıllarınızı harcıyorsunuz. Bırakın iyi bir film yapmayı, şu an film yapabilmek, filmi tamamlayabilmek zaten başlı başına bir mucize. Ölü Köpekler Isırmaz’ın setine girdiğimde bir mucizenin peşinde olduğumu ve bunun için bir çok hayalimden vazgeçmek zorunda kalacağımı biliyordum.
Elimdeki imkanların, yıllardır sağlamak için çabaladığım imkanlar olmadığının farkındaydım.
Film çekmeye niyetlendiğinizde, filmi çekmekten vazgeçmeniz için önünüze milyonlarca sebep çıkar. Ama o filmi çekmek için sadece bir tek sebebe ihtiyacınız vardır, sinemanın kendisi!
Tüm bu ağır tecrübelerle söylüyorum, bugün baştan başlasam, ilk uzun metrajımı yıllar önce fon kaynaklarından ilk reddedildiğimde çekerdim! Hiç vakit kaybetmezdim!
Not: Bu, kesinlikle bir tavsiye değildir.


Bir Cevap Yazın