Kendi sesini bulmak, bazen söylemek istediklerinden önce nelerden vazgeçebileceğini keşfetmeyi gerektiriyor. Başkalarının şarkılarını çalarak hayatını sürdüren bir müzisyen için bu arayış, geçimini sağladığı düzenle üretmek istediği sanat arasındaki mesafede başlıyor. Aziz Alaca’nın ilk uzun metrajı Tek Başına (2026), bu mesafeye yerleşiyor. Tamer’in özgün bir ses bulma çabasıyla Alaca’nın bu filmde sinemasal dilini kurma arayışı birbirine eşlik ediyor.
İlhan Şen’in canlandırdığı Tamer, Ankara barlarında rock cover’ları çalan, kendi besteleriyle var olmak isterken aynı döngüye sıkışan bir müzisyen. Bu tıkanmışlığı aşmak için kurulu düzenini geride bırakıp yıllar önce müzik piyasasından çekilen idolü Engin Yaman’ın peşinden İzmir’e gidiyor. Renan Bilek’in hayat verdiği Engin’i arayışında, kendi müziğine duyduğu güvensizliğin de payı var. Kendi sesini bulmak için başka bir müzisyenin izini sürmesi, hikâyeye anlamlı bir gerilim kazandırıyor.
Ekonomik koşulların bağımsız üretimi zorlaştırdığı bir dönemde Tamer’le duygudaşlık kurmak zor değil. Geçimini sağlarken yaratıcı tarafını korumaya çalışmak, müzisyenler kadar sinemacıların da tanıdığı bir mücadele. Tek Başına’nın en güçlü tarafı burada beliriyor: Üretmek istemenin üretmeye yetmediği yerde insanın kendisiyle kurduğu yıpratıcı ilişki. Film, bu tanıdık yerinde sayma hissini yakaladığında seyircisine de yaklaşıyor.

Biriken Fikirler, Dağılan Odak
Alaca, hikâyesini anlatırken farklı yollar denemekten çekinmiyor. Mizahi kırılmalar, gerçeklikten uzaklaşan bölümler ve görsel denemeler, keşfetmeye hevesli bir yönetmenin heyecanını taşıyor. Bu açıdan Tek Başına, yaratıcı enerjisi hissedilen, renkli bir ilk film. Ancak ayrı ayrı ilgi çekici olan fikirler, bir araya geldiklerinde her zaman hikâyeyi güçlendirmiyor.
Tamer’in kırılganlığına yaklaştığımız, yaratamama sancısını hissetmeye başladığımız anlarda anlatı başka bir fikrin peşine düşüyor. Bu eğlenceli buluşlar, karakterle kurduğumuz bağın derinleşmesini engelliyor. Film, açtığı yan yollar arasında asıl meselesinden uzaklaşıyor.
Polisiye bir atmosferin kurulup ardından bir şakayla dağıtılması, bunun belirgin örneklerinden biri. Gerilimden komediye geçiş hikâyeyi zenginleştirebilecekken burada ton değişikliğinin kendisi öne çıkıyor. Seyirci, bir sahnenin atmosferine henüz yerleşmişken başka bir duyguya geçmek zorunda kalıyor. Kendi sesini arayan bir sanatçının yolculuğunda birbirini bastıran tonlar gürültü yaratıyor.
Tamer’in alkol ve uyuşturucu etkisindeki hâllerini rüyalar ve halüsinasyonlarla anlatmak da ilginç bir fikir. Ancak bu bölümlerin zamanlaması, karakterin iç dünyasına yaklaşmayı zorlaştırıyor. Onu daha iyi anlayabileceğimiz anlarda hikâyeyle yeniden bağ kurmaya çalışıyoruz. Sorun, denemelerin varlığından çok anlatının neresinde devreye girdikleri.

İzmir’e Açılan Bir Alan
Bir İzmirli olarak filmin İzmir’de geçmesi, hikâyeyle bağ kurmamı kolaylaştıran unsurlardan biri oldu. Şehirde daha fazla film çekilmesi ve İzmir’in hikâyelerde bir karakter olarak yer bulması beni mutlu ediyor. Filmdeki “gevrek” göndermesi de İzmirlilere küçük bir selam verip yüzümüzde bir tebessüm bırakıyor.
Ankara’dan İzmir’e uzanan yolculuk, Tamer’e sıkıştığı düzenden uzaklaşma fırsatı sunuyor. Filmde İzmir’in daha yavaş akan hayatı ve insanlarının rahatlığı, onun huzursuzluğunu daha görünür kılıyor. Çevresindeki hayat sakinleşse de Tamer’in zihnindeki sıkışıklık sürüyor. İzmir’in dinginliği, uyum sağlamaya çalıştığı sessiz bir imtihana dönüşüyor.

Kendi Sesini Ararken
Bir müzisyenin kendini ifade etme arzusunu merkeze alan filmde, Tamer’in değişimini müzik üzerinden de hissetmeyi bekliyorum. Ancak müzik, karakterin dünyasını kurmakta beklediğim derinliğe ulaşamıyor. Buradaki eksiklik, şarkıların niteliğinden çok hikâyeye katkısıyla ilgili. Tamer’in kendi sesine yaklaşmasını duymak, onunla kurduğumuz bağı güçlendirebilirdi.
Yine de finali, bütün bu dağınıklığın ardından umutlu okuyorum. Tamer’in arayışında, kendi sanatını icra etmek isteyen pek çok insanın tanıyabileceği bir ısrar var. Ustalarından el alarak müziğe ve hayata tutunan Tamer, sona yaklaşırken yine onlardan güç alıyor. Filmin benim için en güçlü duygusu, üretmenin önündeki güçlüklere rağmen devam etme isteği.
Alaca’nın kısa filmlerindeki başarıları ve ilk uzun metrajında farklı yolları deneme cesareti, sonraki filmlerini merak etmek için bir neden. Hangi fikrin öne çıkacağına, hangisinin geri çekileceğine dair daha kararlı tercihler Tamer’in hikâyesini güçlendirebilirdi.
Tek Başına, Tamer’in kendi sesini arayışına Alaca’nın uzun metrajdaki üslup arayışının eşlik ettiği bir film. Bu arayışın heyecanı hissediliyor; eksik kalan ise belki de parlak fikirler arasında Tamer’e biraz daha yer açılması.


Bir Cevap Yazın