Aralık ayı geldiğinde sinema başka bir anlam kazanıyor benim için. Günler kısalıyor, sokaklar ışıklarla doluyor ve akşamlar doğal olarak daha yavaş akıyor. İşte tam bu dönemde Christmas filmleri devreye giriyor.
Yılın bu zamanı geldiğinde, sokak ışıkları kadar içimizi de aydınlatan o tanıdık his ortaya çıkar. Battaniye, sıcak bir içecek ve iyi bir film… Benim için Christmas filmleri tam olarak bu duygunun sinemadaki karşılığı. Kimi zaman nostaljik, kimi zaman romantik, kimi zamansa beklenmedik kadar karanlık ama hep kalbe dokunan hikâyeler… İşte her sene dönüp dolaşıp yeniden izlediğim, yılbaşı ruhunu gerçekten hissettiren 5 film.

It’s a Wonderful Life (1946)
Frank Capra’nın zamansız mucizesi… Noel filmleri denince ilk aklıma gelenlerden biri. Siyah-beyaz olması gözünüzü korkutmasın çünkü anlattığı hikâye o kadar evrensel ki bugün çekilmiş gibi hissettiriyor. George Bailey’nin “Ben olmasaydım dünya nasıl olurdu?” sorusu etrafında şekillenen bu film, Noel’in aslında hediyelerden değil, insanların hayatlarındaki görünmez bağlardan oluştuğunu hatırlatıyor. Biraz hüzünlü, bolca umutlu ve finaliyle insanın içini sıcacık yapan türden.

Home Alone (1990)
Çocukluk nostaljisinin değişmeyen klasiği; Kevin McCallister’ın evde tek başına kaldığı o ilk an… İşte Noel tatili tam olarak orada başlıyor. Home Alone benim için yalnızca bir komedi değil; aynı zamanda çocukluğa açılan bir kapı. Evet, tuzaklar absürt, hırsızlar karikatürize ama filmin alt metninde aile, aidiyet ve affetme gibi duygular çok net. Ne zaman izlesem yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşuyor; bu da onu gerçek bir Christmas klasiği yapıyor.

How the Grinch Stole Christmas (2000)
İşte benim favorim! Bunu özellikle ayrı bir yere koymak istiyorum, çünkü Grinch benim için sadece bir Christmas filmi değil. İlk bakışta renkli, eğlenceli ve biraz da absürt bir hikâye gibi görünse de alt metni son derece güçlü. Yalnızlık, dışlanmışlık ve “kutlama” kavramının içinin nasıl boşaltılabildiği üzerine düşündüren, beklenmedik kadar duygusal bir film. Jim Carrey’nin abartılı ama inanılmaz fiziksel performansı, filmin karikatür dünyasını ayakta tutarken, hikâyenin kalbi hiç kaybolmuyor. Grinch’in Noel’den nefret etmesi aslında Noel’in kendisinden değil; insanlar tarafından dışlanmış olmasından kaynaklanıyor. Ve tam da bu yüzden dönüşümü bu kadar etkileyici. Her izlediğimde, ne kadar büyürsek büyüyelim, kalbimizin bir yerinde hâlâ o küçük Cindy Lou’ya ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor.

Love Actually (2003)
Noel ruhunun romantik kolajı! Bir filmi bu kadar çok kez izleyip hâlâ keyif almak… Love Actually tam olarak bunu başarıyor. Birbirine paralel akan hikâyeler, kusurlu ama gerçek karakterler ve aşkın her haline dair küçük ama etkili anlar. Hugh Grant’in dans sahnesinden, havaalanındaki o final sekansına kadar her detay Noel’in duygusal karmaşasını yansıtıyor. Aşk bazen büyük jestler değil; doğru anda söylenen bir cümle olabilir diyen bir film bu.

The Holiday (2006)
Ruh halini değiştiren bir tatil hayali; iki kadının evlerini değiştirerek hayatlarını da değiştirmesini izlemek… The Holiday, yılbaşı döneminde izlenebilecek en konforlu filmlerden biri. Los Angeles güneşiyle İngiliz kır evinin karşıtlığı, filmin ruhunu da oluşturuyor. Romantik ama sıkıcı olmayan, duygusal ama hafif. Özellikle yıl sonuna doğru “Hayatımda bir şeyleri değiştirmeliyim” hissiyle izlenince çok daha anlamlı oluyor diyebilirim.


Bir Cevap Yazın