45. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim, Melik Kuru’nun senaryosunu yazıp yönettiği İsimsiz Eserler Mezarlığı, idealist bir fotoğrafçı olan Aslı’nın hikâyesine odaklanır.
Aslı, kimya mühendisliği mezunu olmasına rağmen mesleğini yapmak istemeyen ev arkadaşıyla birlikte giderek derinleşen bir ekonomik sıkışmışlığın içinde yaşar.
Faturalarını ve kiralarını ödeyemez hale gelen bu iki genç, çıkış yolunu üretimlerinde arar. Aslı uzun süredir üzerinde çalıştığı fotoğrafları bir sergi aracılığıyla satmayı denemektedir. Ev arkadaşı da onu desteklerken; dijital oyunlarda geliştirdiği karakterleri paraya dönüştürmeye çalışır.

Uyum ya da Yok Oluş
Ancak karşılarına çıkan yalnızca ekonomik bir kriz değildir. İstanbul’un sanat dünyası, yüzeyde fırsatlar sunarken, derininde uyum talep eden bir yapıya sahiptir. Bu yapıya entegre olamayan, kendi dilini korumakta ısrar eden üretimler ise görünmezleşir.
Film tam da bu noktada “isimsiz eserler mezarlığı” metaforunu kurar. “Üretilmiş ama karşılık bulamamış, var olmuş ama tanınmamış işler…”
Bu mezarlıkta yatan yalnızca eserler değildir; aynı zamanda sanatçının kendisidir.
Sanatçının İçsel Ölümü
Film, sanatçının ölümünü fiziksel bir yok oluş olarak değil, içsel bir çözülme olarak ele alır. Hayallerin törpülenmesi, üretme arzusunun yerini hayatta kalma refleksine bırakması ve en önemlisi, ifade etme isteğinin yavaş yavaş sönmesi… Aslı’nın hikâyesi, bu kırılma anına doğru ilerlerken izleyiciyi de bu sürecin tanığı haline getirir.
Yönetmenin siyah-beyaz tercihi de bu içsel duruma hizmet eder. Bir yandan sanatın daha “saf” olduğu geçmişe dair bir izlenim yaratır. Diğer yandan da Aslı’nın henüz kendi rengini bulamamış dünyasını görselleştirir.

Politikanın Sızdığı Alan
Filmin en tartışmalı tercihlerinden biri politik unsurların kullanımıdır. Seçim araçlarının kadrajdan geçmesi, bayrakların mekânları kaplaması ve seçim şarkılarının tekrar tekrar duyulması, ilk bakışta fazlalık hissi yaratır. Ancak bu rahatsızlık, bilinçli bir tercih olarak da okunabilir. Çünkü film, politik olanı arka plan değil, karakterlerin yaşam alanına doğrudan müdahale eden bir gerçeklik olarak kurar.
Bu müdahale, görünür bir baskıdan çok, kaçınılmaz bir kuşatma hissi yaratır. Gürültü, tekrar ve süreklilik üzerinden kurulan bu atmosfer, Aslı’nın üretim alanını daraltır. Ve sanatçının ölümü tam da burada gerçekleşir: sansürle değil, zorlamayla değil, uyum sağlama anında.
İfade etme arzusu yerini var olabilme çabasına bıraktığında, geriye yalnızca isimsiz eserler kalır.
Film boyunca artan gerilim, izleyiciyi şu soruyla baş başa bırakır: “Bir sanatçı ne zaman vazgeçmiş sayılır?”
Son sahnelerde bu soru daha da belirginleşir. Film, yer yer doğrudan bir şekilde, izleyiciye şu önermeyi sunar: Gördüğün her şey politiktir. Bu vurgu kimi anlarda didaktikleşse de, filmin derdiyle tutarlıdır. Çünkü anlatılan hikâye yalnızca iki genç insanın ekonomik mücadelesi değil; aynı zamanda üretmenin, var olmanın ve direnmenin politik doğasına dair bir sorgulamadır.
Yüzyıllardır süren ve klişeleşerek neredeyse bir espriye dönüşen “sanat sanat için midir, toplum için midir?” tartışması, filmde daha sert bir karşılık bulur.
Sanatın sistemden bağımsız olmadığını hatırlatır. Kapitalist düzlemde çoğu zaman para ve güç ilişkileri tarafından belirlendiğini hissettirir.
Sanatçı her zaman ölmez.
Ama bazen, üretmeye devam ederken de yok olabilir.
Ve bazen bu, bir yenilgi değil—
sistemin en görünmez başarısıdır.


Bir Cevap Yazın