27. İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali’nde “Ulusal Kurmaca Finalisti” olan Tarla Fareleri, otoritenin aniden ortadan kalktığı bir dünyada, ortaklaşa kullanılan bir toprağın paylaşım kavgasına dönüşmesini absürt ve mizahi bir dille aktarıyor. Bir tapu kâğıdının peşinde birbirine rakip olan köylülerin düştüğü trajikomik durumlar üzerinden mülkiyet fikrinin insan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü sorgulayan film, yetişkinlerin dünyasını çocukların ve doğanın gözünden yeniden sorulamamıza olanak tanıyor. Yapımcılığını Ertuğrul Evis’in üstlendiği Tarla Fareleri filmi üzerine, yönetmen İlayda İşeri ile konuştuk.
Filmde tarla mülkiyetinin ve mevcut düzenin sarsılmasıyla birlikte köylülerin ortaklaşa kullandıkları toprağı paylaşma girişiminin kısa sürede çatışmaya dönüştüğünü görüyoruz. Belli bir süre öncesine kadar aynı safta yer alan köylülerin dayanışmasını izlerken bir anda çıkarlar doğrultusunda karşı karşıya geliyorlar. Bu durum, mülkiyet fikrinin insan ilişkileri üzerindeki dönüştürücü etkisine dair nasıl bir eleştiri taşıyor?
Aslında filmde beni en çok ilgilendiren şey tam da bu kırılma anıydı. Toprak ortakken kimse kimin hangi parçaya sahip olduğunu sorgulamıyor. Düzen sarsılıp paylaşma fikri ortaya çıktığı anda ise dün aynı tarlada çalışan insanlar birbirinin rakibine dönüşüyor. Bir şeye “benim” dediğimiz anda, onu paylaştığımız insanlar da birer tehdit gibi görünmeye başlıyor. Bunu bir eleştiriden çok, izleyicinin dışarıdan bakıp biraz da gülümseyeceği bir döngü olarak göstermek istedim.
Sanayi toplumuyla birlikte emek gücünün maddi karşılığının ne yazık ki tatminkâr olmadığını neredeyse tüm modern tarih boyunca okumuşuzdur. Tarla Fareleri’nde bu yaşanan son olaya kadar haklarının farkında olan ya da direniş ihtimalini düşünen, tarladaki işleyişi sorgulayan kimse yok mu?
Açıkçası filmde emek sömürüsü ya da bir direniş hikâyesi anlatmayı amaçlamadım. Benim çıkış noktam, düzeni ayakta tutan otoritenin bir anda ortadan kalkması ve geride kalanların bu boşlukla ne yapacağıydı. Böyle kaos anlarında insanlar önce eşit paylaşımı, adaleti hayal ediyor ama kısa sürede kendi payını kapma telaşına düşüyor. Tarla Fareleri bu telaşın ve mülkiyet kavramının absürtlüğünün peşinde.

Eski bir tapunun ortaya çıkmasıyla birlikte gerçek sahiplik meselesinin gündeme gelmesi, mülkiyet hakkı ile kullanım hakkı arasındaki çatışmayı daha da görünür kılıyor. Aslında tapunun bir MacGuffin olarak arzu nesnesine dönüşmesi, toprağın bireylerden ziyade doğaya ait olması arasında nasıl bir tahakküm kuruyor?
Tapu filmde gerçekten de bir bahane gibi işliyor. Kimse kağıdın içinde ne yazdığıyla ilgilenmiyor, önemli olan o kağıdın kime sahiplik kazandıracağı. Eski tapu kaybolunca sahtesinin üretilebilmesi de bence bunun en açık göstergesi. Toprağın kime ait olduğunu bir kağıt parçası belirleyebiliyorsa, sahiplik dediğimiz şey ne kadar sağlam? Bu yüzden tarla faresini toprağın asıl ve sessiz sahibi olarak konumlandırmayı amaçladım. Köylüler sınır çizip tapu peşinde koşarken fare zaten oradaydı, onlardan sonra da orada olacak esasında.
Toprak üzerindeki sınırların çizilmesi ve sınırların absürt bir düzensizlikle sürekli yeniden belirlenmesi, yalnızca fiziksel bir paylaşımla sınırlandırılmıyor. Ben filmdeki hırsa bağlı küçük düşme detaylarını oldukça sempatik buldum. Herkes kendisini kurtarmaya çalışıyor ancak kimse gerçekten tarlayı önemsemiyor ya da önemsemiyormuş gibi duruyor. Bu durum sanırım topraktan önce liderlik vasfının kimde olduğuyla ilgili, değil mi?
Evet, bence de öyle. Büyük imparatorluklar çöktüğünde, otorite ortadan kalktığında insanlar arasında böyle kaos durumları ortaya çıkıyor ve ister istemez güç dinamikleri yeniden şekilleniyor. Herkes bu düzensizlikte kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Ben de filmde bunu yansıtmak istedim. Tarla aslında bu mücadelenin sahnesi.
Film ile birlikte ikinci bir hikâyenin varlığı da dikkat çeken detaylar arasında. Doymak bilmeyen bir imparatorun başına gelenlerin aktarıldığı sahne, tarlada oynayan ve o topraklarda büyüyen çocukların gözünden de yetişkinlerin dünyasının ne kadar kaotik olduğunu gözler önüne seriyor. Bu iki hikâyeyi paralel anlatma fikri nasıl ortaya çıktı?
Bu hikâyeyi ilk düşünmeye başladığımda da çocuk karakterler vardı. Filmin dünyası, izlediğimiz şeyin hikâye olduğunu vurgulayan bir dünya olduğu için bir masal sahnesi olması gerektiğine inanıyordum; yetişkinlerin dünyasını aynalayacak bir masal. Çocuklar yetişkinlerin zaaflarına ayna tuttukları için hikâyenin derdini derinleştiriyorlar. Dolayısıyla bu iki ayrı dünyanın varlığı ve hikâye boyunca beraber ilerlemeleri en baştan itibaren aklımda olan bir şeydi.

Köyden kente göçlerin yaşanmasıyla gelişen toplumsal değişme hem bireysel olarak hem de kültürel olarak yeni bir kimlik edinmemizi sağlıyor. Filmdeki köylü topluluğu birbirine karşı savaş verse de yine kurtuluşu birlikte örgütlenmekte buluyorlar. Bir karakteri diğerinden daha iyi bir kişilikte görmüyoruz. Filmdeki tüm karakterlere de aynı mesafeden konumlanıyoruz. Filmdeki bu güç dengesinin özel bir amacı var mı?
Filmdeki karakterleri, psikolojisinin derinine indiğimiz figürler olarak değil, hikâyede bir işlevi olan karakterler olarak tasarlamak istedim. Dolayısıyla güç dengeleri de karakterlerin kendilerinden doğmuyor, hikâyenin gerekliliklerinden doğuyor. Seyircinin bir hikâye izlediğinin ve karakterlerin buna göre tasarlandığının farkında olması, bu kısa filmde denemek istediğim bir şeydi. Biri daha otoriter, biri daha kurnaz, biri hakkını daha çok savunan… Hikâyenin farklı taraflarını ateşleyebilecek karakterler yaratmaya çalıştım.
İnsani ilişkilerin yozlaşmasını, toplumsal çürüme kavramını hasarlı ve beğenilmeyen bozuk patatesler üzerinden temsil etmeniz Tarla Fareleri’nin sosyolojik bir derdi olduğunun da göstergesi. Toprak ve kadın ikisi yan yana geldiğinde sahiplenilme ve baskılanma kavramlarını düşünmeye başlıyorum. Toprağın ve kadının ataerkiye ait olduğu yanılgısı en çok köylü sınıfı ve artı değer ilişkisinde karşımıza çıkıyor. Tarla Fareleri filmindeki bu köylü kadınların temel motivasyonları tarladan ziyade haklarını savunma bilinci olabilir mi?
Toprak ve kadın arasında kurduğunuz bağ çok ilgi çekici bir okuma, ancak açıkçası filmde böyle bir ayrım yapmayı hedeflemedim. Tarla Fareleri’nde kadınlar da erkekler de aynı telaşın içinde, herkes tarladan payını almaya çalışıyor ve kimse bu kavganın dışında kalmıyor. Filmin derdini tek tek karakterlerin hikayeleri üzerinden değil, tarlayı bölüşememeleri gibi herkesi aynı anda içine çeken tek bir olay üzerinden anlatmak istedim. Bu yüzden kadın karakterler için hak savunma bilinci gibi ayrı bir motivasyon tasarlamadım. Onların derdi de diğer herkes gibi tarla ve onu nasıl bölüşecekleri.

Erkekler cemiyetine baktığımızda da aslında benzer bir durum söz konusu. Tapunun varlığı yıllarca pek çok köylünün sömürülmesine de yol açmış. Ortada bir tapu var ama vasisi hakkında hiçbir kanuni esas yok. Tam da bu noktada çok hassas bir ayrım dikkat çekiyor; Tarla Fareleri, tarlanın mülkiyetini mi yoksa bunca yıl verilen emeğin imkânını mı daha ön planda sorguluyor?
Emek meselesi filmde yer bulsa da benim çıkış noktam o değildi. Kısa film olduğu için başka konulara da biraz değiniyor ama temelde anlatmak istediğim tek şey mülkiyet kavramının absürtlüğüydü. Mülkiyetin kökünün nereye dayandığını merak ediyorum. Uzay boşluğunda dönen yalnız bir kaya parçasının topraklarını paylaşmak için hâlâ kan dökülüyor olması bana hem trajik hem de absürt geliyor. Henüz bir cevabım olmadığı için izleyiciyi de soru işaretleriyle baş başa bırakmak istedim. Yine de bu okumanız için teşekkür ederim. Film artık izleyiciye ait ve birinin filmden ne anladığı doğru ya da yanlış olamaz. Ben sadece neyi amaçladığımı söyleyebilirim, gerisi seyircinin kendi okuması.
Genç bir yönetmen olarak anlatı dilini ve sinematografini çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Tarla Fareleri izlemesi çok keyifli bir filmdi. Gelecek planlarından bahsetmeni istesem, yakın zamanda yeni bir proje var mı?
Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Şu an Columbia Üniversitesi’nde yönetmenlik alanında yüksek lisans yapıyorum. Üç yıllık bir program ve henüz ilk yılımdayım. Şimdilik hedefim bu programı tamamlamak ve bu yolculukta benim için anlamlı filmler yapmak. Aynı zamanda uzun metraj bir hikâye de geliştiriyorum. Bir yere varır mı bilmiyorum ama şu an beni heyecanlandıran bir hikâye olduğunu söyleyebilirim.
Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.


Bir yanıt yazın