Tarih, adı hiçbir zaman kahraman olarak anılmaya layık olmayan fakat kitlelerce efsaneye dönüşmüş onlarca isme sahiptir. Bunlardan en görünür olanı tek bir temsil ile yetinmeyen Robin Hood’dur. 14. yüzyıldan günümüze popülerliği süren en toplumcu belki de en adil; ancak haydut ve zorba karakterlerden biri olan Hood, nesilden nesle aktarılan gizemli serüveniyle her dönemin farklı “kahraman” figürüne konuşlandırılmış bir mit olarak günümüzde yerini korumaktadır. En azından kahramanlaştırılma edimiyle karşımızda durmaya devam etmektedir. Bu defa Michael Sarnoski yönetmenliğinde sinemayla buluşan yeni kuşak Robin Hood temsili, çatırdamaya yüz tutmuş adalet temasını ötekileştirilmiş bir Rudolph figürü üzerinden The Death of Robin Hood (2026) filminde yeniden kurmayı tercih eder. Film Robin Hood’un asla bir kahraman olmaya çalışmadığını henüz ilk sahneden itibaren vurgular. Zenginden çalıp fakire dağıtan, mazlumları ve kadınları koruyan Hood efsanesi tek başına inzivaya çekilmiş yalnızlaştırılmış bir hayduta yani Rudolph’un hayatına evrilir.
Bir kahramana ihtiyaç duymak yerine kendimizi kahramanlaştırmaya yöneltildiğimiz modern dünya, bireyin biricikliğine ve kimsenin insan soyunu kurtarmak için gelmeyeceğine tiyatral bir anlatıyla dikkat çeker. Robin Hood’un ne kadınları ne de mazlumları koruyacak bir takati yok artık. Destansı özelliklerini kaybeden Robin, zalim bir eşkıya olarak geri kalan günlerini doldurmaya çalışıyor, hepsi bu! Üstelik masallarda biçimsel olarak kurulan erkek kahraman yerine karakteri kurtaran iki önemli figür kadın ve kız çocuğu olarak gelişim gösteriyor. Yeni nesil Hood hikâyesi bağlamında yapılan tercihi sevdim. Robin Hood’un yüzlerce kez değişen hikâyesinde bu kez manastıra sığınan ve Tanrı’nın kutsallığını yıkan bir Robin Hood ile yüzleşildiğini vurgulamak gerek. The Death of Robin Hood (2026) binlerce düşmanı tarafından ölüm tehlikesi yaşayan Robin’in, centilmen ve yiğit özelliklerini ayrıştırmaya odaklanıyor diyerek konuyu özetlemek isterim. Bu ayrıştırma tam olarak filmin bel kemiğini oluşturmak adına bir hayli önemli. Artık kadınları korumak yerine onları düşünmeden katleden, reşit olmayan çocukları bile öldüren cani bir Robin yaratılıyor. Sözümona, peşinde olan azılı düşmanlar, ailelerinin ve üst kuşak büyüklerin öcünü almaya yemin etmiş onlarca genç Robin Hood’un son günlerinin kâbusu olarak intikam alma sırasında bekliyor.
Düşmanı Kutsamak
Aslında henüz ilk sahnelerden itibaren neden kahramana ihtiyaç duyarız şeklinde varoluşsal bir sorgulamanın derinlerine inmek mümkün. Bu noktaya kadar filmin bir güzelleme ya da destansı nidalar atma çabasında olmadığını vurguladığımızı varsayarak asıl derdini konuşmaya başlayalım. The Death of Robin Hood kahramanlığın sorgulanmasından öte suç işlemeyi meşrulaştıran ve sonrasında da suçluyu kahramanlaştırmaya çalışan ambivalans bir izlek kuruyor. Kötülüğün yaratımı ya da şeytanlığın mitleştirilmesine yönelik güven duygusu eşkıyadan kahraman yaratmak adına önemli bir basamak olarak yorumlanabilir. Rudolph’un Robin Hood’un bir efsane olduğunu ve gerçeği yansıtmayan hikayelerle uydurulmuş bir tip olduğunu her koşulda vurgulaması aslında günah çıkartmak ya da geçmişi yok saymak yerine yorgun savaşçı misyonuyla bütünleşiyor. Keza Rudolph’un Robin Hood kimliğine sahip olduğu dönemlerde sayısını bile unuttuğu binlerce kurban artık yavaş yavaş haydutun zihninden de hatıralarından da silinmiş durumda. Fakat kötü olarak inşa edilen karakter bir cani olduğunu kendisi bile bilmesine rağmen her fırsatta haklı çıkartılmaya çalışılıyor. Üstelik Robin Hood tarafından zarar gören insanlar bile Rudolph için korkuya yönelik bir saygı barındırıyor. Bu durum mücadele edemediğimiz ve kaçamadığımız gerçeklikleri kutsamaya yönelik geliştirdiğimiz bir savunma olarak aslında klişelerden besleniyor.

Düşmanı ya da yasaklı olanı arzulamak, insanı kendisinden tiksindiren yegane hislerden biri olduğunu düşünürsek Robin Hood’a duyulan ilginin ve merakın bilinmeyeni anlamlandırma çabası olarak saptayabiliriz. Bu doğrultuda 14.yüzyılı merkeze aldığımızda Hristiyanlığın affedici İsa Mesih inancının en kötüyü en düşkünü bile bağışlayıcı olma politikasını ve Robin Hood’un kendisini Tanrı olarak atadığını not edelim. Kendi adıma bir Robin Hood düşmanı ya da hayranı olmadığımı belirterek masallarda bizlere dikte edilen adaletli hırsız mitinin günümüz siyasi ve politik yansımalarının ne denli karmaşık olduğunun altını da yeri gelmişken çizmek istiyorum. Robin Hood ne kadar kötü olduğunun farkında olsa da kurgusal uzamda sempati kazanmaya çalıştırılıyor. 14. yüzyılda ya da günümüzde tanrılaştırılan karakterlere ithafen aslında The Death of Robin Hood güçlü bir eleştiri sunuyor.Tanrı’yı daha ne kadar öldüreceğiz? Sanırım film boyunca karaktere yabancılaştığım ve tahammül sınırlarımı zorladığım esas nokta adalet teması üzerinden bu kahramanlaştırma/tanrılaştırma fantezisine dayanıyor.
Ölüm Arzusu
Üstelik Robin’in günahları herkes hata yapar görüşünün çok daha ötesinden seslenmeyi tercih ederek arşa çıkıyor. Robin Hood ve yoldaşı Küçük John eski popülerliğini yitirmiş bir evrende yeniden buluştuklarında John’un küçük kızı Margaret de haydutlarla birlikte yolculuğa başlıyor. John, Hood’un takipçisi ve toy bir versiyonu olarak kariyerini haydutluk üzerine inşa ediyor. Ancak Robin ve John’u tüm canavarlıklarına rağmen yine “haklı çıkartılma” çabasında izliyoruz. Bir çocuğun gözünden kahraman yaratımı etik değerler içinde boğulmasa da Robin ne kadar kötü bir karakter olursa olsun küçük Margaret’in kahramanı ve kurtarıcısı olmayı başarıyor. Yani kendi varlığını ve karakterini kötülük olarak tanımlayan ve işlediği günahları tek tek anlatan birine Hayır sen kötü değilsin sistem kötü! diye dikte etmek beyhude bir uğraşa dönüşüyor.

Yüzyıllar öncesinden günümüze geldiğimizde Robin Hood’un bir kahramandan ziyade zorba ve canavar biri olduğunu iddia etmek şaşırtıcı olmayacaktır. Zenginden alıp mazlumlara dağıtılan şeyin nasıl kazanıldığı, uğruna ne mücadeleler verildiği tabii ki ne filmin ne de hikâyenin konusu değil. Ancak herkesin kendini kurtarmaya çalıştığı bir dünyada Robin’in adaletli olunduğunun dikte edilmesini pek inandırıcı olduğunu düşünmüyorum. Sınıf kininin oluşması veya insanın her şey üzerinde hakkı olduğuna duyduğu inanç her ne kadar sevimli bir direniş olarak görünse de bazı noktalarda günümüz dünyasının kapitalist tohumlarını ekmiş olduğu da bir gerçek. Vadedilen, hakkımız olduğu söylenilen şeylerin bizden alınması irademizin ve onayımızın yok sayılması tabii ki kabul edilemez. Ancak çizilen sınırlar ve yaşamın metalaşması da bir gerçek. Filmin basamaklarında her koşulda doğru yola ulaşamayan bir adalet dağılımı söz konusu. Yani özetle Robin Hood kahramanlığı değil hisleri bulanıklaşmış bir liderliği kavramlaştırıyor.
Son kertede eğer hâlâ bir kurtarıcı bekliyorsanız bu enerjinizi başka bir şeye yöneltmenizi öneririm. Çünkü ne yazık ki bizleri kurtarmak için yardımcı olacak kahraman bir Robin Hood yok. En azından Robin’in huzur içinde ölmesine izin verelim.


Bir Cevap Yazın