Oyuncu, öğretim görevlisi ve EuroTAB onaylı Feldenkrais eğitmeni Nazan Yerli, yıllardır hem sahnede hem de akademide üretmeye devam eden çok yönlü bir tiyatro insanı. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Oyunculuk Ana Sanat Dalı mezunu olan Yerli, oyunculuk kariyerini eğitmenlik ve beden farkındalığı çalışmalarıyla birlikte sürdürüyor.
Bugün Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim görevlisi olarak çalışan Yerli, bir yandan yeni kuşak oyuncuların yetişmesine katkı sunarken bir yandan da Feldenkrais Yöntemi üzerine çalışmalar yürütüyor. Son yıllarda yeniden özel tiyatrolarda sahneye dönen sanatçı; Macbeth’in Cadıları: Bir de Bizden Dinleyin, Übüleşme ve Eve Dönüşler gibi yapımlarda seyirciyle buluşuyor.
Nazan Yerli ile fiziksel tiyatronun oyuncuya sunduğu özgürlük alanlarını, oyunculuk eğitiminin güncel sorunlarını, özel tiyatroların karşılaştığı zorlukları, Übüleşme‘nin yaratım sürecini ve yıllara yayılan sahne deneyiminin ona kattıklarını konuştuk.
“Oyuncunun Görevi O Gerçekliği ve Samimiyeti Bulmak”

Hayatınızın farklı dönemlerinde oyuncu, öğrenci, eğitmen ve yeniden sahneye dönen bir sanatçı oldunuz. Bütün bu deneyimleri bir araya getirdiğinizde, Nazan Yerli kendini nasıl anlatır?
Bu soruyu duyunca insan biraz “Kimim ben?” diye kalıyor aslında.
Öncelikle yaptığı işleri çok seven ve sevdiği işleri yaparak var olmaya çalışan biriyim. Daha formal bir cevap vermem gerekirse; oyuncu, öğretim görevlisi ve Feldenkrais eğitmeniyim.
Ankara’da doğup büyüdüm. Tiyatroya da amatör olarak Ankara’da çocuk tiyatrosuyla başladım. O sırada başka bir üniversitede okuyordum ve fark ettim ki tiyatro benim için bir yan uğraş olarak kalmayacak. Bu işi yerinde öğrenmeye niyet ettim ve ardından Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı kazandım. 2001 yılında mezun oldum.
Mezuniyetimin ardından 2015 yılına kadar Tiyatro Anadolu’da oyunculuğun yanı sıra farklı görevlerde de yer aldım. Tiyatro Anadolu’dan ayrıldıktan sonra eş zamanlı olarak hem Feldenkrais Eğitmen Eğitimi Programı’na hem de Anadolu Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde yüksek lisansa başladım.
Yüksek lisans tezimi de sevdiğim şeyleri birleştirmekten hoşlandığım için “Feldenkrais Metodu ve Farkındalığının Oyuncunun Performansına Etkisi” başlığıyla tamamladım. Ocak 2019’da EuroTAB onaylı uluslararası sertifikamı aldım ve Feldenkrais eğitmeni olarak çalışmaya başladım.
Hâlen Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda oyunculuk ve bedensel farkındalık dersleri vermeye devam ediyorum. Bir yandan da Feldenkrais atölyeleriyle, Feldenkrais ve oyunculuk bilgisini harmanladığım beden-nefes-ses odaklı özel dersler ve atölye çalışmaları yürütüyorum.
En heyecanlı kısmı sona sakladım. Son iki yıldır yeniden, bu kez kurumsal değil özel tiyatrolarda oyunculuk serüvenime devam ediyorum. Şu an Eve Dönüşler, Übüleşme ve Macbeth’in Cadıları: Bir de Bizden Dinleyin oyunlarında oynuyorum.
“Öncelikle yaptığı işleri çok seven ve sevdiği işleri yaparak var olmaya çalışan biriyim.”

Sizce fiziksel tiyatro nedir? Bir oyuncunun çalışma pratiği açısından değerlendirildiğinde bu yapıyı özgürleştirici buluyor musunuz?
Senin de belirttiğin gibi, evet, fiziksel tiyatro biraz da klasik dramatik yapıdaki sahneleme biçiminden ayrıştırmak için kullandığımız bir tanım. Malum, hep “oyuncunun enstrümanı bedenidir” deriz. Ben de bunu sık sık söylerim. Yani tiyatro zaten fiziksel bir eylem hâlidir. Bunu söyleyerek başlamış olayım.
Benim için fiziksel tiyatro; oyuncunun bedensel ifadesinin, sahne üzerinde yarattığı enerjiyle oluşan anlatım olanaklarının sözden daha ön planda olduğu bir tiyatro biçimi. Anlatımın gücü daha çok oyuncunun yarattığı ifade ve enerjiden besleniyor.
Klasik dramatik yapıda sözün gücüne ve belirli anlatım kalıplarına daha fazla yaslanılırken, burada oyuncunun yaratıcılığı ve hayal gücü çok daha görünür hâle geliyor.
Ve evet, kesinlikle oyuncu açısından daha özgürleştirici buluyorum. Çünkü fiziksel olanın kendisi, yeni kodlar yaratmaya, yeni bakış açıları geliştirmeye ve farklı anlatım biçimleri üretmeye çok açık bir alan sunuyor. Bu da oyuncuya büyük bir özgürlük sağlıyor.
O yüzden fiziksel tiyatronun hem yaratıcı hem de özgürleştirici bir alan olduğunu düşünüyorum.
“Fiziksel tiyatronun hem yaratıcı hem de özgürleştirici bir alan olduğunu düşünüyorum.”

Bunca yıllık tecrübenin ardından bir projeyi kabul ederken nelere dikkat ediyorsunuz? Seçim öncelikleriniz mesleğinizin ilk yıllarına kıyasla nasıl değişti?
Başta sevdiğim işleri yapmaya çalıştığımı söyledim. Artık ne yaparsam yapayım, en temel bakış açım sevdiğim işleri, sevdiğim ve güvendiğim insanlarla birlikte yapmak.
İçinde bulunduğum ekip ya da çalışma ortamı beni bu açıdan tatmin etmiyorsa oradan uzak durmayı tercih ediyorum.
Sanatsal olarak da son dönemde daha çok fiziksel tiyatronun araçlarını kullanan, oyuncunun daha ön planda olduğu ve olabildiğince dekor, kostüm vb. diğer sahne araçlarından arınmış ya da sadeleşmiş, oyunsu olanı kurmakla ilgilenen işleri tercih ediyorum.
Yönetmenin yaklaşımına, oyuna ve kurulan dünyaya güveniyorsam projenin içinde olmak istiyorum.
Mesleğimin ilk yıllarında hiç böyle bir bakış açım yoktu. Hem amatör tiyatro yaparken hem de Tiyatro Anadolu’da çalışırken isteğim sürekli sahnede olmak ve mümkün olduğunca çok oyunda yer almaktı.
Açıkçası oyun seçmek ya da bir oyunu reddetmek gibi kavramlar hayatımda yoktu. Koşullar da biraz öyleydi zaten. Büyük kurumsal tiyatrolardaki kadar geniş kadrolardan söz etmiyoruz. Çoğunlukla tüm ekibin varlığına, katkısına ihtiyaç vardı.
Ama şimdi dönüp baktığımda iyi ki öyle olmuş diyorum. Çok farklı yönetmenlerle, çok farklı üsluplarla çalışma fırsatım oldu. Çok şey öğrendim o süreçte. Tüm bunlar bugünkü bana, oyunculuğuma yaptığım yatırımlar diye düşünüyorum.
“Artık ne yaparsam yapayım, en temel bakış açım sevdiğim işleri, sevdiğim ve güvendiğim insanlarla birlikte yapmak.”

Bir oyuncu olarak role hazırlanırken ve karakter yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Her proje ve rol için farklılıklar olsa da temel yaklaşımınız nedir?
Evet, söylediğin gibi her proje aslında kendi çalışma ve üretme yöntemini de biraz belirliyor. Bu yüzden “Ben her role şu şekilde çalışırım” diyebileceğim tek bir yöntemim hiçbir zaman olmadı.
Ama şunu söyleyebilirim; süreç içinde bir rolü oluştururken daha çok onun fiziksel inşasıyla, yani beden bulmuş hâliyle ilgilenmeye başladım. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum.
Fiziksel tiyatroya yakın hissediyor olmamın da etkisi var elbette. Bence Feldenkrais Yöntemi ve hareketin duygu, düşünce ve algımızı nasıl etkilediğini bu açıdan tekrar keşfetmenin de katkısı oldu bana.
Genel olarak rolü farklı açılardan denemeye, eğer alanım varsa farklı yorumlar geliştirmeye ve yönetmenin önüne olabildiğince çok seçenek koymaya çalışıyorum.
Bu sadece yönetmen için değil, rolün benim açımdan da daha sağlıklı, işlevsel ve keyifli bir şekilde inşa edilmesini sağlıyor.
Rolün inşası aslında prova süreci boyunca devam ediyor. Hatta oyun çıktıktan sonra bile sürüyor. Belirlenen sınırların dışına çıkmadan rol dönüşmeye, gelişmeye ve canlı kalmaya devam ediyor. Ben de kendimi buna açık tutmaya çalışıyorum.
Bunun dışında bir yönetmenle çalışırken onun kurduğu dünyaya teslim olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu, yönetmenin her dediğini sorgusuz kabul etmek anlamına gelmiyor elbette. Ama o dünyanın, estetiğin kurallarına ve sınırlarına saygı duyarak, o sınırlar içinde yaratıcılığınızı ve yorumunuzu ortaya koymanız gerekiyor.
“Rolün inşası aslında prova süreci boyunca devam ediyor. Hatta oyun çıktıktan sonra bile sürüyor.”
Bir yandan da bedenimi olabildiğince canlı ve hazır tutmaya çalışıyorum. Rolün nasıl ortaya çıkacağı çoğu zaman yol boyunca belli oluyor zaten. Yazarın ve yönetmenin kurduğu dünyayı gözeterek kendi payıma düşeni keşfetmeye çalışıyorum.
Provalarda da mümkün olduğunca oyundaymış gibi çalışırım. Bütün enerjimle ve dikkatimi vererek orada olmaya çalışırım.
Bir de elimde metinle dolaşmayı hiç sevmem. O yüzden ezber işini mümkün olduğunca erken aradan çıkarmaya çalışırım.
Son olarak, çalıştığım her rolü samimi ve gerçek kılmaya önem veriyorum. Çünkü bazen fiziksel ya da grotesk üsluplarla çalışılan oyunların gerçekçilikten, samimiyetten uzak olduğu düşünülüyor. Oysa bence her üslubun kendi içinde o biçime has bir gerçekliği var.

Bence oyuncunun görevi de o gerçekliği ve samimiyeti bulmak. Diğer bir deyişle yapaylıktan uzak durmak ve ikna edici olmak diyebilirim.
“Oyuncunun görevi de o gerçekliği ve samimiyeti bulmak.”
Tiyatroya bakış açınız, izlemekten ve içinde bulunmaktan keyif aldığınız projeler ile çalışma yöntemlerinizin akademisyen kimliğinize ve eğitime yaklaşımınıza katkıları nelerdir?
Derslerde sen de benden sıkça duymuşsundur; hepimiz kendi dünyamız kadarız. O dünyadan, o pencereden yapıyoruz her şeyi. Sevdiğimiz, bildiğimiz ve hayatımızın içine aldığımız şeyleri yaptığımız işin içine ne kadar katabiliyorsak, o kadar özgün ve nitelikli eğitmenler olabileceğimizi düşünüyorum.
Elbette ben de hâlâ öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Öğrendiğim, öğrencilerime katkı olabileceğini düşündüğüm her şeyi, dersin ana izleğini bozmadan derse eklemeye çalışıyorum.
Bir de olabildiğince interaktif ders yapmayı seviyorum. Öğrencinin sadece oturduğu ve söyleneni yaptığı değil, katılımcı olduğu hâlini desteklemeye çalışıyorum. Çünkü öğrenmenin tek taraflı değil, birlikte gerçekleşen bir süreç olduğuna inanıyorum.
Tiyatroya bakış açımın, izlemekten ve içinde bulunmaktan keyif aldığım işlerin beni eğitmen olarak etkilediği kesin. Ancak oyunculuğun temel gerekliliklerinin, hangi üslupta çalışırsanız çalışın değişmediğini düşünüyorum. Teknik beceri, bilgi birikimi, disiplin ve çalışma alışkanlığı her zaman gerekli.
Bu yüzden öğrencilerde öncelikle geliştirmeye çalıştığım şey; bakış açılarını genişletmek ve onları özgürleştirmek. Bir oyuncunun rolüne hazırlanırken ihtiyaç duyacağını düşündüğüm her türlü deneyimi, bilgiyi ve yaklaşımı derslerin içine katmaya çalışıyorum.
Çünkü mesele benim neden hoşlandığımdan çok, oyuncunun neye ihtiyaç duyduğuyla ilgili. Ama tabii ki benim hayata ve sanata bakışım da derslerdeki yaklaşımıma yansıyor. Bu kaçınılmaz bir şey.
“Öğrenmenin tek taraflı değil, birlikte gerçekleşen bir süreç olduğuna inanıyorum.”

Türkiye’de konservatuvar oyunculuk eğitiminin eksikleri nelerdir? Yıllardır birçok oyuncu yetiştiren bir eğitmen olarak, değişen döneme göre nelerin değişmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Bu aslında çok basit gibi görünen ama oldukça derin bir soru ve konu.
Bazen kendi aramızda da konuşuruz; sanki her şeyi yeniden inşa etmek gerekiyor gibi geliyor bana. Türkiye’deki en temel sorunlardan biri belirgin eğitim ekollerinin olmaması. Örneğin tamamen fiziksel tiyatro üzerine çalışan bir konservatuvarımız yok. Ya da belirli bir oyunculuk yaklaşımını merkezine alan, sistemli şekilde o doğrultuda eğitim veren kurumlarımız çok az.
Çoğu zaman eğitim, o dersin hocasının geçmişine, deneyimine ve dünya görüşüne bağlı olarak şekilleniyor. Eğer farklı bakış açılarına sahip hocalar bir aradaysa eğitim de zenginleşiyor. Ama bu durum sistemli bir yapıdan çok bireysel çabalarla ilerliyor.
“Dünya değişiyor olabilir, fakat oyunculuğun temel ilkeleri değişmiyor.”
Bir diğer problem ise standart eksikliği. Bugün hocası olmayan, sahnesi olmayan, teknik imkânları son derece sınırlı olan konservatuvarlar ve tiyatro bölümleri var. Sonuçta herkes mezun oluyor ama aldığı eğitim aynı nitelikte olmuyor.
Özellikle hareket, dans ve müzikal eğitim alanlarında önemli eksiklerimiz olduğunu düşünüyorum. Dünyada artık dans eden, şarkı söyleyen, enstrüman çalabilen ve bunların hepsini güçlü bir oyunculuk temeliyle birleştirebilen sanatçılar yetişiyor. Bizim de bu dönüşümü yakalamamız gerekiyor.
Ama bir parantez açmak isterim. Dünya değişiyor olabilir, fakat oyunculuğun temel ilkeleri değişmiyor. Her şeyin hızlandığı, bilgiye bir tıkla ulaşılan bir çağda yaşıyoruz ama iyi bir oyuncu olmak için hâlâ aynı disiplinle, aynı sabırla ve aynı çalışma isteğiyle devam etmek gerekiyor. Birkaç ayda oyuncu olunabileceğine inananlarla bu noktada aynı yerde değiliz.
Bunun yanında, gelecekte ekoller üzerinden şekillenen okulların daha yaygın olmasını isterdim. Öğrencilerin de hangi yaklaşımın peşinden gitmek istediklerini bilerek seçim yapabilecekleri yapılar kurulabilir.
Yıllar önce Hollanda’da gördüğüm bir uygulama beni çok etkilemişti. Öğrenciler ilk yılın ardından oyunculuk, yönetmenlik ya da yazarlık gibi alanlara yönlendiriliyor ve güçlü oldukları alanlarda uzmanlaşmaları destekleniyordu. Aynı zamanda birlikte üretmeye de devam ediyorlardı.
Umarım bizde de öğrencinin eğilimlerini daha fazla dikkate alan, onları bireysel özelliklerine göre destekleyen bir eğitim sistemi kurulabilir.
“İyi bir oyuncu olmak için hâlâ aynı disiplinle, aynı sabırla ve aynı çalışma isteğiyle devam etmek gerekiyor.”

Özel tiyatroların mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce özel tiyatrolar tüm engellere rağmen nasıl ayakta kalabilir? Bu koşullarda üretme arzunuzu canlı tutan şey nedir?
Özel tiyatroların durumunu aslında hepimiz biliyoruz. Bu yüzden uzun uzun anlatmaya gerek yok.
“Sanat da tıpkı su ve ekmek gibi insanın gelişimi için gerekli.”
Bugün bir tarafta büyük kurumların desteklediği ya da güçlü yapımcılarla çalışan, yüksek bütçeli prodüksiyonlar var. Bir tarafta da bizim gibi çoğunlukla kendi imkânlarıyla üretmeye, sosyal medyada birkaç reklam vererek görünür olmaya çalışan ve çoğu zaman bu işten maddi kazanç elde etmeyen tiyatrolar var.
Bu tiyatrolar nasıl ayakta kalabilir? Açıkçası kesin bir cevabım yok. Seyircinin ilgisini, merakını ve desteğini görünür olmakta zorlanan bu oyunlara nasıl çekebiliriz, biz de hâlâ bunu düşünüyoruz.
Nitelikli oyunlar yapmak temel hedefimiz, bunu da başardığımızı düşünüyorum. Eskiden iyi bir iş yaptığınızda bunun mutlaka seyircisine ulaşacağına inanırdık. Bir ölçüde gerçekten de öyleydi. Bugün bu yeterli olmuyor gibi.
Ayrıca çok fazla tiyatro, çok fazla oyun ve çok fazla seçenek var.
Bir de ilginç bir durum var. İnsanlar tiyatro biletlerinin pahalı olduğunu söylüyor. Ama büyük prodüksiyonlar dışındaki birçok özel tiyatro oyununun bilet fiyatı, sıradan bir akşam yemeği ya da birkaç saatlik kafe masrafına denk geliyor. Yine de ünlüsü bol, fiyatı yüksek oyunların dolması nitelikten farklı bir eğilimi gösteriyor. Bu nasıl kırılır, ne zaman kırılır söylemesi güç.
Bence mesele biraz da sanatın toplumdaki yeriyle ilgili. Sanatın bir ihtiyaç olduğunu öğrenerek büyümüyoruz. Oysa sanat da tıpkı su ve ekmek gibi insanın gelişimi için gerekli. Bunun değişmesi yalnızca tiyatrocuların çabasıyla olacak bir şey değil; eğitimden aileye kadar uzanan çok daha geniş bir dönüşüm gerektiriyor.
Bir başka mesele de özgür üretim alanlarının giderek daralması. Sanatın eleştirel ve dönüştürücü gücünü ne kadar özgür kullanabildiğimiz de ayrıca düşünmemiz gereken bir konu.
Peki bütün bunlara rağmen neden devam ediyoruz, derseniz:
Çünkü sahneye çıktığınızda yaşadığınız şey çok özel. Ben uzun yıllar oyun oynamadım ve dünya dönmeye devam etti. Ama yeniden sahneye döndüğümde gözlerimdeki heyecanı görseniz anlarsınız. Bizi ayakta tutan şey biraz da bu.
Bazen vazgeçmekle devam etmek arasında kalıyorsunuz. Ama sonra yeni bir proje çıkıyor karşınıza, sizi heyecanlandıran bir oyunla karşılaşıyorsunuz, oynama arzunuzu tetikleyen bir oyun izliyorsunuz ve bütün o umutsuzluk yerini yeniden üretme isteğine bırakıyor.
Sanırım bizi hâlâ yolda tutan şey de bu.
“Çünkü sahneye çıktığınızda yaşadığınız şey çok özel.”

Übüleşme üzerine konuşalım. Bu oyunu çalışırken belirli bir yönteminiz var mıydı? Çalışma sürecini bir araştırma ve laboratuvar alanı olarak ele aldığımızda, karakter yaratımında neler değişiyor? Bu değişim metni nasıl etkiliyor?
Übüleşme‘yi çalışırken aslında yönetmenimiz Fatih Pazvantoğlu’nun kafasında baştan beri oldukça net bir dünya vardı. Bunun grotesk bir yaklaşımla sahneleneceği ve oyunun içinde Alfred Jarry’nin dünyasından beslenen öğelerin bulunacağı da belliydi.
Bu doğrultuda hem Fatih’le hem de sevgili Yasin Yürekli ile çeşitli çalışmalar yaptık. Sürecin teorik olarak beslendiği taraflar da oldu.
“Biz sahnede araştırdıkça, denedikçe ve birbirimizden beslendikçe oyun da dönüşmeye ve gelişmeye devam etti.”
Ondan sonra da aldık sazı elimize. Birlikte oynamayı ve sahneyi çok özlemiş üç yakın arkadaş ve oyuncu olarak sahne üzerinde birlikte araştırmaya başladık. Çok da eğlendik.
Metnin ilk hâlini yan yana koysanız, sahnede gördüğünüz birçok şeyi bulamayabilirsiniz. Oyunda üç kadın oyuncu bütün rolleri dönüşümlü olarak oynuyor. Klasik anlamda karakterlerden çok tipler var.
Übü de öyle aslında. Geçmişte de var olan, bugün de karşımıza çıkabilen ve muhtemelen gelecekte de farklı biçimlerde var olacak bir iktidar figürü.
Bu yüzden burada klasik anlamda bir karakter yaratım sürecinden söz etmek çok mümkün değil. Daha çok belirli özellikleri, davranış biçimlerini ve oyun içindeki işlevleri belirledik. Sonra kim o rolü devralıyorsa o temel çizgiyi koruyarak kendi yorumunu kattı.
Bu açıdan birbirimizden beslendik rolleri çıkarırken. Doğal olarak metin de bundan etkilendi. Biz sahnede araştırdıkça, denedikçe ve birbirimizden beslendikçe oyun da dönüşmeye ve gelişmeye devam etti.
“Aynı hikâye çok farklı biçimlerde sahnelenebilir ve her seferinde başka anlamlar üretebilir.”
Bu tür üretimlerde metnin sahnedeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hikâye farklı olsaydı karakterler nasıl şekillenirdi? Metin karakteri, karakter de metni nasıl dönüştürüyor?
Aslında bunların hepsi birbirini etkileyen şeyler.
Elbette başka bir hikâye olsaydı ortaya çıkan tipler ya da karakterler de o hikâyenin işaret ettiği dünya, kurumlar, insanlar ve ilişkilere göre şekillenecekti. Bu kaçınılmaz bir şey.
Ama burada belirleyici olan yalnızca metin değil. Başta da söylediğim gibi, yönetmenin kurduğu ve hayal ettiği dünya da çok önemli. Aynı metni başka bir yönetmen ele alsaydı, büyük ihtimalle biz de bambaşka tipler ve karakterler yaratıyor olurduk.
“Metin, oyuncuyu ve rolü etkiliyor; oyuncu ve rol de metni dönüştürüyor.”
Hikâye önemsiz demiyorum elbette. Ama benim için asıl mesele, neyi nasıl anlatmayı tercih ettiğimiz. Çünkü aynı hikâye çok farklı biçimlerde sahnelenebilir ve her seferinde başka anlamlar üretebilir.
Yorum ve sahneleme biçimi daha etkili bence.
Metin, oyuncuyu ve rolü etkiliyor; oyuncu ve rol de metni dönüştürüyor. Özellikle araştırmaya ve birlikte üretmeye açık süreçlerde bu etkileşim çok daha görünür hâle geliyor.
O yüzden ben bunu tek yönlü bir ilişki olarak görmüyorum. Bence hepsi birbirini besleyip dönüştüren bir yapıda.
“İnsanlığına, çalışkanlığına, dürüstlüğüne, üretkenliğine ve yeteneğine güvendiğiniz insanlarla çalışmak büyük bir şans.”

Hem okul arkadaşlarınız olan meslektaşlarınızla hem de öğrencilerinizle aynı sahneyi paylaşıyorsunuz. Bir anlamda mesleki bir ağacın tohumdan büyümesini izlemek gibi. Bu deneyimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi yıllardır birlikte üretmeye motive eden şey nedir?
Aslında daha önce de buna benzer deneyimler yaşamıştım. O zamanlar hepimiz daha gençtik. Bence bu her zaman çok keyifli. Hem ilişkiyi ve iletişimi güçlendiren hem de öğrenmeyi pekiştiren bir şey olduğunu düşünüyorum.
Son dönemde TALES çatısı altında, ilk oyunumuz Macbeth’in Cadıları: Bir de Bizden Dinleyin ile farklı bir deneyim yaşıyorum. Bu kez kendi öğrencilerimle sahneyi paylaşıyorum.
Hem ders verdiğim hem de birlikte sahneye çıktığım gençlerle aynı üretim sürecinin içindeyim. Geçtiğimiz yıl boyunca hem sahnede hem de sahne arkasında birlikte çalıştık ve gerçekten çok güzel bir ekip olduk.
Bunun benim için çok kıymetli bir deneyim olduğunu söyleyebilirim.
Bir yandan da yıllardır dostum olan, yeniden birlikte sahneye çıkmayı hayal ettiğim arkadaşlarımla oynuyorum. Özellikle Ezgi Uzşen ve Arzu Turan Aydoğdu ile aynı sahneyi paylaşmak benim için ayrı bir mutluluk.
Üstüne rejide, yönetmenliğine hayran olduğum, yıllarca beraber çalıştığımız bir diğer dostum Ümit Aydoğdu vardı.
Birbirimizin iş disiplinini, hayata ve tiyatroya bakışını çok iyi biliyoruz. Elbette her konuda yüzde yüz aynı düşünmüyoruz. Zaten böyle olması da gerekmiyor.
Ama birlikte çalışmak ve üretmek konusunda birbirimize sonsuz güven duyabileceğimizi biliyoruz. Bu güven yıllar içinde sınandı ve her seferinde kendini doğruladı.
İnsanlığına, çalışkanlığına, dürüstlüğüne, üretkenliğine ve yeteneğine güvendiğiniz insanlarla çalışmak büyük bir şans.
Bütün bunlar, birlikte üretmeye devam etmek için başlı başına yeterli sebepler.

Nazan Yerli’yi bundan sonra neler bekliyor? Yeni sezonda sizi hangi projelerde göreceğiz?
Öncelikle sana teşekkür ederim. Yeni mezun bir öğrencim olarak seninle bu röportajı yapmak beni çok mutlu etti.
Açıkçası bundan sonra Nazan Yerli’yi ne bekliyor sorusunun cevabını ben de tam olarak bilmiyorum. Daha çok karşıma çıkan, beni heyecanlandıran, merakımı uyandıran işlerin peşinden gitmek niyetim ve dileğim.
Şu an devam eden oyunlarımız var. Umarım yeni sezonda da seyirciyle buluşmaya devam ederiz.
Bir yandan da Feldenkrais çalışmalarıma, atölyelerime devam etmek istiyorum. Oyunculukla beden farkındalığını bir araya getiren yeni çalışmalar üretmek benim için hâlâ çok heyecan verici.
Son birkaç yıldır yeniden sahnede olmanın tadını çıkarıyorum. Uzun bir aradan sonra oyunculuğa dönmek bana aslında neyi ne kadar özlediğimi de hatırlattı.
Bundan sonra da sevdiğim işleri, sevdiğim insanlarla yapabilmek benim için en önemli. Bu yüzden geleceğe dair kesin planlardan çok, iyi karşılaşmaların, yeni üretimlerin ve sahnede olmaya devam etmenin hayalini kuruyorum.
Merak ettiğim, heyecan duyduğum ve bana bir şey öğreten işler olduğu sürece de yoluma devam edeceğimi düşünüyorum.
Yeni sezonda görüşmek dileğiyle, sevgiler.


Bir Cevap Yazın