,

Beyaz Kıtaya Yolculuk (2026): Tayfun Belet ile Antarktika’ya Uzanan Bir Söyleşi

Tayfun Belet yönetmen görseli

Unkapanı: Bitmeyen Masal (2021), Akvaryumda Sessiz Sakin (2016), Çekirdek ve Makara (2015), Roman Gibi (2025) filmleriyle tanıdığımız yönetmen Tayfun Belet ile son filmi Beyaz Kıtaya Yolculuk üzerine konuştuk. Bireyin yolculuğunu hem imgesel hem de fiziki olarak aynı uzamda deneyimleme şansı bulduğumuz film, dünya prömiyerini Antalya’da gerçekleştiriyor. Milli sporcu ve eski olimpik kürekçi Ali Rıza Bilal’in elli bir günlük serüvenini aktaran Beyaz Kıtaya Yolculuk, karakter merkezli hikâyelerin ve sıradan anlatıların oldukça ötesinde bir izlek sunuyor.

Filminiz, dünya prömiyerini Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştiriyor. Öncelikle filminizin izlenmiş olmasından ve seçkide yer almasından mutluyum. Ülkemizde her şeyin zorlaştığı bir dönemde belgesel yapmak, film çekmek büyük bir başarı. Sizi ve ekibinizi tebrik ediyorum. Beyaz Kıtaya Yolculuk belge niteliği taşımasının yanı sıra bir macera filmi olarak da dikkat çekiyor. Ali Rıza Bilal ile yollarınız nasıl kesişti? Bu maceranın filmsel yolculuğu nasıl başladı?

Öncelikle çok teşekkür ederim. Aslında Ali Rıza’yla oldukça ilginç bir şekilde tanıştık. Kendisi Estonya’da yaşıyor. İzmir’den Neil isimli bir arkadaşım sayesinde onun bu büyük yolculuk için hazırlandığını öğrenmiştim. Telefonda tanıştık. Türkiye’den ayrılmak üzere olduğunu ve yeniden ne zaman geleceğini bilmediğini söyledi. Ben de o gün çok hastaydım ama Ali Rıza’yla tanışmayı çok istiyordum. Kendimi toparlayıp havalimanına gittim. Uçağa binmeden önce yaklaşık bir saat oturup konuştuk ve o gün birlikte bu filmi yapmaya karar verdik. Daha ilk görüşmede önümde çok güçlü bir insan hikâyesi olduğunu hissetmiştim.

Elbette Antarktika’ya tek başına gitme fikri başlı başına etkileyiciydi. Ama beni asıl heyecanlandıran, bu yolculuğun fiziksel boyutu kadar psikolojik boyutuydu. Çünkü karşımda zihinsel olarak son derece güçlü, disiplinli ve ne istediğini bilen bir insan vardı. Böylesine güçlü birinin haftalar, aylar sürecek mutlak bir yalnızlık karşısında neler yaşayacağını, bu deneyimin onu nasıl etkileyeceğini çok merak ediyordum. Düşünsenize; dünyanın en ıssız coğrafyasında, eksi 40 derecelerde sonsuz bir beyazlığın içindesiniz, tek başınasınız ve kendi düşüncelerinizden kaçabileceğiniz hiçbir yer yok. İnsan böyle bir yalnızlıkla nasıl baş eder? Zihni bunu nasıl yönetir? Tabii bir de hiçbir zaman düşünmek istemediğim ama hiç bitmeyen büyük riskler ve gerçekler vardı. Bu hayalin çok kötü sonuçları olabilirdi. İşte biz tam da bu aşamada çalışmaya başladık.

-40 Derecede Sonsuz Yalnızlık. Beyaz Kıtaya Yolculuk ve Bir İnsanın Sınırları

Ali Rıza’nın motivasyonu ve hayata bakışı adeta bir yaşam dersi olarak okunabiliyor. Şehir hayatına sıkışmış bizler bazen kaosun ve stresin içinde geçip giden günlerimizin farkına bile varamıyoruz. Ancak film bana bir idealin ve hayalin peşinden giderken de çok rahat ve huzurlu olamadığımızı imgeledi. Sanırım insanın kendisiyle olduğu her yer bir yaşam savaşına dönüşüyor. Ali Rıza hayallerini gerçekleştirirken bile stres altında. Bu kaygı yönetimini nasıl gerçekleştirdiniz? Set ortamını nasıl sağladınız?

Bunları duymak beni çok mutlu etti. Çünkü bu filmi yaparken yaratmasını umduğum etki tam olarak buydu diyebilirim. Hiçbirimiz bir idealin peşinde rahat ve huzurlu değiliz. Hatta çoğu zaman bu yolculuklarımızda yalnızız. Bir de belirsizlik hâli var. Belgesel sinemanın en sevdiğim taraflarından biri de bu. Hikâyenin sizi nereye götüreceğini, neyle karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz. O da bilmiyor. Bazen aylarca çalışıyor, çekimler yapıyorsunuz ama sonunda ortaya bir film bile çıkmayabiliyor. Bunu daha önce defalarca tecrübe ettim.

Ali Rıza’nın hazırlıklarını, ailesiyle geçirdiği zamanı ve bütün o bekleyiş sürecini takip ettik. Antarktika’ya gittiğindeyse aynı anda ilerleyen iki hikâyemiz oldu. O, dünyanın öbür ucunda kendi yolculuğunu kaydederken biz de geride kalanların yaşadıklarını çekmeye devam ettik. Bir tarafta yalnızlıkla ve kendi sınırlarıyla mücadele eden bir insan, diğer tarafta ondan gelecek haberleri bekleyen, endişelerini birbirlerine bile göstermemeye çalışan insanlar vardı. Kurguda bu iki dünyayı buluşturarak yolculuğun yalnızca Antarktika’da yaşanmadığını anlatmak istedim.

Çekimleri mümkün olduğunca küçük bir ekiple gerçekleştirdik. Çünkü özellikle aileyle çalışırken hem yaşananları belgelemek hem de insanların duygularını kameranın baskısını hissetmeden yaşayabilmelerine alan açmak gerekiyordu. Bu dengeyi korumak benim için çok önemliydi.

Benim sinemamda kusursuz kahramanlar hiçbir zaman olmadı. Bütün zaaflarıyla, korkularıyla, umutlarıyla insanın bizzat kendisi ile ilgileniyorum. Ali Rıza da benim için böyleydi. Son derece disiplinli ve güçlü bir insan da korkabilir, çaresiz hissedebilir, yaptığı şeyi sorgulayabilir. Bunlar zayıflık değil, insan olmanın bir parçası. Ben de bütün bu deneyimi mümkün olduğunca müdahalesiz ve sahici biçimde, süslemeden anlatmaya çalıştım.

Ali Rıza Bilal'in ilham veren hikâyesi

Filmin belirgin olarak iki ayrı uzamı dikkat çekiyor. İlki Ali Rıza’nın ailesiyle olan ilişkisi ikincisi ise yolculuğu. Maceraya tanıklık eden dostların ve Ali Rıza’nın eşinin bulunduğu sahneler daha durağan ve stabil. Ali Rıza’nın yolculuğu ise tek başına gerçekleşiyor. Sanırım Antarktika’ya yolculuk bireysel olarak gerçekleşti. Sastrugilerde geçen görüntüler Ali Rıza’nın kendi çekimleriydi, değil mi?

Evet, Antarktika’daki görüntülerin tamamını Ali Rıza kendisi çekti. Öncelikle bu yolculuğu tek başına gerçekleştirmesi gerekiyordu. Yanında bir kameramanın bulunması zaten yolculuğun doğasına aykırıydı. Ben bunu bir olumsuzluk olarak görmedim. Aksine, alıştığımız sinema dilinin dışına çıkmak için bir fırsattı. Ama daha önemlisi, yanında başka biri olsaydı bugün izlediğimiz film de ortaya çıkamazdı. Orada başka birinin varlığı, yaşadığı deneyimin doğasını bütünüyle değiştirirdi.

Amatör kamera kullanımı da gerçeklik duygusu açısından benim için çok önemliydi. Antarktika’nın büyüleyici görselliğini öne çıkararak seyirciyi etkilemek istemedim. Çünkü bunun hikâyeyi romantize etme tehlikesi vardı. Benim ilgilendiğim şey o sonsuz beyazlığın güzelliğinden ziyade insanın orada nasıl bir ruh hâline büründüğüydü. Bu yüzden görüntülerin hamlığını, zaman zaman kusurlu oluşunu korumaya çalıştım. Bir de teknik olarak ilginç bir yöntem uyguladık. Ali Rıza görüntüleri 360 derece kamerayla kaydetti. Böylece kurguda kameranın hangi yöne bakacağına, seyircinin neyi göreceğine ben karar verebildim. Bu da bana önemli bir anlatım özgürlüğü sağladı.

Başlangıçta kamera, Ali Rıza’nın günlük ilerleyişini kaydettiği bir araçken zamanla onun sırdaşına dönüşüyor. Bazen güçlü, bazen kırılgan, bazen de çaresiz, yok olmuş bir insan görüyoruz. Üstelik bunlar bir yönetmene ya da kameramana anlatılmış şeyler değil. Ali Rıza’nın kendi başınayken kaydettiği, son derece kişisel, mahrem anlar.

Aile sahnelerinde ise daha sakin, gözlemci bir kamera dili tercih ettim. Bir tarafta sürekli ilerlemek zorunda olan bir insan, diğer tarafta onun dönmesini bekleyenler var. Bu iki farklı deneyimin kendi ritimleriyle var olmasını ve kurguda birbirlerinden ayrışarak buluşmasını istedim.

Aslında  video günlükten belgesele evrilen bir film var karşımızda. Belgeselin genelde daha toplumsal konuları dert edindiğini izlemeye alıştırıldık. Bir önceki filminiz de görece kitlesel bir hikâyenin merkezindeydi. Beyaz Kıtaya Yolculuk filminizde ise biraz daha bireysel bir izlek üzerine yoğunlaşıyorsunuz. Bir hikâyenin ilginizi çekmesi için hangi özellikleri barındırması gerekiyor?

Açıkçası filmlerim arasındaki ortaklığı bu soruyla birlikte yeniden düşünüyorum. Ben hikâyeleri toplumsal ya da bireysel olarak ayırmıyorum. Çünkü toplumsal dediğimiz meselelerin de sonuçta insanların hayatlarında, ilişkilerinde ve ruhsal dünyalarında bir karşılığı var. Beni bir hikâyeye çeken şey, insanın yaşadığı olaylardan çok, o olayların onda bıraktığı izler.

Son yıllarda yaptığım filmlere baktığımda da hep benzer bir meselenin etrafında dolaştığımı görüyorum. Unkapanı: Bitmeyen Masal‘da eski canlılığını yitiren bir çarşıda, gerçekleşmemiş hayallerine tutunarak kalan insanları anlatıyordum. Gölün Şarkısı‘nda terk edilmiş bir köyde, geçmişiyle ve kökleriyle baş başa kalmış bir balıkçıyı. Roman Gibi‘de inandıkları düşünceler yüzünden kendi toplumlarında giderek yalnızlaştırılan gazeteci çift Sertelleri. Şimdi ise Beyaz Kıtaya Yolculuk‘ta, dünyanın en ıssız coğrafyalarından birinde yalnız kalmayı kendi iradesiyle seçmiş bir insanı anlatıyorum. Birbirinden çok farklı hayatlar ama hepsinin merkezinde bir biçimde yalnızlık var.

Yalnızlık benim uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir mesele. Üstelik yalnız kalmak için Antarktika’ya gitmek ya da ıssız bir gölün kıyısında yaşamak gerekmiyor. Bugün kalabalıkların ortasında, sürekli birbirimizle iletişim halindeyken bile ne kadar yalnız olduğumuzu görebiliyoruz. Beni ilgilendiren biraz da bunun insan psikolojisindeki karşılığı. Bir insan inandığı şey uğruna nelerden vazgeçebilir, ne kadar bedel ödeyebilir ve bütün bunları yaşarken kendisiyle nasıl baş başa kalır? Sanırım filmlerimde farklı hayatlar üzerinden hep bu sorulara cevap arıyorum. Çünkü benim için önemli olan bir insanın neyi başardığından çok, bütün bunları yaşarken nasıl bir insana dönüştüğü.

Antarktika'daki yalnızlık, insan psikolojisi ve film yapım süreci

Beyaz Kıtaya Yolculuk, bireyin manevi gelişimi ve motivasyon kaynağı olarak da çok fazla anlam barındırıyor. Sağlık sorunları olan bir sporcunun kaşif disipliniyle “Ben yaptım!”, “Ben yapacağım!” sözünü mantra gibi sürekli içinden tekrar ettiğini düşünüyorum. Ancak her ne kadar maceraperest olsa da Ali Rıza’nın sorumlu olduğu bir ailesi ve özel hayatı var. Aile dinamiklerini filme gayet seviyeli bir üslupla alıyorsunuz. Çekimlerde duygusal olarak zorlandığınız bir bölüm oldu mu?

Sana ait olmayan bir “ev”e dahil olurken tabii ister istemez zorlanıyorsun. Her evin kendine göre dinamikleri, zaman içinde oluşmuş kuralları var. Ali Rıza bütün riskleri bilerek bir hayalin peşine düşüyor ama eşi, çocuğu ve annesi için durum farklı. Onlar gündelik hayatlarına devam etmeye çalışırken bir yandan da sürekli ondan gelecek haberleri bekliyorlardı. Ve tüm bu süreci kameraların önünde yaşadılar. Dolayısıyla bu süreç içerisinde sen de onlardan biri hâline geliyorsun. Evden biri oluyorsun. Mesela Ali Rıza’nın 43. günde ailesiyle ilk defa yaptığı görüntülü görüşme beni çok etkilemişti. Oğlu, babasından döndüğünde sakallarını kesmesini istiyor. Çok sıradan görünen ama büyük bir özlem barındıran bir istek. Ben o sahneyi biraz da şöyle okuyorum: Çocuk babasının yolculuğu tamamlamasından çok, yolculuktan önceki babasına kavuşmak istiyor. Uzayan sakallar onun için bu ayrılığın bir simgesine dönüşmüş sanki.

Bütün bunlara tanıklık ederken çok ince bir çizgi oluşuyor. Kendi duygularınızı karşınızdaki insanlara yansıttığınızda, gözlemci olmaktan çıkıp yaşananları yönlendirme riskiniz doğuyor. Üstelik böyle uzun soluklu bir hikâyede ilişkiler de değişiyor. Başlangıçta filmini çektiğiniz Ali Rıza, zamanla ailenizden biri hâline gelebiliyor. Onun için korkuyor, endişeleniyorsunuz ama içinizden geçenlerle dışarıya yansıttıklarınız her zaman aynı olamıyor. Bence belgesel sinemanın en zor taraflarından biri de bu. İnsanlara yakınlaşmadan onları gerçekten anlayamıyorsunuz ama o yakınlığın çektiğiniz gerçeği değiştirmesine de izin vermemeniz gerekiyor. Benim için de önemli olan, insanların duygularını özgürce yaşayabilmeleri ve kameranın bu sürece mümkün olduğunca müdahale etmemesiydi.

İhtimallerin hayali altında ezilmek hiç bilinmeyen bir şeyin peşinden gitmekten daha zordur. Filmde konfor alanını ihlal eden bir kahramanın yolculuğu söz konusu. Konfor alanı sizin için ne ifade ediyor?

Konfor alanından çıkmanın her zaman bir cesaret göstergesi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü insan alıştığı hayatı geride bıraktığında korkularını, kaygılarını ya da sorumluluklarını da geride bırakmış olmuyor. Hepsini yanında götürüyor. Ali Rıza’nın hikâyesinde beni etkileyen, güvenli bir hayatı bırakıp büyük bir maceraya atılması değil, yıllardır zihninde taşıdığı bir hayali bütün sonuçlarıyla birlikte sahiplenmesiydi. Üstelik bazen gitmek kadar kalmanın da cesaret gerektirdiğini düşünüyorum.

Kendi adıma da konfor alanını biraz böyle görüyorum. İnsan zamanla kendine bir düzen kuruyor, neyi yapıp neyi yapamayacağına dair sınırlar belirliyor. Sinemada da böyle. Belli bir anlatım diline alışıyorsunuz, nasıl sonuç alacağınızı biliyorsunuz. Ama ben her yeni filmde biraz da bu alışkanlıklarımı sorgulamayı önemsiyorum. Çünkü yalnızca bildiğiniz yöntemlere tutunarak yeni bir şey keşfetmek pek mümkün değil.

beyaz kıtaya yolculuk öncesi Ali Rıza Bilal rutin sağlık kontrollerinden geçiyor. Bu görselde hala Estonya'da

Beyaz Kıtaya Yolculuk bir çabanın hikâyesi. Ancak her zaman hayallerimiz kolay bir şekilde gerçeğe dönüşmüyor. Ali Rıza’nın birtakım sağlık sorunları, vazgeçişleri, sorumlulukları ve zorlandığı anları bizimle paylaşmasını çok değerli buluyorum. Tıpkı filmin başında söylediği gibi “Yapabiliyorum, o hâlde niye yapmayayım!” Bu noktada filmin motivasyon sağlamak gibi bir izlenimi olabileceğini düşündünüz mü?

Aslında benim bir motivasyon filmi yapmak gibi bir düşüncem olmadı ve bundan özellikle kaçındım. Hatta kendimi, her şeyin mümkün olduğunu söyleyen motivasyon filmlerine ve kitaplarına pek yakın hissedemiyorum. Çünkü hayatın, yeterince isterseniz her şeyi başarabileceğiniz bir yer olduğuna inanmıyorum. İnsan bazen bütün çabasına, emeğine ve kararlılığına rağmen başarısız olabilir. Bu, yaşadığı deneyimi daha az değerli kılmaz. Sizinle on yıl önce bu konuyu konuşmuş olsaydık belki “Yeterince çalışan başarır.” gibi bir yerden cümleler kurabilirdim ancak tecrübelerim bana, yolun sonunun değil, yolun kıymetli olduğunu öğretti.

Ali Rıza’nın hikâyesini de yalnızca vardığı nokta üzerinden değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Bence önemli olan yıllarca hayalini kurduğu bir şeyi gerçekleştirmeyi denemiş olması ve o yolculuğun onda neleri değiştirdiği. Filmin birilerine cesaret vermesinden elbette mutlu olurum ama seyirciye ne yapması gerektiğini söylemek istemem. Belki kendi hayatında ertelediği bir şeyi düşünür, belki de peşinden gittiği şeyin gerçekten ne kadarını istediğini sorgular. Bence sinemanın insana verebileceği en değerli şeylerden biri de bu; hazır cevaplar değil, yeni sorular.

Ali Rıza’nın yolculuğunda yıllar süren bir eğitim süreci var. Benzer zorlukları sinema yaparken de deneyimlemek mümkün. Bugün bu filmi izliyorsak aslında günler belki aylar süren bir mücadelenin sonucunu seyrediyoruz. Bu hususta biraz da sizin  yolculuğunuzu dinlemek isterim. Sizce insanın kendi sınırlarıyla nasıl bir ilişki kuruyor?

Ali Rıza’nın Antarktika’da yaşadığı yalnızlıkla benim sinema yolculuğum arasında kendimce benzerlikler kuruyorum. Elbette koşullarımız çok farklı ama ben de her yeni filmimde kendimi sonsuz bir yalnızlığın içinde hissediyorum. Bitirebilecek miyim? Bitirdikten sonra yeni bir film daha yapabilecek miyim? O filmi yapabilecek imkânları bulabilecek miyim? Ve belki de beni en çok düşündüren soru şu: Bir gün bağımsız çalışamadığım, başkalarının koşullarını kabul etmek zorunda kaldığım bir filmin içinde bulursam kendimi, ne kadar kendim kalabileceğim?

Yaklaşık yirmi yıldır bu sorularla film yapıyorum. Dışarıdan bakıldığında tamamlanan filmler görünüyor ama bütün bunların arkasında sürekli yeniden başlayan bir belirsizlik var. Her filmde sanki ilk kez yola çıkıyormuşum gibi hissediyorum. Tek başıma. Bir önceki filmin başarısı, bir sonrakini yapabileceğimin güvencesi olmuyor. Üstelik mesele yalnızca ekonomik koşullar da değil. İnandığınız bir hikâyeyi, kendi sinema anlayışınızdan ödün vermeden anlatabilmek de başlı başına bir mücadele. Sanırım insanın kendi sınırlarıyla ilişkisi de burada başlıyor. Nereye kadar gidebileceğinizi, nelerden vazgeçebileceğinizi ve bütün bunların sonunda kendinizden geriye ne kalacağını sorguluyorsunuz. Ben de bu soruların kesin cevaplarını bilmiyorum. Ama her defasında kendimi yeniden bir hikâyenin peşinde buluyorum.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir yanıt yazın