, ,

Sultana (2026): Keşke her şey masallardaki gibi olsaydı.

Sultana filminden Sultana gece kulübünün tabelası Ali Kemal Güven yönetmektedir.

45. İstanbul Film Festivali’nin onuncu gününde, Yeni Bakışlar bölümünün son filmi olan Ali Kemal Güven’in yönettiği ve Erdi Işık’ın kaleme aldığı Sultana’yı Atlas 1948’te, film ekibiyle birlikte izledim.

Güçlü oyuncu kadrosu ve iddialı dünyasıyla dikkat çeken film, ilk anda büyüleyici bir atmosfer kuruyor; ancak bu etki, anlatının ilerleyişiyle birlikte hızla dağılmaya başlıyor.

Tuba Büyüküstün Sultana filmindeki dramatik bir sahne

Oyunculuk: Filmi Ayakta Tutan Omurga

Fiziksel performansın merkezde olduğu filmde, pole dansını anlatının bir parçası haline getiren yedi kadın oyuncu — Tuba Büyüküstün, Derya Pınar Ak, Seray Kaya, Rojbin Erden, Begüm Akkaya, Şirin Sultan Saldamlı ve Eylül Su Sapan — büyük bir özveriyle hazırlanmış ve bu emeği doğrudan perdeye yansıtıyor. Bu performanslar, filmin en güçlü tarafını oluşturuyor. Ne yazık ki bu noktada da vaad ettiği görkemi ve büyüleyici etkiyi kurulan zayıf koreografi ile sağlayamıyor.

Erkek karakterler ise daha karanlık ve tehditkâr bir alanı temsil ediyor. Taro Emir Tekin, Hakan Kurtaş, Çağlar Çorumlu ve Cem Zeynel Kılıç’ın performansları bu karşıtlığı destekliyor. Ancak bu temsil biçimi zamanla tek boyutlu ve klişeleşmiş karikatürize kötü karakter yapılarına dönüşüyor.

Senaryo: Potansiyeli Taşıyamayan Bir Kurgu

Film, İstanbul’da köklü bir pole dans gece kulübünde çalışan kadınların hayatlarından bir kesit sunmayı hedefliyor. Ancak bu anlatı, dramatik olarak olgunlaşmamış olay örgüsünün altında eziliyor.

Cinayet, tecavüz, ölümcül hastalık gibi yüksek doz dramatik kırılmalar, karakterlerin iç dünyasıyla yeterince temellendirilmeden peş peşe sıralanıyor. Bu nedenle yaşanan hiçbir büyük olay seyirciye tam anlamıyla geçmiyor. Duygusal yoğunluk yaratması beklenen anlar, yüzeyde kalıyor.

Bu noktada film, sinema formundan çok, karakterlerin geçmişine ve motivasyonlarına alan açabilecek bir dizi yapısına daha yakın duruyor. Mevcut haliyle ise zaman kısıtı, anlatının derinleşmesini engelleyerek karakterleri karikatürize ediyor.

Sultana filminden Çağlar Çorumlu'nun yer aldığı bir sahne

Tema ve Masal Katmanı: Güçlü Bir Fikir, Zayıf Bir İnşa

Sultana, hikâyesini Kırmızı Başlıklı Kız masalıyla iç içe kurarak bir “İstanbul masalı” yaratmayı deniyor. Bu tercih, teoride güçlü bir metafor alanı açıyor. Ancak pratikte, film bu katmanı derinleştirmek yerine yüzeyde bırakıyor.

Kadınların “iyi”, erkeklerin ise “kötü” olarak konumlandırıldığı bu net ayrım, anlatıyı basitleştiriyor. Masal diliyle kurulmak istenen evren, zamanla indirgemeci bir yapıya bürünüyor. Özellikle final bölümünde anlatının hızlanması ve mesaj verme kaygısının artması, filmin kendi kurduğu dünyayı zayıflatıyor.

Film, belki de istemeden, kurmak istediği masalı tersine çeviriyor. Korunması gerekenin kim olduğu, tehdidin nereden geldiği ve dönüşümün ne anlama geldiği bulanıklaşıyor.

Derya Pınar Ak'ın yer aldığı Sultana (2026) filminden bir sahne

Görsel Dünya: İki Ayrı Filmin Çakışması

Filmin en çarpıcı problemlerinden biri de görsel tercihleri. Kamera dili, anlatının kurduğu dünya ile uyumlu bir bütünlük yakalayamıyor.

Bir yanda yüksek enerjili, gösterişli ve neredeyse popüler sinemaya yakın bir atmosfer; diğer yanda ise kameranın yer değiştirmediği, daha sakin, mesafeli ve bağımsız sinema estetiğine yakın görüntü tercihleri var. Bu iki yaklaşım birbiriyle çatışıyor ve filmin tonunu belirsiz hale getiriyor.

Oysa aynı dünya, daha tutarlı bir görsel dil ile çok daha etkileyici bir sinema deneyimine dönüşebilirdi.

Sonuç: Görkemli Ama Dağınık Bir Deneme

Sultana, güçlü oyuncu kadrosu ve dikkat çekici fikriyle büyük bir potansiyel taşıyor. Ancak bu potansiyel, dağınık senaryo yapısı, yüzeyde kalan karakter derinliği ve tutarsız anlatım tercihleri nedeniyle karşılığını bulamıyor.

Film, izleyicide merak duygusunu sonuna kadar canlı tutuyor. Fakat bu merak, anlatının içsel gücünden çok, “daha ne olacak?” sorusuna dayanıyor.

Sultana, iyilerin kazandığı, kötülerin kaybettiği bir masal anlatmak istiyor; ancak karakterlerine masal kadar bile zaman tanımıyor. Bu yüzden ne masalın büyüsünü kurabiliyor ne de gerçek dünyanın gri tonlarına temas edebiliyor. İyi ile kötü arasındaki sınırı kuramadıkça, film kendi anlattığı hikâyeyi de inandırıcılığını da kaybediyor.

Keşke her şey masallardaki gibi olsaydı.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin