,

Stavros Petropoulos ile Röportaj: Pirateland (2025) Turizm Bir Performansa Dönüştüğünde

Stavros Petropoulos röportajında yönetmen; Pirateland’in turizm, otantiklik ve iktidar temalarını, görsel dilini ve uzun metraj yolculuğunu anlatıyor.

1984 yılında Yunanistan’ın Zakintos Adası’nda doğan Stavros Petropoulos, kurmaca, belgesel ve televizyon alanlarında çalışan bir yönetmen ve yapımcıdır. Girit Üniversitesi’nde Sosyoloji eğitimi aldıktan sonra Londra Üniversitesi Goldsmiths’te Medya, İletişim ve Kültürel Çalışmalar bölümünden mezun oldu. 2013 yılında yapımcı Leonidas Konstantarakos ile birlikte Alaska Films’i kurdu. Filmleri; Tribeca Film Festivali, Clermont-Ferrand, CPH:DOX, Saraybosna Film Festivali ve Selanik Uluslararası Belgesel Film Festivali gibi önemli uluslararası festivallerde gösterildi, birçok ödül ve başarı elde etti. Petropoulos, çalışmalarında kimlik, mekân ve toplumsal ilişkiler gibi temaları; gözlem ile performans arasındaki sınırları sık sık belirsizleştiren, görsel açıdan titiz bir sinema diliyle ele alıyor.

Bu röportaj, Petropoulos’un son kısa kurmaca filmi Pirateland’e odaklanıyor. Stavros Petropoulos’un yönettiği Pirateland (2025), 2026 Koker Uluslararası Kısa Film Festivali’nde Bronze Cherry Award’a layık görüldü. Yunanistan’ın Girit Adası’nda geçen film, “otantik” bir korsan deneyimi yaşamak isteyen Norveçli bir turist grubunu ağırlayan ve ayakta kalmaya çalışan bir aile pansiyonunu konu alıyor. Zararsız bir eğlence olarak başlayan süreç; misafirperverlik, performans, arzu ve iktidarın giderek iç içe geçtiği tekinsiz bir rol yapma oyununa dönüşüyor. Titizlikle kurulmuş kadrajları, dikkat çekici renk paleti, komedi ile psikolojik huzursuzluk arasında salınan atmosferiyle Pirateland; günümüz turizmi, otantikliğin metalaştırılması ve yalnızca seyahat etmek yerine deneyimin kendisini tüketmeye yönelik giderek büyüyen arzu üzerine keskin bir sorgulama sunuyor. Film, 2026 Koker Uluslararası Kısa Film Festivali’nde Bronze Cherry Award’a layık görüldü.

TR | EN İngilizce versiyonu için tıklayın.

“Pirateland, bu çelişkinin içinde bir yerde doğdu.”

Pirateland (2025) kısa filminde gemide giden turistler güverterde yağmurluklarla oturuyor.

Pirateland, turizm üzerine bir hikâye olarak başlayıp zamanla performans, arzu ve deneyim ekonomisini çok katmanlı biçimde ele alan bir anlatıya dönüşüyor. Projeyi ortaya çıkaran ilk fikir neydi?

İlk fikir, oldukça kişisel bir çelişkiden doğdu. Kitlesel turizmin köklü biçimde dönüştürdüğü Zakintos Adası’nda büyüdüm. Yıllar boyunca bu deneyimin beni daha bilinçli bir gezgin hâline getirdiğine inandım. Tatil için nereye gideceğime karar verirken daha sakin ve sözde “el değmemiş” adalar arıyor, daha otantik bir şey keşfetmeyi umuyordum. Ancak bir noktada benim de sorunun bir parçası olduğumu fark ettim. Bir yerin “özünü” yakalamaya çalışırken orayı egzotikleştiriyor ve tüketilecek bir şeye dönüştürüyordum. Belki bunu daha seçici ya da incelikli bir şekilde yapıyordum ama sonuçta ben de tüketiyordum. Pirateland, bu çelişkinin içinde bir yerde doğdu. Gündelik hayatın, ziyaretçilerin otantiklik arzusunu tatmin etmek için egzotik bir şeymiş gibi sergilenmek zorunda kalması durumunda neler yaşandığıyla ilgilenmeye başladım. Korsan rol yapma oyunu da bu dinamiğin absürt ancak son derece somut bir ifadesi olarak ortaya çıktı.

Özellikle uluslararası ortak yapımlar söz konusu olduğunda kısa filmlere finansman bulmak çoğu zaman zorlu bir süreç. Pirateland’in finansmanını nasıl sağladınız ve projeyi hayata geçirirken karşılaştığınız en büyük güçlükler nelerdi?

Alaska Films’i birlikte kurduğumuz filmin yapımcısı Leonidas Konstantarakos ile bu filmi uluslararası bir ortak yapım olmadan gerçekleştirmenin oldukça zor olacağını biliyorduk. Filmin görece yüksek bütçesinin Yunanistan’daki fonlarla karşılanması mümkün değildi. Üstelik film için Norveçli oyunculara da ihtiyacımız vardı. Clermont-Ferrand Uluslararası Kısa Film Festivali kapsamındaki Euro Connection’a seçilme şansı yakaladık. O noktadan sonra asıl mesele, projeyi ne kadar iyi sunabileceğimiz ve farklı ülkelerden yapımcıları bize güvenerek projeye dâhil olmaya nasıl ikna edebileceğimizdi. Sürece titizlikle hazırlandık. Bu hazırlık, Fransız yapımcı Stéphane Marchal ve Yukunkun adlı yapım şirketiyle iş birliği yapmamızı sağladı. Ardından ARTE, ön satış yoluyla projeye katıldı. Projenin Nordisk Panorama’da sunulmasının ardından Norveçli yapım şirketi Ferdi Film ve yapımcı Silje Baer ile çalışmaya başladık.

Sonunda kayda değer bir bütçe oluşturmayı başardık ve yapım süreci görece sorunsuz ilerledi. Buna rağmen bazı tavizler vermek zorunda kaldık. Filmin tamamını Girit’te çekmek finansal açıdan mümkün değildi. Bu nedenle çekimlerin yarısını Atina yakınlarında gerçekleştirmek durumunda kaldık. Bu da filmin görsel bütünlüğünü korumak ve uygulamadaki sınırlılıkların başlangıçtaki vizyonumuzu etkilemesini önlemek için yaratıcı çözümler bulmamızı gerektirdi.

“Çekimlere başladığımızda Giorgos’a tamamen güveniyordum.”

Pirateland (2025) kısa filminde Stravros Petropoulos'un görüntü yönetmeniyle yakaladığı uzaktan feribot iskelesi karesi.

Filmin görsel dili son derece kontrollü. Simetrik kompozisyonlara, mimari çerçevelemelere ve karakterlerle nesneler arasında dikkatle belirlenmiş mesafelere sık sık rastlıyoruz. Görüntü yönetmeni Giorgos Koutsaliaris ile bu görsel yaklaşımı nasıl geliştirdiniz?

Giorgos ile bu iş birliğinden önce de birbirimizi iyi tanıyorduk ve çalışmalarına her zaman hayranlık duyuyordum. Benzer bir sinema anlayışını ve görsel dili paylaştığımız için iyi bir ikili olacağımızı düşündüm. Çekimlerden önce birçok kez görüştük ama bu toplantıların sayısı sınırsız değildi. Filmi zihnimde nasıl canlandırdığımı uzun uzun açıklamaktan kaçındık. Bunun yerine referanslar üzerinden ilerleyerek aramızda ortak bir dilin gelişmesine izin verdik.

Çekimlere başladığımızda Giorgos’a tamamen güveniyordum. Her sahnenin ağırlık noktasının nerede olması gerektiğini önceden konuşmuştuk. Böylece sette ağırlıklı olarak oyunculara, mizansene ve her sahnenin taşımasını istediğim duyguya odaklanabildim. Görüntüyü şekillendirme konusunda da ona özgürlük tanıdım. Aynı zamanda filmin görsel dilindeki belirgin titizliğe rağmen önemli ölçüde doğaçlamaya da yer verdik. Bu doğaçlama hem karşılaştığımız engellerden hem de çekimler sırasında ortaya çıkan beklenmedik olanaklardan beslendi.

“Ses tasarımı aracılığıyla adayı ve doğasını canlandırmak; adanın kendisini, yerel halk ile turistler arasında oynanan oyunun üçüncü ve etkin bir katılımcısı hâline getirmek istedim.”

Pirateland (2025) filminde yönetmen röportajtında gece çekimlerinden bahsetti.

Filmin müzikleri çoğu zaman rüya gibi ve tekinsiz hissettiriyor; hatta zaman zaman ekranda gördüklerimizle çelişiyor. Filmin kendine özgü tonunu oluştururken müzikten ve ses tasarımından nasıl yararlandınız?

Senaryoyu geliştirdiğimiz sırada metni kulaklığımdan çok çeşitli müzikler dinleyerek okuyordum. Zamanla bu seçkiyi, filmi zihnimde daha net canlandırmama yardımcı olan birkaç parçaya indirdim. Tekinsiz ve hafif takıntılı bir his uyandıran ama aynı zamanda mizah ve absürtlük de barındıran bir şey arıyordum. Son üçe kalan parçalardan biri, ilginç bir tesadüfle Norveçli besteci Bjørn Bolstad Skjelbred’e aitti. Sonunda parçanın haklarını aldık ve bu eser filmin ana müzikal teması hâline geldi.

Ayrıca Tasos’un kulaklığından dinlediği müziği hazırlamak için Yunan besteci Larry Gus ile çalıştık. Müziğin mümkün olduğunca ayırt edici ve özgün olmasını istedim. Ailesinin yaşadığı örtük şiddeti bir şekilde yansıtabilen, giderek yükselen ve Tasos’un biriken gerilimi kendine özgü, beklenmedik bir şekilde dışarıya vurma ihtiyacına eşlik eden bir parça olmalıydı.

Ses tasarımı aracılığıyla adayı ve doğasını da canlandırmak istedim. Sanki adanın kendisi, yerel halk ile turistler arasında oynanan oyunun üçüncü ve etkin bir katılımcısıydı; her an araya girerek oyunun gidişatını değiştirebilecek bir varlıktı.

“Gündelik hayat, yerel gelenekler, hatta mahremiyet bile başka birinin tüketebileceği deneyimlere dönüştürülebilir.”

Norveçli turistler, “tipik turist” olarak görülmemeye takıntılılar. Bunun yerine sürekli “otantik bir yerel deneyim” arıyorlar. Sizce günümüz gezginlerini otantiklik arayışına bu kadar güçlü biçimde yönelten nedir?

Bence günümüzde seyahat etmek artık yalnızca bir yeri ziyaret etmek anlamına gelmiyor; aynı zamanda bir kimlik inşa etme biçimine dönüşüyor. Otantiklik arayışı, “tipik turistler” olmadığımıza; daha meraklı, daha duyarlı ya da bir şekilde herkesten farklı olduğumuza inanmamızı sağlıyor. Ancak bu arzu kendi içinde bir çelişki barındırıyor: Bir deneyim otantik olarak tanımlandığı anda paketlenebilir, yeniden üretilebilir ve tüketilebilir hâle geliyor. Pirateland’in dünyasında sıradan olan egzotikleşiyor ve bu absürt tersine dönüş, gündelik hayatı giderek daha gerçeküstü kılıyor. Ancak aynı durum çevremizdeki dünya için de geçerli. Kapitalizm ve onunla birlikte turizm, artık insanlardan yalnızca belirli rolleri oynamalarını istemiyor. Daha absürt biçimde, her şeye zaten bir performansmış gibi davranıyor. Gündelik hayat, yerel gelenekler, hatta mahremiyet bile başka birinin tüketebileceği deneyimlere dönüştürülebilir. Bunu hem karanlık hem de son derece komik buluyorum.

“Bu nedenle rol yapma oyunu, birbirinden oldukça farklı iki baskı biçiminin buluşma noktasına dönüşüyor.”

Pirateland (2025) filminde adanın doğal güzellikleri yeşillikler ön planda olduğu bir sahne

Rol yapma oyunu giderek yoğunlaşırken turistler, sahnelenmiş bir esarete ve hatta temsili şiddete gönüllü olarak boyun eğiyorlar. Film; iktidar, rıza ve fantezi hakkında dikkat çekici sorular ortaya koyuyor. Bu belirsiz sınırları araştırırken ilginizi çeken neydi?

Turistlerin arzusunun, yaşadıkları son derece düzenlenmiş toplumlardaki bir tür özgürlüksüzlükten doğduğunu düşündüm. Gündelik hayatları güvenli ve rahat olabilir ancak farklı kısıtlama ve baskı biçimleri de içeriyor. Kontrolü bırakabilecekleri, normal şartlarda bastırılan şeyleri ifade edebilecekleri, bir şeyler hissedebilmek için hem bedenlerinin hem de zihinlerinin izin verilen sınırların ötesine geçmesine imkân tanıyabilecekleri güvenli bir alan arıyorlar. Filmin yükseltilmiş ve komik dünyasında bu arzu, korsanların kurbanı olmayı istemeleri biçiminde ortaya çıkıyor. Bu durum kısmen, kulağa ne kadar mantıksız gelirse gelsin çatışmanın yarattığı adrenalini deneyimlemek için savaş bölgelerine giden insanlar da dâhil olmak üzere gerçek hayattaki ekstrem turizm biçimlerinden esinlendi.

Diğer tarafta ise hikâyemizdekine benzer küçük bir yerin sakinleri bulunuyor. Onların yaşadığı baskı farklı bir yapıya sahip olsa da sonuçta bu da bir baskı biçimi. Hayatta kalma ihtiyaçları, gerçek gücü elinde tutan taraf olmadıkları açıkça görülmesine rağmen onları korsan rolünü oynamaya itiyor.

Bu nedenle rol yapma oyunu, birbirinden oldukça farklı iki baskı biçiminin buluşma noktasına dönüşüyor. Her iki taraf da belirli sınırları aşmak için bu fanteziden yararlanıyor ancak bunu tamamen farklı nedenlerle yapıyorlar.

“Hayatta kalma ihtiyacı, insanı bazen kendisinin bile öngöremeyeceği biçimlerde dönüştürebilir.”

Manos başlangıçta yumuşak huylu ve isteksiz görünürken zamanla turistlerin fantezilerine katılmaktan keyif almaya başlıyor. Bu dönüşümü uzun süredir bastırılan bir arzunun açığa çıkışı olarak mı, yoksa ziyaretçilerin beklentilerinin yarattığı bir sonuç olarak mı görüyorsunuz?

Bunu ikisinin birleşimi olarak görüyorum. Manos başlangıçta mecbur olduğu için oyuna katılıyor. Turistlerde işletmesinin ayakta kalmasını sağlayabilecek bir fırsat gördüğü için onların beklentilerine boyun eğiyor. Ancak zamanla üstlendiği rolden belli bir tatmin duymaya başlıyor. Hayatta kalma ihtiyacı, insanı bazen kendisinin bile öngöremeyeceği biçimlerde dönüştürebilir.

Manos aynı zamanda geçmişine ve köklerine derinden bağlı. Bu bağlılık, avlusundaki ağacın büyümeyi sürdürerek beton plakaları kıran kökleriyle mücadele ettiği sahnelerde de kendini gösteriyor. Ancak bu bağ aynı zamanda onun için bir yük. Geçmiş insana gurur ve güzel hikâyeler verebilir fakat onun gölgesinde yaşamak belirli bir karanlığı da beraberinde getirebilir. Manos’un bu karanlık yönü, hayatta kalma ihtiyacıyla birleşerek dönüşümünü harekete geçiriyor. Sonunda onu, ahlaki pusulasını şaşırtacak kadar güçlü bir çılgınlığa sürüklüyor.

“Hayatında eksik olan şey, belki de kendisini başka bir yerde hayal edebilme ihtimalidir.”

Tasos, filmin duygusal merkezi gibi görünüyor. Hikâye boyunca huzursuz, bulunduğu yere yabancılaşmış ve dile getiremediği bir şeyin arayışında. Sizce hayatında eksik olan nedir?

Tasos, babasının aksine ne yaşadığı yere ne de aile işletmesine gerçek bir bağlılık hissediyor. Kendini oraya sıkışmış hisseden genç bir adam ancak bu duyguyu açıkça ifade edebilecek dile henüz sahip değil. Bunu yalnızca ailesine değil, kendisine dahi anlatamıyor. Hayatında eksik olan şey, belki de kendisini başka bir yerde hayal edebilme ihtimalidir.

“Aynı zamanda bu hareket, babasıyla kelimelere ihtiyaç duymadan ‘konuşmasının’, ona ulaşmasının ve belki de aralarındaki mesafeyi azaltmasının bir yoluna dönüşüyor.”

Filmin finali özellikle dikkat çekici. Turistler, elleri bağlı biçimde denize atılmayı isterken Manos bunu reddediyor. Bunun yerine Tasos aniden kendisini suya atıyor. Bu son hareketin anlamından söz edebilir misiniz?

Turistler, Tasos için bir katalizöre dönüşüyor. Ona direnme, inisiyatif alma, hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanları etkileme kapasitesini sınama imkânı veriyorlar. Bu anlamda finaldeki hareketi, büyüme yolunda attığı küçük bir adım olarak da görülebilir.

Filmin sürekli yükselen gerilimi nedeniyle sonunda korkunç bir şey yaşanması beklenebilir. Ancak finalin Tasos’a ait olmasını istedim. Olayları şiddetli bir sonuca sürüklemesi karakterine uygun gelmedi. Bunun yerine tuhaf, olgunlaşmamış ve oldukça garip bir hareketle karşılık veriyor: Kendisini denize atıyor. Belki de bunu herkesin kafasını karıştırmak ve kötü bir şey yaşanmadan önce durumu kesintiye uğratmak için yapıyor. Aynı zamanda bu hareket, babasıyla kelimelere ihtiyaç duymadan “konuşmasının”, ona ulaşmasının ve belki de aralarındaki mesafeyi azaltmasının bir yoluna dönüşüyor.

“Bu nedenle geçtiğimiz yıldan beri Pirateland’i uzun metrajlı bir film olarak geliştiriyoruz.”

Bugün geriye dönüp Pirateland’e baktığınızda farklı biçimde ele almak istediğiniz herhangi bir şey var mı? Filmi tamamladıktan sonra sizin için yeni bir anlam kazanan bir yönü oldu mu?

Senaryonun yazımından kurgunun son gününe kadar filmde olmasını istediğim ve bunun için ısrar ettiğim birçok unsur vardı. Ancak sonuçta bunları kısa film formatına sığdıramadım. Bu nedenle geçtiğimiz yıldan beri Pirateland’i uzun metrajlı bir film olarak geliştiriyoruz.

Uzun metraj formatı, filmin temalarını daha derinlemesine incelememize imkân tanıyor: Turistleri ve onları harekete geçiren nedenleri, Manos’un iç dünyasında yaşadığı ve onu bir korsana dönüştüren köklü değişimi, yerel topluluğun rolünü ve bu süreçten nasıl etkilendiğini, ayrıca adanın belli belirsiz ve neredeyse doğaüstü uyanışını daha ayrıntılı şekilde ele alabiliyoruz.

Pirateland (2025) kısa filminin posteri. yönetmen Stravros Petropoulos röportajı görseli.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin