Michael Stütz’ün Berlinale yolculuğu, 2005 yılında TEDDY Ödülü’nde yaptığı stajla başladı. Bir yıl sonra, dönemin Panorama Bölüm Başkanı Wieland Speck’in asistanı oldu. Bugün ise Berlin Uluslararası Film Festivali’nin Panorama Bölüm Başkanı ve Film Programlama Eş Direktörü olarak görev yapıyor.
Stütz, 32. Saraybosna Film Festivali sırasında film programcılığına uzanan yolculuğunu, Panorama’nın politik ve sanatsal kimliğini, kuir sinemanın değişen çehresini ve festivallerin bir filmi seçtiklerinde üstlendikleri sorumluluğu anlattı. Berlinale’nin Türkiye sinemasıyla ilişkisine de değinen Stütz, filmlerini ilk kez festivallere göndermeye hazırlanan sinemacılar için tavsiyelerini paylaştı.
Öne çıkan tüm yazılarımıza linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.
English version is avaliable… EN

Berlinale’deki yolculuğunuz 2005 yılında TEDDY Ödülü’nde yaptığınız stajla başladı. O ilk günlerden zihninizde en çok ne kaldı?
Aslında her şey tesadüfen gelişti. Herhangi bir planım yoktu. O dönem pek çok arkadaşım Berlin’e taşındığı için ben de orada yaşıyordum. Film teorisi eğitimimi yeni tamamlamıştım ve festivallere ilgi duyuyordum; ancak birkaçına izleyici olarak katılmanın dışında çok az deneyimim vardı.
Festivallerin çalışabileceğim bir alan olup olmadığını anlamak istiyordum. Filmleri ve programları seyirciyle buluşturma fikri her zaman ilgimi çekmişti. Gençliğimde özenle oluşturulmuş film programlarının üzerimde büyük etkisi oldu; gerçi çoğunu kendi çabamla keşfetmem gerekiyordu. Birinin bir program oluşturması, seyircinin gelip onu izlemesi, ardından benimsemesi ya da ona itiraz etmesi bana son derece heyecan verici geliyordu.
TEDDY Ödülü ekibine doğrudan bir e-posta gönderdim. Bana yanıt verdiler, buluştuk ve ardından stajyer olarak ekibe katılmamı teklif ettiler. Ödül Berlinale’nin bir parçası olduğu ve doğduğu yer olan Panorama ile özellikle yakın bir ilişki kurduğu için bu süreçte pek çok insanla tanıştım.
Ertesi yıl, o dönem Panorama Bölüm Başkanı olan Wieland Speck’in asistanı olarak resmî bir görev üstlenmem teklif edildi. Her şey böyle başladı. Doğru zamanda doğru yerdeydim ve sonrasında olaylar kendiliğinden gelişti.
Bu alanda hiçbir deneyimim olmadığı için çok şanslıydım. Her şeyi öğrenmem gerekiyordu; dolayısıyla bana öğretmeye ve bilgilerini paylaşmaya gönüllü insanlara ihtiyacım vardı. Böyle insanlarla karşılaşabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

Film programcılığının mesleğiniz olabileceğini ne zaman fark ettiniz?
Başlangıçta yalnızca festivallerde çalışabileceğime dair belirsiz bir fikrim vardı. Böyle bir alanda hangi görevlerin bulunduğunu bile bilmiyordum.
İşçi sınıfı bir çevrede büyüdüm. Üniversiteye gitmek bile benim için başlı başına önemli bir adımdı. Berlinale’de çalışmak, gerçekleşebileceğini hiç düşünmediğim bir şeydi. İlk zamanlarda kariyer hedeflerim oldukça mütevazıydı. Büyük bir kariyer hayal etmiyordum; yalnızca adım adım ilerliyor ve yaptığım işten keyif almak istiyordum.
Bu deneyim bana bir festivalin organizasyonel işleyişinin ve sinemacılarla kurduğu iletişimin, küratöryel çalışmaları kadar önemli olduğunu da öğretti. Programcı olmadan önce konuklarla ilgilendim, etkinlikler düzenledim ve festivalin nasıl işlediğini öğrendim. Bunun için minnettarım; çünkü bir festivali ancak organizasyonel ve mali boyutlarını da kavradığınızda gerçekten anlayabilirsiniz.
Bütün bunlar beni bir festival emekçisi olarak derinden şekillendirdi. Wieland Speck harika bir mentordu. Beni destekledi ve zaman içinde bana daha fazla yaratıcı ve küratöryel sorumluluk verdi. Aynı dönemde başka festivallere seyahat etmeye ve bir çevre oluşturmaya da başladım. Programcılığa duyduğum ilgi, bu deneyimlerin içinde doğal biçimde gelişti.
Panorama güçlü bir politik ve sanatsal kimliğe sahip. Bugün bir filmi Panorama için doğru seçim hâline getiren nedir?
Bu soruya yanıt vermek neredeyse imkânsız; çünkü elimizde bir formül yok. Filmler temalarını, estetiklerini ve anlatılarını bize getiriyor. Biz de programcılar olarak yaklaşık 2 bin ya da 2 bin 500 film arasından mümkün olan en iyi seçkiyi oluşturmaya çalışıyoruz. Sonuçta Panorama’ya uzun metrajlı kurmaca ve belgesellerden oluşan yaklaşık 30 film seçiliyor.
Panorama tarihsel olarak toplumsal meselelerle güçlü bağ kuran filmlere yer verdi. Bunların bazılarının anlatısının merkezinde aktivist bir dürtü bulunuyor. Bununla birlikte filmin sanatsal yaklaşımının, estetik biçiminin ve sinema dilinin ele aldığı meseleyi desteklemesi gerekiyor. Bir film yalnızca güncel bir konuya yaslanıyorsa bu bizim için sorun yaratabiliyor.
Üstelik bu unsurlar birbirini dışlamak zorunda değil. Bir film, toplumsal duyarlılığını ya da aktivist özünü korurken sanatsal açıdan cesur olabilir ve yeni yollar açabilir. Panorama, bu niteliklerin ne kadar etkileyici biçimde bir araya gelebileceğini gösteriyor.
Bu filmler çoğu zaman seyircide anında duygusal bir karşılık yaratıyor. Bizim için bu da son derece değerli. Panorama, seyircisiyle güçlü bir diyalog kuruyor. Aynı zamanda sinema endüstrisiyle de yakın bir ilişki içinde; çünkü filmlerin dolaşıma girebilmek ve dünyanın farklı yerlerindeki izleyicilere ulaşabilmek için fırsatlara ihtiyacı var.

Bu kadar çok film izledikten sonra, bir gösterim sona erdiğinde sizinle kalan genellikle ne oluyor?
Çoğu zaman görüntüler aklımda kalıyor; fakat hikâyeleri de hatırlamam gerekiyor. Bazen bir filmi sürecin çok erken bir aşamasında, örneğin yaz aylarında izliyoruz ve karar verilene kadar aradan birkaç ay geçebiliyor. Yılda yaklaşık 600 film izlediğim için not tutmak vazgeçilmez.
Bir film üzerine yaptığımız konuşmalar da en az filmin kendisi kadar önemli. Panorama için nihai kararı ben versem de programlama hiçbir zaman tek kişinin işi değil. Seçki konusunda görüşlerini paylaşan 12 kişilik bir ekibim var. Gerçekten ihtiyaç duyduğum çok değerli bir bilgi ve deneyim birikimi sunuyorlar.
Bir programı tek başınıza da oluşturabilirsiniz; ancak sürece iyi bir ekip dâhil olduğunda seçki daha değerli, çeşitli ve derinlikli hâle geliyor. Bu konuşmalar bir filme bakışınızı şekillendiriyor, hatta bazen bakış açınızı tamamen değiştirebiliyor.
Yine de bir görüntü, filmin açılışındaki birkaç dakika, belirli bir sahne ya da kameranın bir hareketi sizinle kalabiliyor. Bir şey sizi yoğun biçimde etkiliyor ve içinizde o heyecan duygusunu uyandırıyor.

Sık sık geri döndüğünüz bir film ya da belirli bir sahne var mı?
Filmleri yeniden izlemeyi çok seviyorum. Yılın büyük bölümünde yeni çalışmalar keşfediyor, yeni filmler ve yetenekler arıyorum. Bu yüzden daha önce izlediğim filmlere dönmek ve onları yeniden keşfetmek benim için özellikle önemli.
Bazen 20 yıldır izlemediğiniz bir filme yeniden dönüyor ve onu bambaşka bir gözle görüyorsunuz. O süre içinde edindiğiniz deneyimler bakış açınızı değiştiriyor.
Cannes’da Ken Russell’ın 1971 tarihli The Devils filminin 4K restorasyonu gösterildi. Filmi daha önce bir kez izlemiş ve çok etkilenmiştim. Dekor tasarımlarını Derek Jarman yapmıştı ve oyuncu kadrosu da olağanüstüydü. Sınırları zorlayan, stil sahibi, çılgın ve son derece özgün bir film. Gösterime girdiği dönemde büyük bir skandala yol açmıştı.
Bazen belirli sahnelere geri dönüyor ya da onları arkadaşlarımla paylaşıyorum. Filmler üzerine konuşurken sık sık, “Bunu izledin mi? Kesinlikle görmelisin,” deyip heyecanla arkadaşlarıma bazı sahneleri izletiyorum. The Devils benim için gerçekten çok özel bir film.
“İzlediğiniz her film, bakış açınızı şekillendirir.”

Film izlemek aynı zamanda mesleğinizken sinemaya duyduğunuz tutkuyu nasıl koruyorsunuz?
Sabırlı olmanız gerekiyor. Bu iş yalnızca kişisel beğenileriniz doğrultusunda yürütülemez. Elbette her zaman öznel bir unsur var; çünkü sizi harekete geçiren şeylerden biri de bu. Ancak çalışma arkadaşlarınızla yaptığınız konuşmalar son derece önemli.
Kişisel olarak bağ kuramadığınız ya da sonuçta programa uygun bulmadığınız filmler de dâhil olmak üzere her filme saygı göstermeniz gerekiyor. Her film muazzam miktarda tutkunun, zamanın, paranın ve kolektif emeğin ürünü.
İzlediğiniz her film bakış açınızı şekillendirir. Programa girmeyen filmler bile sonunda ortaya çıkan programın oluşmasında rol oynar. Her biri o yılın sinemasına ilişkin görüşünüzü etkiler ve ister istemez filmleri birbirleriyle ilişki içinde düşünürsünüz.
Bunu her yıl Panorama’nın açılışında söylüyorum ve kesinlikle alaycı bir yerden söylemiyorum. Buna tüm kalbimle inanıyorum.
Elbette süreç zaman zaman zorlaşabiliyor. Kendi sınırlarınızı tanımanız gerekiyor; gerçi bazı anlarda bu sınırların ötesine geçmeniz de gerekebiliyor. Bazen çok yorgun olduğunuz ya da dikkatinizi yeterince veremeyeceğiniz için belirli bir filmi izlemek üzere doğru anda olmadığınızı kabul etmelisiniz. Belki o gün zaten duygusal açıdan çok ağır filmler izlemişsinizdir.
Hem kendinize hem de çalışma arkadaşlarınıza özen göstermeniz gerekiyor. Filmler çok sert olabilir ya da izleyende ağır duygusal tepkiler uyandırabilir. Programcılar da insan; bu nedenle yaşadığımız deneyimler üzerine sağlıklı bir iletişim kurmak son derece önemli.

Kuir filmler hâlâ sıklıkla kimlik, travma ve acı üzerinden tartışılıyor. Festivaller daha geniş bir kuir hikâye çeşitliliğine nasıl alan açabilir?
Bazı filmler hâlâ travmatik deneyimler, büyüme hikâyeleri ve destek arayışı etrafında şekilleniyor. Karakterler yaşadıkları travma ya da acı üzerinden sömürülmediği sürece bunda bir sorun yok. Ciddi ya da hüzünlü bir filmde bile değişim ihtimalinin varlığı seyirciye umut verebilir.
Dünya genelinde kuir sinema son 40–50 yılda çok uzun bir yol katetti. Berlinale, yaklaşık 50 yıl önce programında kuir filmlere alan açmaya başladı. Bugün kuir sinema; belgesellerden kısa filmlere, deneysel çalışmalardan kurmacalara uzanan son derece geniş bir konu ve yaklaşım çeşitliliğine sahip.
Artık büyük festivallerin farklı yarışmalarında kuir filmler görebiliyoruz. Bu filmler yenilik ya da istisna olarak değerlendirilmiyor; doğrudan sinemanın bir parçası olarak kabul ediliyor. Bu olumlu bir gelişme. Kuir hikâyeler sinema salonlarında, televizyonda ve ana akım mecralarda da daha görünür ve başarılı hâle geldi.
Temsil çeşitliliğinin genişlemesi hayati önem taşıyor. Transfeminen ve transmaskülen hikâyelerin daha görünür olduğunu, daha fazla trans yönetmenin öne çıktığını görüyoruz; ancak hâlâ olması gereken noktadan çok uzağız. Aynı durum kadın yönetmenler için de geçerli.
Daha dengeli bir temsil, beraberinde farklı meseleleri ve bakış açılarını getiriyor. Bugün diğer pek çok biçimin yanında kuir komediler ve tür filmleri de görüyoruz. Kuir sinema güçlü bir noktada; tek bir kategoriye sıkışmadan sinemanın farklı türlerine ve anlatım biçimlerine açılıyor.

Bir festival, programına aldığı filmin yolculuğunu değiştirebilir. Peki prömiyerin ardından nasıl bir sorumluluk üstlenmeli?
Bir festival seçkisine kabul edilmek, filmin yolculuğunu değiştirebilir. Film başka festivallere gidebilir ve umarız dağıtım şansı yakalar.
Berlinale’de sinemacıları elimizden geldiğince desteklemeye çalışıyoruz. Bu destek, onları başka bir programcıyla tanıştırmak ya da kazandıkları bir ödülü veya vizyon tarihini sosyal medyada paylaşarak filmin görünürlüğünü sürdürmek şeklinde olabilir.
Bir filmi seçtiğinizde, o yapıtı ve sinemacının sanatsal vizyonunu açıkça desteklediğinizi göstermiş olursunuz. Ayrıca siyasi koşullar nedeniyle festivallerin etkinlik sona erdikten sonra da sinemacıların arkasında durması gereken durumlarla karşılaştık.
Dolaşım konusunda ise festivallerin yapabilecekleri sınırlı. Berlinale gibi bir festivalde gösterilen filmin çoğu zaman bir uluslararası satış temsilcisi ve basın danışmanı oluyor. Ancak daha küçük yapımlar çok daha kısıtlı imkânlarla hareket edebiliyor. Filmlerin yolculuklarını sürdürebilmeleri için bu destek sistemine ihtiyaçları var.
Festival bir platform sağlar ve enerjisini prömiyere yoğunlaştırır. Basını, endüstriyi ve seyirciyi bir araya getirir. Sonrasında film kendi yolculuğuna devam etmek zorundadır. Mümkün olduğunda destek ve bağlantı sunabiliriz; ancak bizim kaynaklarımızın da sınırları var.
“Festivaller, insanların bir araya gelebildiği, tartışabildiği ve farklı görüşlerini ortaya koyabildiği alanlar olmalı.”

Festivallerden sıklıkla siyasi krizlere karşı tavır almaları bekleniyor. Bunu sanatsal özgürlükten ödün vermeden nasıl yapabilirler?
Festivaller açık kalmalı ve kendilerini sürekli sorgulamalı. Seçici kurullarda doğru insanlarla çalışmak burada da büyük önem taşıyor; çünkü bu kişiler farklı bakış açıları ve uzmanlık alanları sunuyor.
Siyasi gerilim ihtimali her zaman var. Buna rağmen festivaller insanları bir araya getirmeli; zor ve duygusal açıdan yüklü meselelerin konuşulmasına imkân sağlamalı.
Nasıl bir dünyada yaşadığımızı görüyoruz: Savaşlar, baskılar ve ölümler var. Festivaller, insanların bir araya gelebildiği, tartışabildiği ve farklı görüşlerini ortaya koyabildiği alanlar olmalı.
Bu konuda dikkatli olmalıyız ve yaşanabilecek çatışmaların sanatsal ve küratöryel vizyonumuzu zedelemesine izin vermemeliyiz. Eğer böyle bir durum ortaya çıkmaya başlıyorsa festival kendi rolünü yeniden değerlendirmeli.
Otosansür, özellikle siyasi sağın giderek güçlendiği günümüz dünyasında gerçek bir tehlike. Bu konuda son derece uyanık olmamız gerekiyor.

Türkiye’den çıkan son dönem filmlerine baktığınızda dikkatinizi ne çekiyor?
Berlinale’de Türkiye’den çok az film gösterdiğimiz, hatta kimi yıllar hiç film gösteremediğimiz dönemler olduğunu kabul etmeliyim. Ancak son yıllarda Türkiye’den filmler ve sinemacılar festivalin farklı bölümlerinde daha görünür hâle geldi.
Bu yıl Emin Alper Ana Yarışma’daydı ve Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı. Altın Ayı ise Almanya-Türkiye kökenli bir sinemacı olan İlker Çatak’a gitti. İlker Çatak’ın filmi Türkiye ortak yapımıydı, Türkiye’de geçiyordu ve tamamıyla Türkçe çekilmişti. Dolayısıyla belirli ölçüde onu Türkiye sinemasının da bir parçası olarak değerlendirebilirim.
Festivalin diğer bölümlerinde de Türkiye’den filmler vardı. Berlinale’nin Türkiye sinemasıyla uzun yıllara dayanan bir ilişkisi bulunuyor. Ayrıca Berlin’de Türkiye kökenli geniş bir seyirci kitlesi var. Bu bağ bizim için çok önemli. Hem Panorama’da hem de festivalin diğer bölümlerinde Türkiye’den filmlerle çok güzel anılar biriktirdim.
Semih Kaplanoğlu’nun 2010 yılında Altın Ayı kazanan Bal filmi bunlardan biri. Üzerinden uzun zaman geçti; ancak hâlâ önemini koruyor.
Seyircinin Türkiye sinemasına büyük bir ilgisi var. Festival de Türkiye’deki sinema üretiminin çeşitliliğini göstermeye kararlı. Daha fazla genç kadının film yönetmeye başladığını görüyoruz; bu son derece önemli bir gelişme. Filmleri izlemek ve sinemacılarla buluşmak için düzenli olarak İstanbul’a gidiyoruz.
Saraybosna da bu bakımdan önemli bir buluşma noktası. Türkiye’den projeler, yapım aşamasındaki çalışmaların sunulduğu programlar da dâhil olmak üzere festivalde sürekli temsil ediliyor.
“Acele etmeyin. Festivale göndereceğiniz kopyadan gerçekten emin olun.”

İlk filmini Berlinale’ye gönderecek sinemacılara ne tavsiye edersiniz?
Sinemacıların hangi festivallerin filmlerine daha uygun olabileceğini tartışmalarını anlayabiliyorum. Çok sayıda festival var ve sektöre girmeye çalışan genç sinemacıların güçlü bir stratejiye ihtiyacı bulunuyor. Ben her zaman birden fazla plan yapmalarını öneririm.
Elbette büyük festivallere başvurun; ancak alternatiflerinizi de hazırlayın. Festival yolculuğunu başarıyla başlatabilecek pek çok başka nitelikli festival var. Bir film yolculuğuna başka bir yerde başladıktan sonra da geniş bir dolaşıma girebilir ve aynı derecede başarılı olabilir
Büyük festivallerde filminiz, görünürlük kazanmak için çok sayıda başka yapımla rekabet eder. Böylesine kalabalık bir program içinde dikkat çekmek hiç kolay değildir. Bu nedenle basının ilgisini çekmenize yardımcı olacak bir uluslararası satış temsilcisi ve basın danışmanını da içeren doğru destek sistemine ihtiyaç duyarsınız. Sektördeki kaynakların azalması nedeniyle festivalleri artık daha az sayıda basın mensubu takip ediyor ve görünürlük kazanmak giderek zorlaşıyor.
Festivallerin birbirinden farklı profilleri olduğu doğru. Bir film Locarno’ya doğal biçimde uyacak, başka bir festival içinse o kadar uygun görünmeyecek özellikler taşıyabilir. Fakat sonucu hiçbir zaman kesin olarak bilemezsiniz. Büyük festivaller çok farklı bölüm ve yaklaşımları bünyelerinde barındırır.
Örneğin Berlinale’de bir film Ana Yarışma’ya başvurmuş olsa bile Forum, Generation veya başka bir bölüm için de değerlendirilebilir. Programcılar birbirleriyle iletişim hâlindedir. Bir bölümdeki çalışma arkadaşlarımız bir filmi çok beğenir ancak başvurduğu bölüm için uygun görmezse başka bir ekiple konuşabilir; çünkü yine de o film için doğru yeri bulmak isterler.
Sorularınız varsa festivalle iletişime geçin. Filmi ne zaman göndermeniz gerektiğini ve hangi kopyanın daha uygun olacağını sorun. Acele etmeyin. Festivale göndereceğiniz kopyadan gerçekten emin olun. Yanıt olumsuz olsa bile sonunda, “Onların izlemesini istediğim kopya buydu,” diyebilmelisiniz. Yalnızca tek bir şansınız var; bu nedenle kararınızın bilincinde olmanız gerekiyor.
Festivallerle iletişim kurmaktan çekinmeyin. Program ekiplerinde ve bölümlerde iletişimden sorumlu insanlar bulunuyor ve mümkün olduğunca hızlı yanıt vermeye çalışıyorlar.
Bununla birlikte sinemacılar, Berlinale’nin, Cannes’ın veya başka bir festivalin kendilerinden ne beklediğini hayal ederek film yapmamalı. Festivallerin profillerini ve bölümlerini tanımaları elbette önemli; ancak her şeyden önce kendi sanatsal vizyonlarına odaklanmaları gerekiyor.
Berlinale deneysel çalışmalardan video sanatına, büyük ölçekli tür filmlerinden çok farklı anlatı biçimlerine kadar son derece geniş bir yelpazeye alan açabiliyor. Sinemacılar hiçbir zaman işe, “Festival benden nasıl bir film yapmamı istiyor?” diye sorarak başlamamalı. Bu yanlış bir yaklaşım.


Bir Cevap Yazın