,

Lopushansky’nin Üç Kıyameti

Aleksandr Lopushansky yönetmen fotoğrafı

Tamamen şans eseri haberdar olduğum ve Amerika’da kopan kıyametin görüldüğü filmlerin domine ettiği genre’da mekân değişikliğinin faydalı olacağını düşündüğüm filmlerden, Lopushansky’nin üç kıyametinden bahsedeceğim.

Ek olarak filmlerin yönelttiği eleştiriler ve dikkat çektiği noktalarla kıymetli olduklarını düşündüğüm için filmlere dair yazılarıma Lopushansky’nin filmleriyle başlamayı tercih ettim.

Bu filmler sırasıyla Ölü Adamın Mektupları (1986), Müze Ziyaretçisi (1989) ve Rus Senfonisi (1994). Genelde bunlara “Гадкие лебеди” (Gadkiye Lebedi/ Çirkin Kuğular, 2006) filmi de dahil edilerek bir kıyamet dörtlüsünden bahsedilse de bu filmi başka bir yazıda ele almayı düşündüğüm için burada yer vermeyeceğim. Filmlerde görüldüğünü iddia edeceğim her şey burada da vardır.

Soğuk Savaş yıllarında kapitalist ve komünist bloklar arasındaki silanlanma yarışı, bilhassa nükleer yarış 1968 Küba Füze Krizi ile ciddi bir karşıtlık doğurup pasifist hareketleri güçlendirmiş, ülkeler muhtemel tehlikeleri de göz önüne alarak 1963’te ilk örnekleri görülen normalleşme ve silahsızlanma görüşmelerine hız vermiştir. 1983’te erken uyarı sistemleri yanlış alarm verdiğinde nükleer kıyamet kopabilirdi. Nitekim ilk filmin gösterime girdiği 1986 yılının başında Çernobil faciası yaşanmıştı. Özellikle ilk iki filmde baskın olan dünyanın sonu (ve onu biz getirdik) teması da bu bağlamda bir hayli anlam kazanıyor. Üçüncü filmse Sovyetlerin çöktüğü yeni hükümetin kurulduğu ve Yeltsin’in başkan olduğu dönemde çekilmiştir. Hiçbir şey iyiye gitmemekte çöküş sanki limit sonsuza gitmektedir, bu da filmin tam bir eskatolojik anlatı hâlini açıklayacak niteliktedir.

Tüm filmlerde ayrılmaz unsurlar tam nasıl başladığı bilinmeyen ama bir tür kaçınılmazlık sonucu olan felaket, kurtarılması gereken çocuklar (hatta yetimler), kurtarıcı ve özeleştirel intelijensiya tipi vardır. Birçok görsel unsur benzeştirilse de harabe kilise yıkıntıları da mutlaka görülmekte onlar arasında Hz. İsa ve Vaftizci Yahya ikonaları seçilmektedir. Hepsi bir arada aynı halıyı dokumaktadır: insanlığın kendi sonunu hazırlayan ihtirasları.

Son olarak, Lopuşanski’nin az bilinen bir yönetmen olduğu söylenebilir. Bilhassa İz Sürücü’de kendisine asistanlık yaptığı Tarkovski’nin etkisinde kaldığı da açık. Belki de bu etki yüzünden kendisinden pek bahsedilmiyordur. Bu varsayımın ötesinde yönetmenin derdi olduğunu ve derdini anlatacağı evreni çok iyi kurduğunu düşünüyorum. Yazının devamında filmlere tek tek bakılıp daha yakından tanıtılacak. Buradan sonrası yüksek derecede spoiler içermektedir; ancak filmlerin izleme zevkini kaçırmayacağını, haklarındaki merakı körükleyeceğini umuyorum.

Aleksandr Lopushansky’nin 1986 yapımı Ölü Adamın Mektupları filminden kıyamet sonrası atmosferi yansıtan sahne
Fotoğraf : IMDb

Ölü Adamın Mektupları / Письма мёртвого человека/ Pis’ma Myortvogo Çeloveka (1986)

Çernobil’den sonra, Glasnost ve Prestroyka döneminin birinci yılında gösterime giren film, ilkinin neticesi olarak bir hayli kasvetli ve kötümser ve herhalde ikincinin bir neticesi olarak da hiç bir sansüre uğramamış.

Film nükleer kıyametin hemen sonrasında bir yerleşimde hayatta kalan bir grup insanın merkez sığınağa tahliyesine ya da ölümlerine kadarki kısıtlı süresini anlatıyor. Bir merkez sığınağın varlığı dışında nükleer kıyametten geriye insanlığın ne kadarı kaldığı belirsizdir. Ana karakter ise oğlu Eric’e mektupları yazan Profesör Larsen (Rolan Bykov) nobel ödüllü bir fizikçi. Profesör ve hasta eşi ve hayatta kalmayı başarmış bir grup insanla bir müzenin bodrum katındadırlar. Merkez sığınağa tahliyeler söz konusudur ancak tahliye edilecekler için kısıtlamalar çoktur. Radyasyondan ölmeden önce sokağa çıkma yasağı sırasında dışarıda görüldüğünüz için öldürülebilirsiniz. Tek umut merkez sığınağa tahliyedir, ne olduğu ve nasıl bir gelecek olduğu belirsizdir, orada bırakılanlar zaten yetersiz yiyecek ve korunaksızlıktan ölecektir.

Profesör çaresizdir, kendini (tip olmaklığıyla bilim camiasını) suçlamaktadır. Oğluna (belki geleceğe) yazdığı mektuplarda olan biteni anlamlandırmaya ve kendini açıklamaya çalışmaktadır. Sığındıkları müzede diğer aydınlarla insanlığın başına gelenler ve kaçınılmaz son hakkında konuşurlar. İntelijensiyanın itiraf ve ithamları mektuplarda ve bu sohbetlerde saklıdır. Filmin önemli bir unsuru yetimhanedeki çocukların akıbetidir. Yetim çocuklar geçirdikleri şok sonrasında konuşamaz olmuştur ve kurtarılacaklar listelerine giremezler. Profesör onları da almak için çareler arar. Zaten yetimler, çocuklar ve kurtarıcı-aydınlar Lopuşanski filmlerinin adeta demirbaşlarıdır.

Dünya’nın karardığı bir ortamda Noel vakti gelmiştir ancak süslenecek bir ağaç yoktur, onun yerine yetimlerle beraber demir parçaları ve mumlarla bir noel ağacı yaparlar. Hiçliğin ortasında Noel’i ve insanların birbirini mutlu etme çabalarını yani “insanlık tecrübesini” anlatmaya ve aktarmaya çalışır.

Film izlerken ağırlaştırılmış bir Tarkovski evreninde olduğunuzu düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz, bilimin insanlığa hizmet değil de silahlanmaya alet oluşu ve insanın kendi eliyle yapıp ettiği bu kötülüklerin eleştirisi de yine onu andıran temalar olarak karşınıza çıkıyor. Sepya renkler (ağırlıkla sarı olduğu için filme sarı film denildiğini de gördüm) işlenen nükleer kıyamet temasını güçlendiriyor.

Felaketin nasıl başladığını, kimin kime saldırdığını bilmiyoruz ki zaten bunların da bir önemi yok. Sadece bir noktada profesör neredeyse emin bir şekilde olayın nasıl başladığını düşünüyor. Muhakkak yanlış bir alarmın nöbetçisi tarafından yedi saniyelik gecikmeyle iptal edilememesi sonucu füzeler ateşlenmiş ve dünyanın sonu gelmişti. Bu tabii 1983’te Stanislav Petrov’un nöbeti sırasında nükleer erken uyarı sisteminin yanlış alarm verdiği kanısıyla nükleer caydırıcılığın esas unsuru olan “ikinci saldırı” ya da “misillemeyi” devreye sokmayarak askeri protokolleri çiğnemesi ancak bu itaatsizliğiyle dünyayı kurtarması olayına bir telmihtir. O gün bir şekilde dünya nükleer yıkımdan kurtulmuş olsa da bir hatayla ya da bilinçli bir şekilde yapılacak saldırılarla dünyanın filmdeki hale gelmesi işten bile değildir.

Filmin tüm ağırlığına karşın bir gün okunabilecek ve bu hatalardan ders çıkarılabileceğine olan inançla mektupların yazılması ve filmin sonunda aylar geçmesine rağmen çocukların hâlâ hayatta görülmesi filmdeki umut kırıntıları olabilir. Ancak bu o kadar belirsiz ki filmde gerçek bir umuttan bahsetmek için fazla iyimser olmak gerekiyor. Açıkçası çok iyi bir nükleer karşıtı film olduğunu düşünmemin sebebi de insanın suratına vurulan bu gerçeklik. Bir alimin oğluna ya da aydınlarımızın yarattıkları dünyaya bıraktığı bir mektup olarak izlemeye değer bir film.

Aleksandr Lopushansky’nin Müze Ziyaretçisi (1989) filminde insanlık sonrası dünyayı betimleyen sahne
Fotoğraf : IMDb

Müze Ziyaretçisi / Посетитель музея/ Posetitel Muzeya (1989)

Film, çevre felaketi sonrasında dünyanın çöplüğe döndüğü ve insanlığın %40’ının genetik hastalıklarla boğuştuğu (дебилов/degenerates diye adlandırıldığı) bir çağda, yılın belli bir döneminde deniz sularının çekilmesiyle ortaya çıkan eski bir müzeye gitmek üzere bir sahil beldesine gelen bir ziyaretçiyi konu almaktadır.

Ziyaretçinin (Viktor Mikhaylov) geldiği han/otel normal insanların yaşam alanıdır, dejenereler (деби́л/debil ingilizceye degenarate diye çevrilmiş, sözlükler moron diyor) normal insanlarla yaşama imkânı verilmediği anlaşılmaktadır. Normal insanlar bilimperver, maneviyattan uzak, yaşanan çevre felaketini zorunlu üretimin bir gerekliliği gören insanlardır. Ziyaretçiyi de kendileriyle birlikte eğlenmesi, “takılmaya” devam edip batık şehre doğru hacca çıkmaktan vazgeçirmeye çalışırlar.

Normal insanların evlerinin etrafında ateşler yakılır, dejenereler evlerden uzak tutulur. Hatta bir ara ev sahipleri geçirdiği nöbetler sebebiyle ziyaretçinin de onlardan olup olmadığından şüphenirler. Evin hizmetçisi ve uşağı da aslında onlardandır ancak ev sahipleri ne kadar merhametli olduklarını gösterircesine (!) onları çalıştırmaktadır. Ev sahibi erkek uşağı ayrıca eğitmekte, mission civilisatrice bilinciyle hareket etmektedir. Bu dejenereler, “normallerin” aksine dini inançlara sahiptir. Hizmetçi kadın kendisine insan gibi davranan bu yabancının beklenen kurtarıcı olduğuna inanır ve onunla beraber yaşadıkları yere giden Ziyaretçi bir tür mehdi olarak hazırlanır, bir kilise alayıyla haçların ve ikonların arkasında bir tahta üzerinde taşınır. Zaten tip olarak da Mesih tasvirlerini andırmaktadır. “Bozulmuşlar” ayin düzenlerler ama görünen o ki bildikleri tek dua “Ya Rabbi! Bizi buradan çıkar!” duasıdır.

Bilhassa çocuklar, genetik hastalıklarla malül çocuklar kurtarılmalıdır. Kurtarılacak çocuklar, hatta hasta çocuklar yine karşımıza çıkar. Ziyaretçi kurtarıcı gibi yolculuğuna hazırlanır. Ziyaretçi sular yükselmeden dönmelidir su sadece yükseldiği için değil, atıklar sebebiyle zehirli olduğu için tehlikelidir. Yani dünyanın sonunda hayatın kaynağı artık ölümün kaynağı olmuştur. Sular çekildiğinde ortaya çıkan kaya ya da kumlar yoktur, çöp dağları vardır, ta ki şehre kadar.

Uzun bir yakarış sahnesi vardır. (bulabildiğim kadarıyla İncil dualarından birleştirilmiş bir metin ancak burada okunan “duayı” da bulamadım sanırım kendisi oluşturmuş). Ziyaretçi Tanrı’ya yakarırken bir yandan insanın suçlarını kendi yüzüne vurduğu gibi Tanrı’nın tüm bunlar olurken nerede olduğunu da sormaktadır. Bu kısım biraz didaktikleştiği için yorucu da olabilir. Ne var ki çevre felaketlerinin ve onların kaynağı fikri arkaplanın eleştirisi bağlamında kıymetli bir kısım. Zaten artık buraya gelindiğinde müze (ve batık şehir) diye anılan şeyin bir hac yeri hatta belki İsa’nın çarmıha gerildiği yerin bir sembolü olduğu ortaya çıkar. Bir önceki filmde müze insanlığa sığınak olmuşken burada da varılması gereken bir hedeftir. Yönetmen belki de gayri-teknik ve gayri-bilimsel insanlık tecrübelerinin mekanı olduğu için müzeye sarılmaktadır.

Renk tercihleriyle kırmızı film diye de anılan film yine elinden bir şey gelmeyen kurtarıcısı, kurtarılmayı bekleyen düşkünler ve çocuklarıyla, aydınlar ve üretim çılgınlığının eleştirisiyle, sürüp giden ve ihtimali hiç de az ve uzak olmayan bir felaketin filmidir.

Aleksandr Lopushansky’nin Rus Senfonisi (1994) filminde mistik ve apokaliptik anlatımı yansıtan görsel
Fotoğraf : IMDb

Rus Senfonisi / Русская симфония / Ruskya Simfonya, (1994)

Her şeyin her yerde olduğu, kimsenin elinden bir şey gelmediği, gelse de bir şey yapmak isteyip istemedikleri belirsiz bir kıyamet gününü anlatır. Kıyamet kopmak fiiliyle andığımız için bir anda olup biteceğini düşündüğümüz bir şey olsa da filmde olduğu gibi sürüp giden bir gündür.

Film kafası karışık, olayların nasıl başladığını hatırlayamayan Mazayev ile açılır. Sular yükselmektedir, su üstünde kalan yerlerde yangınlar vardır.  Önceki filmin başarılı “Ziyaretçisi” Viktor Mihaylov burada Ivan Sergeyeviç Mazayev, “Tolstoyların, Dostoyevskileri” mirasçısı bir Rus entelektüeli tipidir. Yükselen sulardan dolayı yetimhanedeki çocukların tahliye edilmesi gerekmektedir ama bir araç yoktur. Mazayev, Müze Ziyaretçisi’nde olduğu gibi Mesihi (ve yönetmenini) andıran çehresiyle kurtarıcı rolüne bürünür. Yetimler ve kurtarıcı bir kez daha karşımıza çıkar.

Gorbaçov ve eşi gibi siyasiler görülmekte, bunlar yabancıların eğlencelerinde hizmetçilik yapmaktadır, ne var ki onların asıl Gorbaçovlar değil de dublörleri oldukları ortaya çıkar. Zaten film boyunca herkes rol yapıyormuş gibidir, neyin gerçek neyin sahte veya göstermelik olduğu belirsizleşmekte böylece kıyamet günü bağlamı tahkim edilmektedir. Kurtarıcımız sık sık kendisini öne atmakta, nutuklar atmaktadır. Çocuklar için arayışı tali bir mesele gibi kalmaktadır.

Eylemlerin olduğu sokaklardan geçip insanlarla dolu bir salona varır. Aydınlarla buluştuğu bu kısımda kıyafetlerden anlaşıldığı kadarıyla devrim öncesi üst sınıfları balodadır, Ivan ve gündemi umurlarında değildir, daha iyi söylev veren bir başkasını dinlemeyi tercih ederler.

Filmin son kısmında Rus tarihinin her döneminden ordular ve savaşçılar geçit yapar, farklı asırların giysileri ve silahlarıyla eski savaşlar tekrarlanır. Mazayev beklenen kişidir, herkesin umudu ve aradığı kişi, Rus ruhunun mirasçısı. Orduların hepsi Ortodoksluğun zaferi adına Deccal’e karşı “Son Savaş” için muharebe meydanına gelirler. Ara ara komünist dönem marşlarıyla kesilen ilahilerle herkes alana varır. Sonunda aydınımız sahneye çıkarılır. Konuşmaya başlar:

Bir yerlerde çocuklar boğuluyormuş, kurtarma botu lazımmış. Hepsi komik! Hepsinin ötesinde: yersiz! Boğulana bot yok ! Bırakın yüzmeyi öğrensinler, öğrenenler yaşayacaktır. Zamanın ruhuna yaraştığı gibi!

Ve bir fırtına kopar, Deccal’i beklerken fark ederler ki bizzat kendisi deccaldir.

Tüm bu karmaşa ve bağlamı anlayabilme çabası sebebiyle hakkında yazmakta en zorlandığım film oldu. Birçok şeyi aynı anda gösterdiği gibi birçok şekilde alımlanması da mümkün. Aynı zamanda hem Sovyetlerin çöküşü ile Federasyonun ilk yıllarındaki karmaşayı anlatan hem de Rus aydını ve tarihinin bir eleştiri/analizi olarak görülebilir. Bendeniz içinse en önemli tema “-mış gibi yapma” ve riyakarlıktır. Zaten tüm kinaye ve tarizleriyle bunu da ortaya koymaktadır.

 

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin