New York Film Academy’de sinema, Parsons The New School for Design’da ise 2D animasyon eğitimi alan Sandra Peso, uzun yıllar ABD ve Avrupa’da çeşitli projelerde yer aldıktan sonra çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir.
Reklam filmleri, müzik videoları ve kısa filmler üzerine on yılı aşkın süredir sürdürülen üretim pratiğinin ardından, “Bimba” adlı kısa filmiyle 2025 yılında 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüştür. Bimba (2025), 26. İzmir Kısa Film Festivali’nde finalist filmler arasında yer almış; filmin uluslararası prömiyeri ve yurtdışı açılışı, Yunanistan’da düzenlenen Drama Uluslararası Kısa Film Festivali’nde finalist filmler arasında yer alarak gerçekleşmiştir.
Bu söyleşide, Bimba (2025) kısa filminin ortaya çıkış sürecini ve teknede çekim yapmanın yaratıcı ve teknik zorluklarını, yönetmeni Sandra Peso ile ele aldık.
Merhabalar Sandra, röportaj teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Antalya Altın Portakal’da kazandığınız Jüri Özel Ödülü için de ekibini tebrik ederim. Öncelikle seni daha yakından tanımak isterim. Sandra Peso kimdir? Sinema hayatında nasıl bir yer tutuyor ve bu yolculuk nasıl başladı?
Merhaba Fatih, röportaj için ben teşekkür ederim. Ben İstanbul’da doğdum büyüdüm. Film izlemeyi, filmler hakkında konuşmayı ve okumayı hep çok sevdim. Küçükken oyuncu olmak isterdim ama üniversitedeyken ilgim sahne/kamera arkasına kaydı. Arka plandaki tüm küçük seçimlerin sonunda bir bütün oluşturma hali ve bunun üzerinde ekip olarak çalışmak, kafa yormak zorlu olduğu kadar keyifli. Ama maddi anlamda hayatı sinemayla idame etmek pek mümkün olmadığı için birçok insan gibi ben de başka şekillerde kazancımı sağlayıp bir yandan da sinema alanında üretmeye çalışıyorum.
Sohbetimizde denize olan çocukluk ilginden bahsetmiştin. İlk kısa filmini teknede çekme fikri bu ilgiden mi doğdu? Yoksa hikâye seni denize mi yönlendirdi? Senaryonun çıkış noktasını kısaca anlatabilir misin?
Denizle çok haşır neşir bir ailem var, çocukluğumda denizde çok vakit geçirirdik. İnsan sanırım bildiği yerden başlamayı tercih ediyor. Bu senaryo aslında arkadaşıma bir düğünde yaşlı bir amcanın anlattığı bir hikayeden çıktı. Ona anlatılan hikayede köyde bir gece bir çocuk yan komşunun evinde tanımadığı bir silüet farkediyor. Köyü ayağa kaldırıyor ve bu kişi yakalanıp köy meydanına bağlanıyor. Şüpheli kişi sabaha kadar tek tek herkesi suçsuzluğuna ikna ediyor – doğru mu yalan mı belli değil – ve sabah son kalan insanlar da ikna olunca adamın ellerini çözüp serbest bırakıyorlar. Bizim hikayemiz tam böyle değil tabii ama çıkış noktası buydu. Burdaki çoğunluk karşısındaki tekillik durumu ilgimi çekmişti. Bu hikayenin odağında tek kalan şüpheli kişi var, bense Bimba’da çoğunluğa odaklanmayı seçtim. Böyle bir hikayeyi bir de denizin ortasına yerleştirince kimsenin kaçacak yeri de olmadı.

Gösterimlerden sonra bazı seyirciler teknedeki yabancıyı bir göçmen olarak yorumladı. Son yıllarda gündemde sık yer alan göçmen haberleri düşünüldüğünde bu okuma anlaşılır görünüyor. Bu yorum hakkında ne düşünüyorsun? Yabancıyı bir göçmen figürü olarak değerlendirmek sence doğru bir yaklaşım mı?
Ben yabancıyı hiçbir zaman göçmen olarak düşünmemiştim, hatta öyle anlaşılmaması için bazı görsel tercihler de yaptık. Ama dediğin gibi yaşadığımız coğrafya ve son yıllardaki haberler düşünülünce bazı insanların böyle bir okuma yapması kaçınılmazdı. Ben bu yabancıyı herhangi bir yabancı olarak görüyorum. Benim için bile gerçek karakteri günden güne değişiyor. Yardıma muhtaç biri olabilir, birinden veya bir beladan kaçıyor olabilir, film baştan sona toplu görülmüş bir rüya bile olabilir. Benim için önemli olan yabancının kimliği değil, çoğunluk içindeki bireyler tarafından herhangi bir yabancıya atfedilen anlam ve onların teker teker kendi iç hesaplaşmaları. Yani aslında sorgulanan “Benim doğrularım nerden geliyor?” “Kendi doğrularıma güvenebilir miyim?” “Karşımdaki insanı olduğu gibi görebiliyor muyum?” gibi düşünceler.
Teknedeki yabancı ile filmde seyirciye açmak istediğin özel bir anlam var mıydı? Yabancının yalnızca Sara ile gerçek bir bağ kurmasının belirli bir nedeni bulunuyor mu?
Dediğim gibi benim için konu daha ziyade çoğunluk tarafından yabancıya yüklenen anlamdı. Bu sebeple yabancının kimliğine hiç odaklanılmadı, çünkü hikaye içinde bunun bir önemi yoktu. Kimisi onu bir tehdit, kimisi sırdaş, kimisi oturmuş düzen içinde bir rahatsızlık olarak görüyordu. Onu gerçekten olduğu gibi gören kimse yoktu, Sara dışında. Sanırım bunun sebebi Sara’nın genç yaşında toplum ve aile baskılarından, hayatın bizi inatla tek tip şekillendirmesinden nasibini henüz almamasıydı. Yabancıya net bir kimlik verilmemesinin, hiç konuşmamasının sebebi de buydu. Bu şekilde karşısındaki insanların kendi iç seslerinin, önyargılarının aynası görevini gördü. Sara ailesinin vurdumduymazlığı, kibri ve duyarsızlığı karşısında da filmin sonunda kendince bir tavır ortaya koydu.

Denizde geçen filmler genellikle büyük prodüksiyon gerektirir. Bağımsız bir kısa film olarak denizde çekim yapmak seni en çok hangi açılardan zorladı? Çekim öncesi beklentilerin, çekim sürecindeki deneyimin ve film tamamlandıktan sonraki değerlendirmelerin arasında nasıl farklar oluştu?
Bağımsız bir kısa film ekibi olarak deniz üzerinde olmak bizi gerçekten çok zorladı. Filmi üç günde Büyükada’da çektik. Ekibin konaklaması, yeme-içmesi, ekipmanın adaya gelmesi gitmesi bile zorluydu – ki bunlar asıl çekimin yanında kolay kaldı diyebilirim. Yapımcımız Anna Maria’yla teknede zorlanacağımızı biliyorduk ama tecrübe etmeden nelere hazırlıklı olmamız gerektiğini her yönüyle tahmin edemedik. Mesela rüzgar durumunun bizi bu kadar etkileyeceğini bilemedik.
Bugün böyle bir işe kalkışıyor olsak, aynı bölgede farklı yönlerden rüzgar alan ve birbirine benzeyen iki ayrı mekan seçerdik. Çekim günündeki rüzgarın durumuna göre uygun mekana giderdik. Bu durum bizi prodüksiyonda çok zorladı tabii ve sette orijinal planımıza göre çok değişiklik yapmamız gerekti. Bir de genel olarak tekne üzerinde hareket karadaki kadar pratik değil, her şey normale göre çok yavaş olmak durumunda. Bu kadarını da tahmin edememiştik. Bu sebeplerden plan listemiz çok sadeleşti, sayı olarak üçte birine düşmüştür diye tahmin ediyorum. En büyük sıkıntı buydu. Sayı olarak azalması değil ama önceden planlanmamış bir durumdu, bir yandan çekerken bir yandan da kafada sürekli yeni bir kurgu düşünmek durumunda kaldık. Bir de havanın bir açıp bir kapıyor olması renkte bizi bir hayli zorladı ama bu tekne durumundan bağımsız bir problemdi. Beni şahsi olarak en çok zorlayan şey, ister istemez bu fiziksel zorluklarla ilgilenirken aynı zamanda sette oyun ve kurguya odaklanabilmekti.
Fiziksel ve teknik kısıtlar içinde çalışırken, filmin duygusal dünyasını ve anlatmak istediğin atmosferi korumakta zorlandığın anlar oldu mu? Bu koşulların hikâyenin tonunu etkilemesinden hiç endişelendin mi? Bu duyguyla nasıl başa çıktın?
Benim için set tamamen bu endişeyle geçti. Senaryoda bir atmosfer vardı ama tabii ki setin fiziksel koşullarıyla hiçbir şey planlandığı gibi gitmiyor. Bu her set için geçerlidir tabii ama deniz üzerinde olmak bu duruma bir katman daha ekliyor. Bahsettiğim gibi, sette planladığımız açıların dışına çıkıp çok daha sadeleşmemiz gerekti. Bu sefer filmin kurguda nasıl kesileceği sürekli yeniden planlanmalıydı. Orda da biraz teknik bilginiz, biraz da içgüdünüzle hareket ediyorsunuz. Mesela sahnedeki nerdeyse herkesin diyaloğu olan ve oyuncuların konuşarak yer değiştirdiği bir sahnemiz vardı. Bunu çok sadeleştirerek çektik ama o gece set sonrası ben bunun kesilemeyeceğini ve diğer sahnelerle uyumsuzluğunu fark ettim ve ertesi gün bir sahnemizi iptal edip bu sahneyi tekrar çektik. İyi ki bu şekilde yapmışız. Bu durum senin de bahsettiğin gibi filmin atmosferini koruyabilme endişesiyle ortaya çıkmıştı.

Deniz ve rüzgârın etkisiyle birlikte tekne hiçbir zaman sabit durmaz. Bununla ilgili hangi önlemleri aldın? Kamera yerleşimi, oyuncu konumlandırması ve süreklilik açısından en çok zorlandığın noktalar nelerdi?
İlk başta tekneyi arkadan iki halat, önden de zincirle sabitledik. Ama rüzgardan ötürü bu sefer de çok sallanıyorduk. Bu aslında ilginç bir görsel veriyordu, oyuncular sabit ve arka plan sürekli hareket ediyordu. Ama bir süre sonra izleyici için çok mide bulandırıcı olabilirdi. Biz de halatları topladık. Bu sefer de arka planımız sürekli sağa sola kayıyordu. Ama yapacak bir şey yok, buna razı olduk.
Görüntü yönetmenimiz Kağan Kerimoğlu’yla filmin vermek istediği duygu üzerine çok konuşmuştuk. Karakterlerin mekanda ve durumda hissettikleri rahatsızlık, sıkışmışlık ve klostrofobi hissini izleyiciye de geçirmek istedik. Bu sebeple kadrajlarımız sabit, çoğu zaman teknenin parçalarıyla çerçevelenmiş ve karakterlerin iyice kısıtlandığını hissettiren kareler oldu. Sadece filmin ilk sahnesinde yabancı yakalanırken kamerayı omuzda kullandık. Orda bir kaos yaşanıyordu ve kamera da bunu yansıtabilmek için bu kaosun tam ortasındaydı. Yansıtmak istediğimiz tek mekanda sıkışmışlık hissi bu sahneden sonra başlıyordu. O yüzden kamera dili ilk sahneden sonra tamamen değişip sabit planlara döndü. Olabildiğince çevredeki devamsızlıkların farkedilmeyeceği kadrajlar yaptık. Çok diyaloglu ve sürekli plandan plana kesen bir film olmadığından bu devamsızlıkların çok hissedilmediğini umuyorum.
Zorlu fiziksel koşulların, oyuncuların hikâyeye dahil olmasını kolaylaştıran bir unsur hâline gelebileceğini düşünüyor musun? Bu yaklaşımı benimsediğini gördüğün yönetmenlerden ya da filmlerden yerli ve yabancı örnekler verebilir misin?
Zorlu fiziksel koşullar oyuncuları tabii etkiliyor ve bir yere kadar hikayeye dahil olmalarını kolaylaştırıyordur. Ama tabii bunun üst limitini bilemiyorum. Yani koşullar aşırı zorluysa bunun oyuncunun üzerindeki etkisinden emin olamıyorum. Belki benim yönetmenlik tecrübem daha fazla olsaydı veya daha uzun bir set imkanımız olsaydı fiziksel durumumuzun ve zorlukların oyunculara olan etkisinin üzerine gitmek isterdim. Reha Erdem’in Koca Dünya filminde reji ekibindeydim. Filmi İğneada’da longoz ormanlarında çekmiştik. Orda da çok zor fiziksel şartlar altında çalışmıştık. Sete varmamız bile o kadar zorluydu ki 12 saatlik sete başlamadan önce yarım günlük enerjimizi tüketmiş oluyorduk. Hatırlarsan hikayedeki karakterler de ormanda zorlu fiziksel şartlar içindeydiler. Setin bu zorlayıcı durumu oyuncuları canlandırdıkları karakterlere gerçekten bambaşka bir yerden bağlamıştı. Ama dediğim gibi bunun bir optimum düzeyi vardır herhalde. Oyuncuyu zorlaya zorlaya limitinin ötesine itmek yönetmenin veya hikayenin ne kadar işine gelir emin değilim.

Film çekimleri sırasında yaşanan aksilikler ve bunların nasıl aşıldığına dair hikâyeleri dinlemeyi her zaman seviyorum. Teknede çalışırken yönetmenlik yaklaşımını değiştiren bir an oldu mu? Bu deneyimi bizimle paylaşabilir misin?
Çektiğimiz tekne dışında bir de daha ufak bir ekip teknemiz vardı. İki tekne arasına düşerken kurtarılan genç kız oyuncumuz Balım. Aynı şekilde kurtarılan lens çantası, sahnede şişme botu kullanırken dümen sapının kopmasıyla kontrolsüzce kendi etrafında dönen oyuncumuz Erhan, aynı botla duramayıp teknenin altına girmesi… Çok acayip şeyler yaşandı. Tabii biz can kurtaranımız ve dalgıcımızla hazırlıklıydık. Yapım amirlerimizden Alican, şansa aynı zamanda iyi bir kaptan ve tekneciydi. Sayesinde bu durumları kimseye zarar gelmeden atlattık. Yönetmenlik yaklaşımımı değiştirdi mi bilmiyorum ama böyle zorlu şartlarda çalışınca ekip birbirine daha sıkı tutunuyor. Film yapmanın en güzel taraflarından biri de bu bence.
Bugün tekrar teknede bir film çekecek olsan, “Keşke bunu önceden bilseydim” dediğin şey ne olurdu? Bu deneyim seni bir sonraki deniz filmine teşvik ediyor mu? Yoksa kimseye böyle bir çekimi tavsiye etmeyeceğin bir noktada mısın?
Teknik olarak teknede film çekme konusunda çok şey öğrendim. O anlamda daha hazırlıklı olacağım kesin. Ama hiç akıl kârı bir iş değil. Günlük çekilebilecek sayfa/sahne sayınız çok azalıyor. Bu da size daha fazla gün ve daha büyük bütçe olarak geri döner. Zaten zor film çekiyoruz, bu kendi ayağımıza sıkmak olur. Ama bir yandan da bu tarz zorluklar, engeller insana çok çekici geliyor. Kimseye tavsiye etmem ama kesinlikle bir daha yapmam diyemem.



Bir Cevap Yazın