Başımdaki Dünya, Beyaz Dağın Çocukları gibi belgeselleriyle tanıdığımız Yalçın Çiftçi, son filmi Pirlerin Düğünü ile misafirimiz oldu. Bu vesileyle filmin görsel dinamiği ve mistik atmosferi hakkında merak ettiğim ne varsa sorma şansı bulduğum için oldukça mutluyum.
İzmir Kısa Film Festivali Ulusal Belgesel En İyi Film, Trabzon Film Festivali En İyi Belgesel Film ve Uluslararası İpekyolu Film Festivali En İyi Kurgu ödülleriyle dönen Pirlerin Düğünü, festival yolculuğuna devam ediyor.
Keyifli okumalar!
Son filminiz olan Pirlerin Düğünü ile birçok festivalden ödülle döndünüz. Öncelikle sizi tebrik ederek röportajımıza başlamak isterim. Genellikle belgesel ağırlıklı bir sinematografiniz var; bir önceki işinizi de çok beğenmiştim. Sakin bir sinema diline sahipsiniz. Bu hususta sizi biraz tanıyabilir miyiz? Sinema ile yolunuz nasıl kesişti?
Genelde insanlar isimleriyle tanınır ama benim deneyimim biraz farklı. Festivallerde kendimi tanıttığımda ismim çoğu zaman hatırlanmıyor; fakat filmimin adını söylediğimde “Aa, o filmi siz mi çektiniz?” gibi samimi tepkiler alıyorum. Açıkçası filmlerimin ismimin önüne geçmesi beni mutlu ediyor.
Adana’da bir ortaokulda Türkçe öğretmeni olarak çalışıyorum. Sinemaya yönelmeden önce uzun yıllar fotoğrafçılıkla, özellikle de belgesel fotoğrafla ilgilendim. Çalışmalarımın bir kısmı Atlas Dergisi’nde yayımlandı. Beş yıl boyunca üzerinde çalıştığım Başımdaki Dünya adlı projede Adıyaman’da yaklaşık 50 köy gezerek 70’e yakın kadını fotoğrafladım. Bu süreçte yalnızca fotoğraf çekmekle kalmayıp, bu kadınlarla röportajlar yaparak onların kültürüne dair bilgiler de topladım.
Aslında sinemaya geçişim de bu projenin doğal bir uzantısı oldu. İlk belgesel filmim Başımdaki Dünya (2022) ile film yapım sürecine adım attım. Fotoğraf kökenli olduğum için görsel bakışımın güçlü olduğunu düşünüyorum; bu da ister istemez filmlerimin sinematografisine yansıyor. İlk filmimin festivallerde yer almasıyla birlikte sinemaya olan inancım pekişti ve çok vakit kaybetmeden ikinci filmim Beyaz Dağın Çocukları’na (2023) başladım. O film de ulusal ve uluslararası birçok festivalde gösterildi ve ödüller aldı. Genel olarak gözlemci belgesel diline yakın hissediyorum kendimi. Bu yaklaşımın filmlerime doğal bir dinginlik ve sadelik kattığını düşünüyorum.

Ben belgesel filmlere çok ayrı bir yerden bakıyorum. Tabii ki her film çok değerli; ancak belgesel sinema benim için her zaman ayrı bir öneme sahip. Biraz belgesel sinema hakkında konuşalım mı? Ulusal ve uluslararası arenada belgesel filmlerin yolculuğu nasıl? Sanırım eski zamanlarla kıyaslayacak olursak, artık filmleri daha bilinçli bir şekilde izlemeyi öğrendik diye düşünüyorum.
Türkiye’de belgesel sinema ne yazık ki uzun yıllar boyunca televizyonlarda adeta bir “ceza yayını” gibi görülüp değersizleştirildi. Ancak son on yılda bu algının kısmen de olsa değişmeye başladığını söyleyebilirim. Kendi filmlerimin yüzün üzerinde festivalde gösterilmesiyle birlikte şunu gözlemledim: Artık birçok festival programına belgesel kategorisini de dahil ediyor. Öte yandan sevindirici olan şu ki bugün birçok belgesel film estetik ve anlatı gücü açısından kurmaca filmlerle yarışabilecek düzeye gelmiş durumda ve önemli ödüller kazanıyor. Özellikle büyük festivallerde belgesellerin güçlü bir şekilde varlık gösterdiğini görüyoruz. Bu önemli bir gelişme. Ancak hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda festivallerin büyük bir kısmında ödüllerin maddi karşılığının olmaması ciddi bir sorun. Çünkü bir film üretebilmek, özellikle belgesel gibi uzun soluklu ve emeğin yoğun olduğu bir alanda, sonraki projeler için finansal kaynak yaratmayı gerektiriyor. Ancak iş destek mekanizmalarına geldiğinde tablo değişiyor. Örneğin, Sinema Destekleme Kurulu’nun ayırdığı bütçelerde belgesel projelere oldukça sınırlı pay ayrılırken, kurmaca filmlere çok daha yüksek bütçeler veriliyor. Örneğin bu yıl 2026/4 Sayılı Sinema Destekleme Kurulu 245.090.000 TL desteğinin sadece ‘12.590.000’ tl’lik kısmını Belgesel Film Yapım Projelerine ayırırken geri kalan 232.500.000 tl’lik kısmını kurmaca filmlere ayırmış durumda. Tek bir kurmaca filme ayrılan destek, onlarca belgesel filme dağıtılan toplam destekten fazla olabiliyor. Bu durum, belgesel sinema açısından ciddi bir eşitsizlik yaratıyor. Dolayısıyla, belgesel sinemaya verilen desteklerin artırılması, hem üretim kalitesini hem de çeşitliliği doğrudan etkileyecek ve çok daha güçlü işlerin ortaya çıkmasına olanak sağlayacaktır.
Artık birçok festivalde belgesel anlatının ön plana çıktığını görüyorum. Örneğin İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali, Altın Safran gibi önemli festivallerimiz var. Pirlerin Düğünü de geçtiğimiz haftalarda bir belgesel festivali kapsamında gösterildi. Festival nasıldı, seyirci tepkileri beklediğiniz gibi miydi?
10 yılın ardından, büyük bir emek ve özveriyle Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından yeniden canlandırılan 1001 Belgesel Film Festivali’nde yer almak benim için oldukça anlamlıydı. Öncelikle böyle değerli bir oluşumu bir araya getiren herkese teşekkür etmem gerekir. Bu festivalin benim açımdan en kıymetli yönü, Türkiye’de belgesel sinema üreten pek çok insanı bir araya getirmesi; tanışma, fikir alışverişi ve güçlü bir network oluşturma imkânı sunmasıydı. Bunun yanı sıra düzenlenen söyleşiler, paneller ve çalıştaylar, belgesel sinemanın yönünü ve dönüşümünü anlamak açısından oldukça besleyiciydi.
Pirlerin Düğünü ile oradaydım ve film sonrası izleyici ilgisi oldukça yoğundu. Seyircilerin, çok aşina olmadıkları bir kültürel hikâyeyle karşılaşmaları dikkat çekiciydi. Özellikle ritüelin kendisine, çekim sürecinde insanların bana yaklaşımına ve yurt dışında film çekmenin zorluklarına dair pek çok soru aldım. Öte yandan, bu yıl 27’ncisi düzenlenen Altın Safran Film Festivali de belgesel sinemaya sunduğu katkılarla tartışmasız önemli bir yerde duruyor. Türkiye’de belgesel üreten hemen herkesin yolunun bir şekilde kesiştiği bir festival. Bu yıl ben de filmimle orada olacağım. Festival atmosferini en çok beğendiğim, dinamikleri oturmuş en güçlü organizasyonlardan biri olduğunu düşünüyorum. Orda bulunmak benim için çok kıymetli.

Genelde kurmaca filmlerde izlediğimiz karakterlerle özdeşlik kurmaya alışığızdır, bir belgeselde bunu hissetmek bazen zordur. Ancak Pirlerin Düğünü bana çok tanıdık ve huzurlu bir aşinalık verdi. Karakterlerden ziyade direkt filmin kendisiyle bağ kurdum. Haliyle bu filmin çıkış noktasını merak ediyorum; Pirlerin Düğünü nasıl şekillendi?
Fotoğrafçı olduğum için sosyal medyayı aktif kullanıyorum ve çevremin büyük bir kısmı da fotoğrafçılardan oluşuyor. Arkadaşım Hüsamettin Bahçe’nin o bölgeye yıllardır gittiğini ve o kültürü çok güçlü bir şekilde fotoğrafladığını görüyordum. Pir Şaliyar ritüelindeki dervişlerin kendinden geçme halleri ve Zagros Dağları’nın eteklerinde kadim bir kültürü yaşatmaya çalışan bir avuç insanın varlığı, bende bu hikâyeyi anlatma isteği uyandırdı. Filmin senaryo danışmanlığını da yapan Hüsamettin Bahçe’ye ulaştım, ritüelle ilgili notlar aldım ve böylece bu yolculuğa başlamış olduk. Filmi bir karakter üzerinden anlatmaya karar verdik. Bölgede yaşayan kişilerle iletişime geçtik ve çeşitli alternatifleri değerlendirdikten sonra Atta Gholabi’de karar kıldık. Çünkü Pir Şaliyar ritüelinde def çalması için öğrencilere ders veriyordu. Bu nedenle filmi onun üzerinden kurduk ve merkeze onu yerleştirdik.
Aslında en başından beri filmi uzun metrajlı bir belgesel olarak düşünmüştük. Pir Şaliyar’ın geleneksel evliliği ile modern insanın evliliğini paralel bir anlatı içinde sunmayı planlıyorduk. Sonbahar ve kış çekimlerini tamamlamıştık; yaz çekimlerinde ise Atta’nın evlilik hikâyesini filme alacaktık. Ancak savaş nedeniyle sınırlar kapatıldı ve karakterimize ulaşamadık. Bu nedenle filmi etnografik bir belgesel olarak yeniden çerçeveledik ve kısa metraja dönüştürdük.
Benim bir projeye başlamamı sağlayan en önemli unsurlardan biri, hikâyenin fotoğraf olarak da güçlü bir karşılık bulabilmesi. Belgesel anlayışımda didaktik, öğüt veren bir üsluptan özellikle kaçınıyorum. İnsanlara doğrudan bilgi vermek yerine, bir hikâye sunarak onları o duygunun içine çekmeyi tercih ediyorum. Bu yüzden “kafa röportajı” kullanmamaya karar verdim. Biçimsel olarak da docudrama yaklaşımını benimsedim; çünkü izleyici ile hikâye arasına girilmesi bana doğru gelmiyor. Günümüz teknoloji dünyasında insanlar bilgiye zaten kolayca ulaşabiliyor. Sinemanın görevi, bundan öte, izleyiciye bir deneyim yaşatmak olmalı.
Daha önceden Hewraman bölgesindeki Gorani halkı hakkında bilginiz var mıydı?
Daha önce bu Goranice lehçesini hiç duymamıştım; Kürtçe bildiğim için insanlarla en azından kısmen anlaşabileceğimi düşünmüştüm, ancak sonbaharda keşif için bölgeye gittiğimde neredeyse hiçbir şeyi anlayamadığımı fark ettim. Bu sorunu daha sonra bir tercüman aracılığıyla çözdük.
Goranice, dünyada yaklaşık 300 bin kişi tarafından konuşulan, oldukça kendine özgü bir dil. Hewraman bölgesi ise Zagros Dağları’nın arasında konumlanmış; dağlara yaslanarak teraslar halinde yükselen taş evleriyle dikkat çeken özgün bir mimariye sahip. Eskiden buraya “taş ülkesi” ya da “kartal yuvası” denildiğini de öğrendim.

Aslında tüm bu ritüeller Pir Şaliyar’ı anmak için değil mi? Bu eylemi dini bir eylem ya da sembolik bir kavuşma bağlamında düğün yani vuslata erme olarak da okumak mümkün.
Pir Şaliyar etrafında şekillenen ritüeller ilk bakışta “anma” gibi görünse de, aslında yalnızca tarihsel bir kişiyi hatırlamakla sınırlı değil. Bu tür ritüeller, özellikle Hewraman’daki Gorani kültüründe, çok katmanlı bir anlam taşıyor: hem toplumsal hafıza, hem de ruhani bir yolculuk. Bu yolculuğun kesintisiz bir şekilde bin yıla yakın olmasıyla bile bu kültürün taşıyıcılarının kendi kültürel kodlarına nasıl sahip çıktığını görebiliyoruz. “Düğün” meselesine gelirsek evet, bunu sembolik bir vuslat (birleşme) olarak okunabilir. Mesela, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ölüm gününü “düğün gecesi” olarak tanımlıyor; çünkü bu, hakikate, yani ilahi olana kavuşma anıdır. Pir Şaliyar ritüellerinde de benzer bir katman olduğunu düşünüyorum. Dervişlerin vecd hali, kolektif coşku ve trans, kurban, yemek, müzik ve dansın iç içeliği.
Filmin yanı sıra Pirlerin Düğünü projemi bir belgesel fotoğraf serisi olarak da çalıştım. Bu kültüre dair yaklaşık 15 sayfalık çalışmam Atlas Dergisi’nde yayımlandı. Merak edenler için linki bırakıyorum.

Açık konuşmak gerekirse filminiz herkese hitap edecek türden değil, sanırım bu yüzden ben çok sevdim. Herkese hitap etmeyeceğini düşündüğüm nokta, filmin tasavvufi bir tınısı olması. Soyut kavramları anlamlandırmak bazen zor olabiliyor. Mesela Pir ya da Derviş olmak, aslında bir mertebeden ziyade bir vazgeçiş; maddeden, dünyevi şeylerden arınmak ve Yaradan ile bir olmak.
Tespitinize kesinlikle katılıyorum. Filmimiz etnografik ve kültürel miras temalarına daha yakın duruyor; çok evrensel anlatı kodlarına yaslanmadığı için daha çok bu alana ilgi duyan izleyicilerin seveceğini düşünüyorum.
Bu filmi çekmeden önce yaşadığım en büyük tereddütlerden biri, filmin aşırı tasavvufi ya da tarikatvari bir havaya bürünmesiydi. Açıkçası böyle bir çizgiye kaymasını istemedim. Çekim sürecinde de bu dengeyi korumaya özellikle dikkat ettim. Çok sayıda dini ve tasavvufi içerik kaydettik; ancak bunların bir kısmı filmi ana ekseninden uzaklaştırıyor, onu bir tür tarikat öğretisine dönüştürme riskini taşıyordu. Bu nedenle çektiğim pek çok sahneyi kullanmamayı tercih ettim. Belgeselin odağını, merkezdeki karakterimin hikâyesine yönelttim.
Filmin danışmanlığını yapan isimlerden biri de çok sevdiğim hocam Ertuğrul Karslıoğlu. Kendisiyle yollarınız nasıl kesişti? Filminize dair yapmış olduğunuz sohbetlerden unutulmaz bir anınızı duymak isterim. Gerçekten muazzam bir insan, değil mi?
Ertuğrul Karslıoğlu ile 2023 yılında Foça Film Festivali’nde tanıştım. İlk belgeselim Başımdaki Dünya’nın gösteriminin ardından filmimle ilgili çok değerli yorumlarını alma fırsatım oldu. O günden sonra sürekli iletişim hâlinde kaldık; üzerinde çalıştığım projeleri kendisiyle paylaşıp değerlendirmelerini alıyordum.
Belgesel sinema adına çok kıymetli eserler bırakmış, üretimleriyle bu alanı sürekli besleyen adeta bir kültürel hazine. Son filmim Pirlerin Düğünü vesilesiyle projeyi kendisine gönderdiğimde o da en az benim kadar heyecanlandı. Görsel dünyanın çok güçlü olduğunu, iyi bir iş çıkacağına inandığını söylemişti. İran’a gidip döndükten sonra bazı görüntüleri kendisiyle paylaştım; onları da çok beğendi. Süreç boyunca zaman zaman telefonda konuşarak proje üzerine fikir alışverişi yaptık.
Filmi tamamladığımda ise ilk olarak onunla paylaştım. Umarım ileride yollarımız daha sık kesişir ve birlikte güzel anılar biriktirmeye devam ederiz. Ertuğrul hoca gerçekten yaşayan bir kültürel hafıza.
Filmde, her ne kadar kasıtlı olmasa da eril bir ton var. Pir ve dostlarının merasimi daha çok erkek tarafını oluşturuyor. Atta, Pir’in dostlarından biri olarak düğün sürecinde aktif görev alan kişilerden biri. O topluluklarda sistem nasıl işliyor? Pir’e yakın olmak önemli bir statü mü?
Evet, filmde böyle bir eril tonun varlığı inkâr edilemez. Pir Şaliyar töreninin düzenlenmesinden Rüstemzade ve Bakşi aileleri sorumlu ve bu yapı yüzyıllardır değişmeden devam ediyor. Ritüellerin tamamı Pir Şaliyar’ın evinin önünde gerçekleşiyor. Evlerin damlarından töreni izleyenlerin büyük çoğunluğu erkeklerden oluşuyor. Tören boyunca erkekler zikir alanında toplanırken, kadınların ritüel alanına girmesi yasak olduğu için damlardaki kalabalıkta da ağırlık erkeklerdeydi. Hatta birkaç kez kameramı kadınların bulunduğu tarafa çevirdiğimde ciddi uyarılar aldım; o bölgeden çekim yapmama izin verilmedi. Ritüel, belirgin bir şekilde haremlik–selamlık düzeninde ilerliyordu. Bu ayrımı kırabilmek adına filmde Atta’nın ailesiyle olan yemek sahnelerine özellikle yer verdik. Filmde kadınların görünür olduğu tek bölüm de aslında bu sahneler; onun dışında maalesef pek yer alamıyorlar.
Atta ise Hewraman bölgesindeki Uraman Taht köyünde yaşayan işsiz bir genç. Zaman zaman köye gelen ziyaretçilere rehberlik yaparak geçimini sağlıyor; bunun dışında köydeki tek kültür merkezinde öğrencilere def dersi veriyor. Filmde de öğrencilerini ritüele hazırlama sürecini merkeze alan bir anlatı kurduk. Öte yandan Pir Şaliyar törenine herkes katılamıyor. Zikir alanında bulunmak isteyen yüzlerce insan var; hatta yukarı çıkabilmek için zaman zaman tartışmalar ve kavgalar yaşanıyor. Benim oraya çıkışım bile oldukça olaylıydı diyebilirim. Zikrin yapıldığı alana fotoğrafçıların alınması kesinlikle yasak. Ancak töreni düzenleyen kişilerden birine ulaşarak, yoğun ısrarlar sonucunda sadece 10 dakika çekim yapma izni alabildim. Buna rağmen ritüel alanında çekim yaparken birkaç kez uyarıldım; hatta neredeyse kovuldum diyebilirim.

İran’ın Kürt eyaletine özgü geleneksel bir yelek olan Fereci, bence filmin diğer bir önemli karakteri. Fereci, İslam kültüründe azat olmak, dertlerden kurtulmak anlamına da gelen bir kelime. Pirlerin Düğünü bağlamında bu geleneğe baktığımızda; onu giymek saygınlık ya da üstün bir mertebeye ulaşmak anlamı mı taşıyor? Ferecinin Pirler arasındaki kullanımı bir uhreviyet temsili mi?
Ferenci (ferecî) adı verilen yelekler, keçeden yapılmış, kalın ve soğuğa karşı oldukça dayanıklı giysiler. Bölgenin sert iklimine karşı güçlü bir koruma sağlıyor omuz kısımlarındaki sivri uçların da dağlık coğrafyada karşılaşılabilecek yaban hayvanlarını korkuttuğuna inanılıyor. Bu bağlamda ferenciyi yalnızca bir kıyafet olarak değil, aynı zamanda sembolik bir unsur olarak okumamız da mümkün. Onu giymek doğrudan bir “üst mertebeye ulaşmak” anlamına gelmese de ritüel içindeki belirli bir konumu, aidiyeti ve sorumluluğu işaret ediyor. Yani bir statüden çok, bir rol ve temsil meselesi. Tören sırasında 7’den 70’e birçok kişi giymişti.
Öte yandan Ferenci’nin pirler arasındaki kullanımı, belirli bir uhreviyeti de çağrıştırıyor. Ancak bu uhreviyet, açık bir hiyerarşik üstünlükten ziyade; geleneğe, inanca ve kolektif hafızaya yakınlık üzerinden kuruluyor. Günümüzde ise gündelik hayatta daha çok yaşlılar tarafından tercih ediliyor; gençler ise genellikle özel günlerde, davetlerde ve düğünlerde giyiyor. Ben de filmimde bir hatıra olarak Atta’nın giydiği ferenciyi evime getirdim. Zaman zaman film söyleşilerinde giyiyorum, insanlar görünce oldukça şaşırıyor. 🙂
Pirlerin Düğünü, tabiri caizse bir kültür mozaiği izlenimi sunuyor. Filmin kendi içinde oldukça fazla sembolik anlamı var. Pirlerin dans ritüelleri, kendinden geçmeleri, erbanelerin tınısı. Hepsi hayat ve ölüm arasındaki o muhteşem uyumun ritmini taşıyor. Üstelik filmdeki çoğu karakter o kadar sükûnet halindeler ki sanki dünya hayatını tamamlayıp farklı bir yaşam deneyimine sahipler. Ancak ben tüm bu yoğunluğun içinde Atta karakterini biraz dışarıda kalmış gibi hissediyorum. Sanırım jenerasyon farkından dolayı böyle bir izlenime kapıldım. Hewraman’daki gençler nasıl; hâlâ geleneklerini devam ettiriyorlar mı?
Çok güzel duygular hissetirmiş, bu açıdan mutluyum. Filmin son beş dakikasının tasvirini Atlas Dergisinde yazdığım bir tasvirle sunmak istiyorum müsaden olursa. o kültür mozaiğini şöyle hayal etmeni istiyorum.
“Merasim alanı erkeklere ayrılmış, kadınlar töreni evlerin damından uzaktan izliyor. Ortaya önce def çalanlar, ardından uzun saçlı dervişler çıkıyor. Yediden yetmişe hepsi bir arada, omuz omuza, kol kola giriliyor ve Def’in vuruşuyla zikir başlıyor. Def’in sesi, sadece kulakları değil, tüm bedeni ve ruhu sarıyor; ritim, birleştirici bir güç gibi insanları aynı duygu etrafında topluyor. Herkes kendi iç dünyasında kaybolurken aynı zamanda ortak bir ruhun parçası oluveriyor. Bu, bir arınma, yenilenme ve bütünleşme anı.
Bir süre sonra zikir halkasından ayrılan uzun saçlı dervişler halka şeklini alıp el ele vererek “Allah Allah!” nidalarıyla yeri göğü inletiyor. Uzun saçlarını aynı anda öne arkaya savuruyorlar. Köyün dar sokaklarında yankılanan tef sesleri, evlerin taş duvarlarından sekerek vadinin derinliklerine doğru yayılıyor…
Gökyüzü kızıla boyanmış, dağların zirveleri altın rengi. Güneş batarken damlardaki kalabalık yavaş yavaş dağılıyor. Güneş, Zagros Dağları’nın ardında kaybolurken Hewraman Taht’ta zikir sesleri de yavaş yavaş soluyor. Pir Şaliyar’ın düğünü, duaların ve “Hu!” nidalarının gökyüzüne yükseldiği, saatler süren zikirle tamamlanıyor.”
İran coğrafyasına, Hewraman’a doğru yolculuk yaparken zamanın tersine aktığını hissediyorsunuz. Film çekimlerim iki hafta sürdü; bu süreçte hem çok gezme hem de gözlem yapma imkânım oldu. Burası insana Türkiye’nin 60’lı yıllarını yaşıyormuş hissi veriyor. Evler, bakkallar, arabalar, insanların görünüşleri, mimari yapı ve doğa; hepsi sanki başka bir zamandan kalmış gibi. Dağların arasına sıkışmış, masalsı bir şehir.
Beni film yapmaya iten şey de tam olarak bu “büyülü gerçeklik” içinde sinema pratiğini deneyimleme isteğiydi. Günümüzde kültürlerin giderek yozlaştığı, geleneklerin birer birer unutulduğu bir çağda, bir topluluğun bin yıl boyunca bir geleneğe sahip çıkması ve onu yaşatması gerçekten inanılması güç bir durum. Aslında filmin genelinde hissettirmek istediğim atmosfer de buydu: zamanın ağırlığı, kültürün direnci ve insanların hayatın geçiciliği karşısında kurduğu o sessiz ama güçlü bağ.
Pirlerin Düğünü festival yolculuğuna devam ediyor mu? En yakın zamanda nerede izleme şansımız var?
Festival yolculuğu devam ediyor. Ulusal ve uluslarası birçok festivalde gösterildi. Sosyal medya hesaplarımdan nerede izleneceğine dair paylaşımlar yapıyorum. 2026 sonlarına doğru MUBİ’de olacak.
Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Öncelikle sana teşekkür etmek istiyorum İrem. Yazılarını da severek takip ediyorum. Sinefil Atak’ın da yayın hayatında başarılar diliyorum.
Görüşmek dileğiyle.



Bir Cevap Yazın