Eğer hâlâ bir kurtarıcı arıyorsanız sizi Harris Dickinson’ın ilk yönetmenliğini gerçekleştirdiği Serseri (2025) filmi ile baş başa bırakmak istiyorum. Serseri, her şeyden azat olmuş biraz tamamlanmış ancak bir hayli yarım kalmış genç bir adamın “normalleştirilme” hikâyesi.
Yaşadığımız toplumun bizden birer yurttaş olarak neler beklediğini kaçımız umursuyoruz? Kendi beklentilerimiz veya önceliklerimiz dururken kim statükoyu önemser? Zaten her şey mahvolmaya yüz tutmuşken bizi kurtarmak kimin umurunda? Bizim günahlarımız için ölecek yeni bir mesih var mı?

Topluma Uyumlanma Belası
Topluma uyumlanmayı başarmak kadar onu yok saymak ya da dışlanmak da zordur. Herkes aynı normları takip edip birbirinin tıpkısı olurken, rotadan çıkmış olmanın yarattığı gerilim kişiden kişiye değişim gösterebilir. Özellikle alternatif yaşam pratikleri olarak onlarca yıldır takip ettiğimiz, duyumsadığımız veya deneyimlediğimiz öze dönüş denemeleri çoğu zaman buhranla sonuçlanarak miadını dolduruyor.
“Toplumu reddeden” ve “toplum tarafından dejenere olan” arasındaki fark görülmeye başladığında aslında insan denen varlığın gerçekten bir iradeye sahip olup olmadığı da idrak edilebiliyor. Film büyük paydada toplumsal düzene uyumlanamayan, belki de günümüz hukuk sisteminin o çok kaotik tartışma konusu olan “suça itilen birey” olgusunu tartışıyor. Ancak bu tartışmayı açarken Mike’ın hayatını methiyelerden arındırarak olabildiğince şeffaf bir biçimde merkeze taşıyor.
Ben’in Dışındaki Mike
Her yeni güne “kaybeden” olarak başlayan Mike, zorlu yaşam şartlarına rağmen hayata tutunmayı başaran bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Zorluğun içinden refaha eren bir başarı hikâyesi görmek ya da Mike’ın iyimser veya etik değerlere sahip biri olduğunu söylemek açıkçası zor. Mike, yozlaşmış toplum ve adaletsiz yönetimin sadece kusmak zorunda kaldığı azınlıktan biri. Üstelik hiçbir zaman ben’in sınırına dahil olmayan, sürekli olarak ben’i ihlal eden dışlanmış bir öteki yalnızca.
Bir bulantı gibi ben’in sınırlarını zorlayan, kıvrandıran, salyalarla dışarı atılan iğrencin öznesi belki de. Ama ne kadar iğrenç olursa olsun hâlâ insan olmanın deneyiminde kalıyor.

Şans İçin Umut
“Herkes için adalet”, “herkes bir şans daha hak eder” gibi söylemlerin beyhudeliğini gösteren Serseri; onlar gibi olmamak için verilen mücadelenin yine birebir “onlar” oluşa dönüşmesi üzerine düşünmemize alan açıyor.
Velhasıl bana kalırsa burada asıl önemli olan soru şu:
Mike alternatif bir hayat yaşamayı mı tercih ediyor, yoksa dışlanmaya mı maruz kalıyor?
Aslında film boyunca Mike’ın yaşadığı hayatı hayal etmediğini ya da mutluluktan havalara uçmadığını çok iyi biliyoruz. Yine de her kahraman gibi Mike’ın da düzene tabi olduğu anları görüp acaba “normal” olmaya uyumlanır mı diye düşünüyoruz. Bu hususta uyumlan ya da reddet ikileminin yarattığı gerilim zaman zaman “hayat yaşamaya değer” güzellemesine dönüşüyor.

Mike’ı Yaratan Kim?
Ancak tüm denemelere ve mücadelere rağmen Serseri, fiziksel yolculuk ya da kişisel gelişim temalı bir film olma kaygısı gütmüyor. Serseri‘in kendi içinde binlerce yol kat etmeyi layığıyla başardığını belirtmek isterim.
Ne de olsa toplumu yaratanın Mike gibiler olduğunu varsaydığımızda, Mike’ı yaratanın da toplum olduğu sonucuna ulaşacağımızı bilmekte yarar var. Yine de suç suçtur gerçekliğini kabul etmeye devam edelim.
Filmin vizyon tarihi: 20.06.2026.
İyi seyirler.


Bir Cevap Yazın