33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde ulusal yarışma seçkisinde yarışan Beklenti filmi hakkında yönetmen Ali Özel ile söyleşi gerçekleştirdik. Taşranın, kentin ve insanın ortak hâlleri; umutları ve beklentileri üzerine konuştuk.
Bugün Ulusal Yarışma Seçkisi’nde yarışan Beklenti filmimizin yönetmeni Ali Özel ile birlikteyiz. Öncelikle hoş geldiniz Ali Bey, nasılsınız?
Teşekkür ederim, her şey yolunda. Filmi seyirciyle buluşturunca zaten her şey kendiliğinden yoluna giriyor.
Festival süreci nasıl geçiyor? Adana’dan memnun musunuz, deneyimleriniz nasıl?
Adana’dan memnunum tabii ki. Sinemacılar için çok önemli bir kent; edebiyat geleneği ve hafızası açısından da Türkiye’nin merkezlerinden biri. Burada ekibimle birlikte festivalde olmaktan keyif alıyoruz.
Biz de öyle. Dün filminiz seyirciyle buluştu ve salonun yoğunluğundan dolayı ne yazık ki Beklenti’nin soru cevap bölümüne katılamadım. Ancak filminiz hakkında aldığım duyumlar son derece olumluydu. Umarım size de bu güzel geri dönüşler ulaşmıştır.
Zaten izleyicilerin çoğunluğu soru-cevap için salonda kalmıştı. Bize gelen sorular keyifli ve oldukça güzel sorulardı. Seyirciden gelen reaksiyona göre niyet ettiğimiz pek çok şeyin izleyenlere geçtiğini görmek güzel bir duyguydu.

Filmin bu kadar sahiplenilmesi ve takdir edilmesi, bir yönetmen ve sinemacı olarak şüphesiz çok değerlidir. Beklenti, hem ekip çalışması hem de verdiği mesajlarla benzerlerinden oldukça ayrılıyor. İzninizle yavaş yavaş sorularıma geçmek istiyorum.
Filmi izlerken belli bir dakikaya kadar biraz temkinli yaklaştım, sanırım ön yargılıydım. “Sanırım yine benzer temalar izleyeceğiz.” diye düşünmüştüm. Ancak öyle bir film diliniz var ki tam umutsuzluğa düştüğümüz noktada seyirciye bambaşka bir alt metin kuruyor. Filminizdeki kadına yönelik bakışın bir noktadan sonra erkeklerin kırılganlığına ve ihtiyar heyeti ile taşra adaletinin sorgulanabilirliğine evrilmesinden son derece etkilendim. Merak ettiğim nokta şu: Ataerkillik ve üreme politikalarını doğrudan, tam merkezden hedef alıyorsunuz. Filmin etik ve politik bağlamını kurarken ilk olarak nasıl bir izlek tasarlamıştınız?
Aslında bunların hiçbirinin matematiğini önceden düşünmüyorum. Bir hikâye kurarsınız ve onu kendi içinde dallandırmaya çalışırsınız. Yazarken “Şunu şurada şöyle yapayım da böyle olsun.” gibi bir motivasyonla hareket etmiyorsunuz. Bu süreç, sonradan kendiliğinden ortaya çıkan ve kişiselleşen, subjektif bir bakışa dönüşüyor. Karakterlerin konumlandığı alan neresiyse, hikâye de ona göre yorumlanmaya başlıyor.
Benim için karakterin arkasında yapılandırılmış bir background var elbette ama bunu “Karakterle birebir şunu kurayım.” gibi bir matematikle işlemiyorum. Bir karakter grubu kentli, diğeri taşralı olabiliyor ama ikisi de aynı coğrafyada yaşıyor ya da birbirine temas ediyor. Buradan farklı okumalar çıkabilir ama benim için aralarında büyük bir fark yok. İkisi de aynı düzlemde işliyor.
Bir karakter grubu kentli, diğeri taşralı olabiliyor ama ikisi de aynı coğrafyada yaşıyor ya da birbirine temas ediyor. Buradan farklı okumalar çıkabilir ama benim için aralarında büyük bir fark yok. İkisi de aynı düzlemde işliyor.

Karakterlerinize objektif ve eşit değerde yaklaşmanız filmi izlerken fazlasıyla hissediliyor. Bir tarafın kentli ve burjuva yapısına karşın, diğer tarafın köylü kesimle çok büyük bir sınıfsal farkının olmadığını görüyoruz. Belki eğitim seviyeleri üzerinden bir ayrışma olabiliyor; ancak oradaki karakterler bu durumu adeta bir lütuf gibi benimsemişler. Batılı bir kentten gelen savcı, avukat ve belediye başkanı gibi Türk politikasının önemli aktörlerini görüyoruz. Film boyunca ismine müstesna olarak sürekli bir beklenti ve tetikte olma hâli hissediyoruz. Fakat filmin bence en önemli vurgusu, aslında bir şey beklememizin de bir gereği olmadığı gerçeği.
Zaten bütün bu yapıyı yıkan da beklentiler oluyor. İnsanlar beklentiyi tecrübenin önüne ördükleri bir duvar hâline getiriyorlar. Bir kez kendi geleceğinizle ilgili duvar örmeye başladığınızda, bakışınız tamamen değişiyor. Kim olduğunuzun, kadın veya erkek olmanızın hiçbir önemi kalmıyor. Burada kesinlikle yıkılması gereken bir nokta var.
Karakterleri sınıfsal olarak kentli, taşralı, zengin, fakir gibi ayırmıyorum. Hangi karakterin içine girerseniz girin, aynı duyguları hepsinde görmeye başlıyorsunuz. İster kentin merkezinde ister taşranın en ücra köyünde olsun, her insan yanlışlar yapar. Karakterlerimin ortak noktası da budur. İnsanlar hata yapar, ben de yaparım, etrafımdaki insanlar da yapar. Kim olduklarının bir önemi yok.
İnsan olmanın özüyle ve ortak tepkilerimizle ilgili bir durum. Şöyle bir gerçek de karşımıza çıkıyor: Hep derler ya, taşranın kendi kanunu ve kendi adaleti vardır. Ancak filmdeki karakterler mikro otoritelere sahip olsalar da ortada kolektif bir suçluluktan bahsetmek çok zor. “Bunlar da cahil halk!” ya da “Eğitimsizler.” diyemiyoruz, çünkü batılıların elitistliği taşradakilerin eğitimsizliği kadar büyük bir yok oluşu beraberinde getiriyor. Haklı çıkarabileceğimiz düzgün karakter sayısı çok az. Ve sanırım filmdeki en temiz, vicdani ve etik karakterlerden biri, asla beklemeyeceğimiz o figür olan Celil. Celil’in çözemediği problemleri ve kendi özelinin toplumsal bir histeriye dönüşmesini çok düşündüm. Neden bir insanın hayatı başkalarını bu kadar etkilemek zorunda?
Çünkü insanlarda kendilerini hep bir üst sınıfta veya üst ekonomik grupta gösterme çabası var. Bunu yapabilmesi için de yanındaki kendince eşdeğer ya da daha alt gördüğü kişiyi aşağı indirmesi gerekir. Taşrada bu durum biraz daha görünür hâle geliyor ama kentte de farklı değil. İkisinde de süreç aynı ilerliyor.
Celil’in bu kadar içe kapanması taşraya özgü bir şey de değil aslında. Kentte bu durumlar çok daha sert yaşanabiliyor. Kentte sınıfsal ve kültürel ayrım daha acımasız; herkes birbirini yok etmek üzerine kurulu bir biçimde hareket ediyor. Taşrada ise ezilenlerin en azından kendilerine yaratabildikleri bir yaşam alanı var, kentte bu alanlar çok daha dar.
Karakterlerin buhranları ve varoluş mücadelesi gerçekten yoğun bir çatışma yaratıyor. Celil’in karşısındaki Enver karakteri ise batılı, avukat ve iyi eğitimli. Bu iki karakter bazı noktalarda birbirlerinin adeta aynası ve yansıması gibi.
Doğrudan örtüşüyorlar.

Tabii ki Enver batılı ve eğitimli olduğu için birey olmayı öğrenmiş. Celil ise Anadolu irfanı diyebileceğimiz bir çizgiden geldiği için yönlendirilmeye daha mecbur. Sorgulama sahnesindeki çocuk sahibi olma konusu üzerindeki diyaloglar da oldukça önemliydi. Biri çocuk sahibi olmayı dünyanın en basit, üzerine kafa yorulmayan bir tercihi olarak görürken diğeri için bu en büyük hayal olabiliyor.
Aynen öyle. Köyde nüfusun küçük bir kısmında bu tür sorunlar olsa bu bir mesele teşkil etmez. Ancak bu durum tekil bir sorun olmaktan çıkıp genele yayıldığında başka bir şeye, “ötekine” dönüşüyor. Pandemide bunu çok net gördük; insanlar ailelerindeki kayıpları sıradan bir şeymiş gibi anlatmaya başladılar. Normal zamanda bu yas süreçlerinin yumuşatılması gerekirken, herkesin başına geldiğinde artık problem olmaktan çıkıyor. Ancak sadece sizin başınıza geliyorsa dünyanın en büyük sorunu hâline geliyor. Çocuk sahibi olmak da Enver için gerekli değilken, çevresindeki herkesin çocuk sahibi olması nedeniyle bu durum Celil için dünyanın en önemli meselesine dönüşüyor.
Herhangi bir olguyu ya da normu normal kabul etmemiz, istatistiksel olarak çoğunluğa tabi olmasıyla ilgili sanırım. Filmografinize baktığımızda bir önceki filminiz Bozkır (2019) ile tematik bir benzerlik görebiliyoruz. Ancak Beklenti, açık havada ve taşrada geçmesine rağmen son derece klostrofobik, sınırları ve köşeleri olan bir yapıya sahip. Bozkır’a kıyasla bu sinematografik farklılıklara değinecek olursak, film dilinizi inşa ederken sizin için en önemli unsurlar nelerdir?
Bütün enstrümanların birbirinin önüne geçmemesine özen gösteriyorum. Bir ansamble oluşturmaya çalışıyorum. Bunu sadece oyunculuklar için dile getirmiyorum; mekân, diyalog, kamera ve müzik kullanımı için de söylüyorum. Saydığım şeylerin hiçbiri kendini öne atmadan hepsi beraber yürümelidir. Bozkır daha resim üretmeye uygun, kapalı ve stilize bir havaya sahipti. Beklenti’de ise daha geniş alanlar kullanıldı. Ama her iki filmin de ortak noktası hiçbir enstrümanın diğerinin önüne geçmemesidir. Karakterler ve denge de bu prensibe göre şekillenir.

Yönetmen filmini hayata geçirdikten sonra sanki canlı bir organizmaya dönüşüyor ve film kendi kendini inşa etmeye başlıyor gibi bir algım var seyirci olarak. Tabii ki yönetmenin ve ekibin emeği yadsınamaz ama…
Yok, hiç öyle düşünmüyorum. Elinizde çok güzel bir Lego bankı var ama hiçbir şey kendi başına yapılmıyor. Materyaller çok iyi olabilir ancak onların sıralamasını, konumunu belirlemek ve bu tercihleri yapmak yönetmenin sorumluluğudur. Bunlar seçilmediği zaman ortaya facia sonuçlar çıkabilir. Üretim süreci zaten çok eziyetli bir şey. Hiçbir şey tesadüfen olmuyor. Yıllarca emek harcanıyor. Filmi büyüten ana eksen bizzat yönetmenin kendisidir ve tercihlerinizle onun yaşayıp yaşamayacağına yönetmen olarak siz karar verirsiniz.
Sanırım filmlere biraz daha sinema disiplini ve yönetmen iradesi perspektifinden bakmak gerekiyor. Bu değerli açıklama için teşekkür ederim. Film, izleyiciye katı bir yargı sunmuyor ne varsa onu gösteriyor. Kimi sahnelerde tahmin edilebilirlik barındırsa da bu durağanlıktaki minimallik ve yavaşlık hayatın içinden akıyor. Film adeta hissedilen bir nabza sahip.
Evet, Bozkır filmimizde de birlikte çalıştığımız kurgucumuz Mahmut ile birlikte seyirciye bahsettiğiniz nabzı hissettirmenin yollarını aramıştık. Çeşitli sesler ve inşaat makinelerinin beton delme seslerini ara ara nabız ritminde kullanarak bir alt ses inşa etmiştik. Dün bu teknikleri bilmeyen bir izleyicinin “Film izlerken elim sanki bir nabızdaymış gibi hissettim.” demesi beni çok mutlu etti. Kan akışını sinemada hissettirebilmek harika bir şey.
Oyunculuklar konusuna da değinmeden geçemeyeceğim. Özellikle Celil ve Hacer karakterlerinin performansları inanılmazdı. Yerel halktan olmadıklarını biliyorum, bu yönetmenlik başarısını nasıl yakaladınız?
Berk Öztürk (Celil), Avustralya’da yaşayan ve Türkiye ile bağı olmayan, Türkçesi de çok iyi olmayan bir tiyatro oyuncusuydu. Sürekli sesli olarak Türkçe şiir ve edebiyat okuyarak iki yıl bu rol için çalıştı. İlk olarak bir fotoğrafını gördüğümde bu rol için olabileceğini hissettim. Berk ile Zoom üzerinden uzun görüşmeler yaptık, ardından Türkiye’ye geldi ve üç gün boyunca senaryodaki sorgu sahneleri üzerinde çalıştık. Henüz ilk çalışmamızda karakterin nasıl dönüştüğünü gördük ve üç yıl önce bu yola birlikte baş koyduk.
Hacer karakterini canlandıran Duygu Şen ise Konya Şehir Tiyatrosu’nun oyuncusu. Tanınmış, bilindik yüzler yerine bana çağrışım yapmayan, Anadolu’nun farklı yerlerindeki tiyatro oyuncularının fotoğraflarını inceleyerek aradığım o gerçekliği bulmaya çalışıyorum. Yapay ve havada kalan diyaloglar yerine, insanî duyguları barındıran gerçek pencereler açmayı önemsiyorum.

Gerçekliği aramak ve tartışmak sinemanın en zor taraflarından biri. Filmde ele aldığınız bir diğer detay da kuşaklar arası aktarılan kodlar ve travmalar. “Neden hep aynı kaderi yaşamak zorundayız?” sorusu adeta karakterlerin içsel çatışmalarını besliyor.
Anlattığımız her şeyi büyük oranda kendimiz inşa ediyoruz. Birikimimiz ve edindiğimiz bilgiler olmasa bunu travmaya dönüştüremeyiz. Tabii ki çocukluğumuzun izlerini ve benzer refleksleri kendimizde de görüyoruz. Bunları bilimsel bir psikanalize sokmadan, doğrudan temas ederek çözmeye çalışıyoruz. Çözülebilir mi, emin değilim. Ama bu konuda peşin hükümler verip yargı dağıtacak durumda da değilim.
Röportajımızı sonlandırırken, Beklenti’yi taşra sineması etiketiyle özetlemek mümkün olsa da filminiz minimal ve yavaş sinemanın en nitelikli örneklerinden biri. Bağımsız sinemanın ve bu tarzın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Bağımsız sinemacılar için film üretmek inanılmaz derecede zor ve maliyetli bir süreç. Sinemacılar hikâyelerini daraltmak, küçültmek zorunda kalıyorlarsa bunu çoğunlukla estetik bir kaygıdan ziyade mecburiyetten yapıyorlar. Şehirde bir sokağa ya da taşrada bir köye sıkışmak durumunda kalıyorlar çünkü ekonomik koşullar ve psikolojik yıpranmışlıklar başka bir alana izin vermiyor.
Ancak ben bu durumu karanlık bir tablo olarak görmüyorum; aksine buradan yeni ve daha bireysel bir aydınlığın çıkacağını düşünüyorum. Taşra veya kent ayrımından ziyade, üretmek için alan açabilmek önemli. Bu filmle 2020’den beri, yaklaşık altı yıldır uğraşıyorum. Dolayısıyla bu süreci bitirebilmiş olmaktan ve bu emeğin sonucunu görmekten dolayı çok mutluyum.
Emeğinize sağlık Ali Bey. Bizimle bu derinlemesine sohbeti paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.


Bir yanıt yazın