İtalya’nın çağdaş klasik müzik sahnesinin önde gelen isimlerinden Sandro Laffranchini, 1999 yılından bu yana La Scala Orkestrası’nın baş çellisti olarak görev yapıyor. Son yıllarda ise geleneksel konser deneyimini kişisel bir sanat anlayışıyla yeniden yorumladığı UNCONVENTIONAL CELLO projesiyle dikkat çekiyor.
Bach ve Telemann’dan The Beatles’a, kendi bestelerinden Ennio Morricone’nin unutulmaz Nuovo Cinema Paradiso müziklerine uzanan program, müziği yalnızca dinlenen bir sanat olmaktan çıkarıp bir hikâye anlatım biçimine dönüştürüyor.
Prag’ın tarihi Rudolfinum salonunda gerçekleştirdiği performans, müzik kadar hikâyelerin ve kişisel anıların da sahnede yer bulduğu bir yaklaşımı ortaya koyarken; müzik, sinema ve anlatı arasındaki ilişkiye dair pek çok soruyu da beraberinde getiriyor.
Bu söyleşide Sandro Laffranchini ile UNCONVENTIONAL CELLO’nun ortaya çıkış hikâyesini, sanatçı ile izleyici arasındaki değişen ilişkiyi, sinemada müziğin rolünü ve yapay zekâ çağında sanatsal üretimin geleceğini konuştuk.
TR | EN | English version here.
La Scala’nın bir parçası olduğunuz 1999 yılından bugüne baktığınızda, bu kurum sizi yalnızca bir müzisyen olarak değil, bir insan ve sanatçı olarak nasıl şekillendirdi?
La Scala’ya baş çellist olarak kabul edilme sürecim hiç de kolay olmadı. Pek çok seçmeye girdim; çoğunda son aşamaya kadar yükseldim ancak pozisyonu kazanamadım. Dönüm noktası ise Maestro Filippini’nin bana bir Vuillaume çello ödünç vermesi oldu. O enstrümanın sağladığı ses gücünün belirleyici farkı yarattığına gerçekten inanıyorum.
Bu durum biraz motor sporlarına benziyor. Bir sürücü ne kadar yetenekli olursa olsun, rekabetçi bir aracı yoksa kazanması son derece zor.
Kurumsal açıdan bakarsak, La Scala’nın bir parçası olmak öncelikle disiplinli bir insan olmayı gerektiriyor. Burada çok net kurallar var ve bu kurallara uymanız bekleniyor.
Orkestranın dışında bir kariyer inşa etmek ise büyük ölçüde kişinin kendi girişimciliğine ve kurum dışındaki ilişkilerine bağlı. Herkes aynı deneyimi yaşamıyor. Bazıları daha fazla destek görüyor, bazıları daha az. Ancak bunun cesaret kırıcı olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Ben kendi adıma her zaman müziği geniş bir perspektiften dinleyen biri oldum. Kendimi hiçbir zaman yalnızca klasik repertuvarla sınırlamadım. Bu nedenle zamanla yeni alanlara yöneldim; eserler uyarladım, kendi bestelerimi yazdım ve beni etkileyen tüm müzikal dünyaları yansıtan kişisel bir ifade dili oluşturmaya çalıştım.
“Bir sürücü ne kadar yetenekli olursa olsun, rekabetçi bir aracı yoksa kazanması son derece zordur.”

UNCONVENTIONAL CELLO’nun çıkış noktası neydi? Bu projeyle geleneksel konser formatının hangi yönlerini yeniden düşünmek istediniz?
UNCONVENTIONAL CELLO pandemi dönemindeki kapanmalar sırasında ortaya çıktı. Orkestranın faaliyetleri durmuştu ve ilk kez uzun zamandır sahip olmadığım kadar geniş bir zaman ve düşünme alanı buldum.
Besteci Fabrizio Campanelli ile birlikte çalışmaya başladım. Kendisi film müziği alanında güçlü bir geçmişe sahip bir besteci. Sinemadan gelen bu deneyim, projeye doğal olarak sinematik bir bakış açısı kazandırdı.
Milano’daki Candle Studio’da çellonun ses olanaklarını elektronik yöntemlerle yeniden keşfetmeye başladık. Enstrümanın doğal sesini zaman zaman tanınmayacak kadar dönüştürdük. Bazen vurmalı bir çalgı gibi, bazen rüzgârı andıran bir doku gibi, bazen de marimba benzeri tınılar elde ettik.
Temel fikrimiz oldukça basitti: Çelloyu başlangıç noktası olarak alıp onu ne kadar ileri taşıyabileceğimizi görmek.
Daha sonra bu yaklaşımı bazı ikonik pop şarkılarına uyguladık. Birden fazla çello kaydını üst üste katmanlayarak tek bir enstrümandan adeta bir orkestra yarattık.
Ortaya çıkan sonuç, sahnede bir çellist gördüğünde belirli beklentilerle gelen dinleyicilerin tüm öngörülerini sarsan yeni bir ses evreni oldu.
UNCONVENTIONAL CELLO’yu Spotify ve Apple Music üzerinden de dinleyebilirsiniz.
“Çelloyu başlangıç noktası olarak alıp onu ne kadar ileri taşıyabileceğimizi görmek istedik.”

Programınız Bach ve The Beatles’tan Morricone’ye ve kendi bestelerinize kadar uzanan oldukça geniş bir repertuvarı bir araya getiriyor. Böyle bir konserin dramatik yapısını nasıl kuruyorsunuz?
La Scala’dan gelen bir çellisti dinlemeye gelen izleyicinin doğal olarak klasik müzik temelli bir başlangıç bekleyeceğini düşünüyorum. Bu beklentiye saygı göstermek gerektiğine inanıyorum.
Bu yüzden konserlere Telemann ve Bach gibi isimlerle başlıyorum. Bu tercih, geri kalan her şeyin üzerine inşa edildiği sağlam bir temel oluşturuyor.
Programın devamını ise büyük bir restorandaki tadım menüsü gibi düşünüyorum. Dinleyiciye farklı dünyaları temsil eden, güçlü ve karakteristik örnekler sunmaya çalışıyorum.
Amacım bir akşam içinde mümkün olduğunca geniş bir müzikal manzarayı gösterebilmek. Eğer içlerinden biri dinleyicide bir merak uyandırırsa, o kişinin daha sonra o besteciyi veya o müzik dünyasını kendi başına keşfetmesini umuyorum.
Çünkü bu konserin amacı her şeyi anlatmak değil.
“Konserin amacı her şeyi anlatmak değil, yeni kapılar açmaktır.”
La Scala geleneğinden gelen bir müzisyen olarak, aynı zamanda yerleşik sınırları zorlayan projeler de üretiyorsunuz. Sanatsal pratikte gelenek ve yenilik arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Benim için gelenek ve yenilik birbirine karşıt iki kavram değil. Aynı sürekliliğin farklı noktalarını temsil ediyorlar.
Bunu en iyi teknik açıdan açıklayabilirim.
“Mevcut repertuvar bir başlangıç noktasıdır; bir sınır değil.”
Popüler müzik eserlerini çelloya uyarlarken ve düzenlerken, klasik repertuvarda aynı yoğunlukta karşılaşmadığınız bazı armonik ve ritmik zorluklarla sürekli yüzleşiyorsunuz. Çift sesler, karmaşık akor yapıları, aynı anda birden fazla parmağın kusursuz pozisyonda bulunmasını gerektiren pasajlar… Bunların hepsi entonasyon sorunlarını da beraberinde getiriyor.
Bu çalışmalar klasik eğitimden bir sapma değil; aksine tekniği daha ileri taşıyan bir süreç. Sonrasında klasik repertuvara geri döndüğünüzde, daha önce zor görünen pek çok şeyin görece daha rahat hale geldiğini fark ediyorsunuz.
Bu düzenlemeleri klasik tekniğin dışında bir alan olarak değil, onun doğal bir evrimi olarak görüyorum. Vurmalı çalgıları andıran efektler ya da başka enstrümanları taklit eden sesler de aynı anlayışın parçası. Amaç, çellonun ifade alanını genişletmek.
Ancak teknik tek başına yeterli değil. Teknik, sürekli gelişen bir ifade diline hizmet etmeli.
Özellikle genç müzisyenlere vermek istediğim mesaj bu. Yeni neslin yalnızca mevcut repertuvarla yetinmemesi gerektiğini düşünüyorum. IMSLP’de bulunan eserlerin ötesine geçmeli, yeni alanlar keşfetmeli, yeni düzenlemeler yapmalı ve yeni müzikler üretmeli.
Mevcut repertuvar bir başlangıç noktasıdır; bir sınır değil.

Yapay zekânın yaratıcı süreçlerde giderek daha fazla yer aldığı bir dönemde, sanatçılar ile izleyiciler arasındaki ilişkinin nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz?
Bir teknoloji konferansında Beethoven’ın Onuncu Senfonisi’nin yapay zekâ tarafından tamamlanmış bir versiyonunu dinleme fırsatım olmuştu. Elde yalnızca birkaç müzikal taslak bulunuyordu ve yapay zekâ bu parçaları kullanarak eser için tam bir orkestral yapı oluşturmuştu.
Salondaki birçok kişi bu çalışmaya olumlu yaklaştı. Ancak ben aynı derecede ikna olmadım.
Beni en çok etkileyen şey hayal gücünün eksikliğiydi.
Ortada belli ki çeşitli müzik parçalarının yeniden düzenlenmesi, farklı armonik işlemlerden geçirilmesi ve matematiksel dönüşümlere tabi tutulması vardı. Fakat bütün eseri baştan sona taşıyan organik bir düşünce hissedilmiyordu.
“Ortada müzik vardı ama gerçekten bir şey söyleyen bir ses yoktu.”
Sanki bir şeyler bir araya getiriliyor ama gerçekten bir şey söylenmiyordu.
Yine de bundan kesin sonuçlar çıkarmanın doğru olmayacağını düşünüyorum. Çünkü müzik bestelemek insan zihninin gerçekleştirebildiği en karmaşık faaliyetlerden biri olabilir.
Bu süreç yalnızca teknik bilgi gerektirmez; sezgi, duygusal hafıza, anlatı kurma becerisi ve uzun bir zaman dilimine yayılan yaratıcı bütünlük de gerektirir.
Bugünkü yapay zekâ sistemleri henüz bu seviyede olmayabilir. Belki de mesele teknolojinin nihai sınırları değil, şu an bulunduğu aşamadır.
Şimdilik yapay zekânın insan yaratıcılığının yerini alacağından endişe duymuyorum. Ancak gelişimini büyük bir merakla takip ediyorum.
“Müzik bestelemek insan zihninin gerçekleştirebildiği en karmaşık faaliyetlerden biri olabilir.”

Konser boyunca dinleyicilerle anılarınızı, hikâyelerinizi ve kişisel deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Bir sanat eserinin duygusal etkisi yalnızca eserin kendisinden mi gelir, yoksa etrafındaki hikâyeler de deneyimin ayrılmaz bir parçası mıdır?
Dinleyiciyle gerçek bir ilişki kurmanın son derece önemli olduğuna inanıyorum.
Bunu yalnızca eserleri tanıtmak ya da bilgi vermek anlamında söylemiyorum. Daha çok tiyatral bir anlamdan söz ediyorum.
Asıl mesele empati yaratabilmek.
Henüz ilk nota çalınmadan önce, birkaç cümleyle ya da birkaç jestle karşınızdaki insanla gerçek bir bağ kurabilmek gerekiyor.
Bu da kolay bir şey değil.
İyi konuşmak başlı başına öğrenilmesi gereken bir beceri. Hatta gelecekte tam anlamıyla donanımlı bir müzisyenin yalnızca konservatuvar eğitimiyle yetinmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Oyunculuk dersleri, tiyatro çalışmaları ve sahnede iletişim kurma becerileri de bunun parçası olmalı.
Bugün televizyonun ve özellikle sosyal medyanın şekillendirdiği bir dünyada yaşıyoruz.
Instagram’a baktığımızda, belirli bir imaj oluşturabilen insanların fikirlerini çok daha etkili aktarabildiğini görüyoruz. Aynı durum konser sahnesi için de geçerli.
Müziğin kendi başına büyük bir gücü var.
Ancak dinleyicinin gözlerinin içine bakabilen, daha yayı teline dokundurmadan önce bir duygu yaratabilen sanatçı bambaşka bir seviyede çalışıyor.
Bu yüzden müzik, sinema ve hikâye anlatıcılığı arasındaki sınırların düşündüğümüz kadar uzak olmadığını düşünüyorum.
Sonuçta hepsi aynı şeye dayanıyor:
Karşımızdaki insana, yaşanan şeyin önemli olduğunu hissettirebilmek.
“Henüz ilk nota çalınmadan önce, dinleyiciyle bir bağ kurabilmelisiniz.”
“Müzik, sinema ve hikâye anlatıcılığı aynı şeye dayanır: İnsanlara yaşanan şeyin önemli olduğunu hissettirmek.”
Programın öne çıkan bölümlerinden biri, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen izleyiciler üzerinde hâlâ güçlü bir etki yaratan Nuovo Cinema Paradiso. Sizce bazı film müziklerini zamansız kılan şey nedir?
Nuovo Cinema Paradiso son derece evrensel bir duyguya temas ediyor: çocukluğun geri döndürülemez oluşuna.
Çocukluk yılları hepimizin içinde silinmeyen izler bırakır. Büyüdükçe uzaklaştığımız mekânlar, kurduğumuz hayaller, ait hissettiğimiz yerler ve geride kalan insanlar hayat boyunca bizimle yaşamaya devam eder.
Ennio Morricone’nin olağanüstü biçimde kavradığı şey tam da buydu.
Müziğin zamanı muhafaza edebilme gücü.
“Müzik zamanı muhafaza edebilir; bazı duyguları ve anıları bizden daha uzun süre yaşatabilir.”
Bazı duyguları, bazı anıları ve bazı kayıpları kelimelerden çok daha güçlü şekilde saklayabiliyor.
Aslında canlı konserlerin önemini de burada görüyorum.
Bir konser gerçek zamanlı olarak yaşanır. Akıp gider ve sona erer. Aynı anı tekrar yaşama şansınız yoktur.
Bu yönüyle hayatın kendisine çok benzer.
Kayıtları istediğimiz zaman yeniden dinleyebiliriz. Ancak canlı performansın duygusu bir daha aynı şekilde geri gelmez.
Onu değerli kılan şey de budur.
“Canlı performansın duygusu tekrarlanamaz. Gücünü de tam olarak bundan alır.”
Film müzikleri programınızda önemli bir yer tutuyor. Sizce sinemada müziğin rolü nedir? Müziğin, görüntülerin tek başına aktaramayacağı duygu ve anlam katmanları var mı?
Müzik, dilin ulaşamadığı bir yere ulaşır.
Kelimeler her zaman bir tür aracıdır. İnsanlar onları farklı şekillerde yorumlayabilir, yanlış anlayabilir ya da kendi deneyimleri üzerinden yeniden anlamlandırabilir.
Müzik ise bütün bu süreçleri aşar.
İnsanın daha derinlerinde bulunan, dil öncesi bir alana doğrudan temas eder.
İşte sinemada müziği bu kadar güçlü yapan da budur.
Görüntüler bize ne olduğunu gösterir.
Müzik ise bunun nasıl hissettirdiğini anlatır.
Çoğu zaman yalnızca duyguyu değil, olayın gerçek anlamını da açığa çıkarır.
Sinema büyüsünü bu birliktelikten alır.
Görüntü ve müzik bir araya geldiğinde, tek başlarına ulaşamayacakları bir anlatım gücüne erişirler.
“Görüntüler bize ne olduğunu gösterir; müzik ise bunun nasıl hissettirdiğini anlatır.”
“Müzik, dilin ulaşamadığı bir yere ulaşır.”

UNCONVENTIONAL CELLO’da Bach, The Beatles ve Morricone aynı sahneyi paylaşabiliyor. Size göre birbirinden çok farklı görünen bu müzikal dünyaları ortaklaştıran şey nedir?
Bana göre Bach, The Beatles ve Morricone’yi bir araya getiren şey, hepsinin klasik müzik geleneğiyle kurduğu güçlü bağdır.
Bu bağ bazen ilk bakışta görünmez olabilir ama eserlerin yapısına yakından baktığınızda çok net biçimde ortaya çıkar.
The Beatles bunun en iyi örneklerinden biridir.
Michelle, Yesterday ya da Eleanor Rigby gibi eserleri düşündüğünüzde, klasik müzikten gelen yapısal anlayışı açıkça hissedersiniz. Özellikle Eleanor Rigby’deki yaylı dörtlüsü kullanımı bunun çok belirgin bir örneğidir.
Bu durum pop müziğin klasik müzikten bazı unsurlar ödünç alması değildir.
Aslında klasik düşüncenin popüler bir dil aracılığıyla ifade edilmesidir.
Morricone de kendisini her zaman bir klasik müzik bestecisi olarak tanımlamıştır.
“Büyük müzik, üretildiği bağlamdan bağımsız olarak büyük müziktir.”
Hatta kariyerinin ilk dönemlerinde film müziği yazmaya biraz mesafeli yaklaşmıştı. O dönemin akademik çevreleri ve özellikle hocası, film müziğini ciddi müzikten daha aşağı bir yerde görüyordu.
Dodekafonik müzik çevreleri uzun süre ona mesafeli davrandı ve sinema müziklerini sanat açısından daha düşük bir alan olarak değerlendirdi.
Fakat Morricone’nin uluslararası başarısı büyüdükçe bu yaklaşımı sürdürmek imkânsız hale geldi.
Bence sorun Morricone’de değildi.
Sorun, bazı insanların zamanın ruhunu okuyamamasındaydı.
Çünkü büyük müzik, üretildiği bağlamdan bağımsız olarak büyük müziktir.
İster bir konser salonunda doğsun, ister bir film sahnesinde…
Onu değerli kılan şey, ait olduğu kategori değil; taşıdığı sanatsal güçtür.
Ve Bach’tan The Beatles’a, Morricone’den günümüz müziklerine uzanan ortak çizgi de tam olarak burada yatıyor.
“Bu, pop müziğin klasik müzikten ödünç alması değil; klasik düşüncenin popüler bir dilde ifade edilmesidir.”
Son Söz
Sandro Laffranchini’nin anlattıkları, müziğin yalnızca notalardan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Onun yaklaşımında müzik; hikâyelerle, anılarla, sinemayla ve insanlarla kurulan bağlarla anlam kazanıyor.
Belki de bu nedenle UNCONVENTIONAL CELLO yalnızca bir konser projesi değil; müziğin farklı disiplinlerle nasıl yeniden buluşabileceğini gösteren bir anlatı alanı.
Ve Laffranchini’nin de söylediği gibi:
“Konserin amacı her şeyi anlatmak değil, yeni kapılar açmaktır.”


Bir Cevap Yazın