,

Blerta Basholli ile Dua (2026): Savaşın Gölgesinde Büyümek

Blerta Basholli during her interview about Dua

Blerta Basholli, Dua’da Kosova Savaşı’na, sıradan hayatı giderek siyasi şiddetin gölgesinde kalan genç bir kızın gözünden bakıyor. Savaş başladığında on beş yaşında olan Basholli’nin kendi anılarından izler taşıyan film; Dua’nın arkadaşlıklarını, müzikle ilişkisini, ilk gençlik deneyimlerini ve judoyu korku, yerinden edilme ve evini kaybetme ihtimaliyle iç içe geçiriyor.

Şiddeti doğrudan göstermek yerine Dua’nın bakış açısına yakın duran Basholli; onun duyduğu konuşmalara, sezdiği değişimlere ve henüz yaşananları tam olarak kavrayamadan elinden alınmaya başlayan geleceğine odaklanıyor.

Saraybosna Film Festivali ve Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde izlediğimiz Dua üzerine Blerta Basholli ile kendi gençliğini yeniden kurmayı, Pinea Matoshi ile çalışma sürecini, filmde müzik ve judonun üstlendiği rolü ve savaşın çocuklardan fiziksel güvenliğin ötesinde neler aldığını konuştuk.

English version is avaliable at EN

“Benim için en önemli şey, çevrenizde böylesine büyük bir olay yaşanırken genç olmanın nasıl hissettirdiğini hatırlamaktı.”

Blerta Basholli’nin Dua filminde Dua karakterini canlandıran Pinea Matoshi

Dua son derece kişisel bir film. Savaş sırasında 15-16 yaşlarındaydınız ve film kendi deneyimlerinizden besleniyor. Yıllar sonra o yaşınıza dönmek ve anılarınızla yüzleşmek nasıl bir deneyimdi? Hatırlamak mı, yoksa bu anıları yeniden kurmak mı daha zordu?

Aslında ikisi de zordu. Tuhaf bir şekilde pek çok şeyi son derece net hatırlıyordum ama aynı zamanda o yaşta olmanın nasıl hissettirdiğini yeniden kurmam gerekiyordu. Savaş başladığında on beş, sona erdiğinde on altı yaşındaydım; yani neredeyse tam olarak Dua’nın yaşındaydım.

Filmdeki pek çok şey benim ya da çevremdekilerin başına geldi. Protestolar, evde yapılan konuşmalar, haberleri izlemek, okula gitmek ve sonunda ülkeyi terk etmek çok güçlü biçimde hatırladığım deneyimler. Fakat yalnızca anılarımı yeniden üreten bir film yapmak istemedim. O kızın yaşadıklarına duygusal olarak geri dönmek istedim.

On beş yaşındayken siyasi olarak yaşanan her şeyi anlayamıyorsunuz. Atmosferi hissediyorsunuz. Anne ve babanızın endişeli olduğunu, bir şeylerin değiştiğini fark ediyorsunuz. Televizyondan, arkadaşlarınızdan ve yetişkinlerin konuşmalarından bazı şeyler duyuyorsunuz ama bir yandan tamamen sıradan meseleleri düşünmeye devam ediyorsunuz.

Benim için hatırlanması gereken en önemli şey buydu: Çevrenizde böylesine büyük bir olay yaşanırken genç olmanın nasıl hissettirdiği.

“Savaş sürerken de on beş yaşındaydım. Savaş başladı diye genç olmaktan vazgeçmedim.”

Kosova Savaşı’nın etkileri başlamadan önce Dua’nın gündelik yaşamı okul ve arkadaşları

Dua’nın hikâyesinde savaş, kaybedilenlerin yalnızca bir bölümünü oluşturuyor. Savaştan önce arkadaşlıklarla, müzikle, okulla ve ilk deneyimlerle dolu sıradan bir hayatı var. Kaybedilen bu hayatı da görünür kılmak sizin için ne kadar önemliydi?

Çok önemliydi. Aslında filmi yapmak istememin nedenlerinden biri de buydu.

Savaştan söz ettiğimizde genellikle hemen şiddeti, ölümü, yıkımı ve mültecileri düşünüyoruz. Elbette bunların hepsi var. Fakat bütün bunlardan önce insanların hayatları vardı.

Dinledikleri müzikler, hoşlandıkları insanlar ve gitmek istedikleri konserler vardı. Arkadaşlarıyla tartışıyor, birinin onlardan hoşlanıp hoşlanmadığını merak ediyorlardı. Bedenleriyle, nasıl göründükleriyle ve bir gruba ait olup olmadıklarıyla ilgili kaygılar taşıyorlardı.

Kendi gençliğimden bunu çok güçlü biçimde hatırlıyorum. Savaş sürerken de on beş yaşındaydım. Savaş başladı diye genç olmaktan vazgeçmedim.

Savaşın içindeki çocukların görüntülerine baktığımızda bazen bunu unuttuğumuzu düşünüyorum. Onlar yalnızca savaşın mağdurları değil; aynı zamanda büyümekte olan çocuklar.

Bu nedenle seyircinin önce hayatın olağan akışını deneyimlemesini istedim. Ancak o zaman insanlardan neyin alındığını anlayabilirsiniz.

Dua filminde judo yapan Pinea Matoshi

Dua’nın ergenliği; değişen bedeni, judo, müzik ve arkadaşlıklarıyla birlikte büyüyen savaş tehdidiyle iç içe geçiyor. Dua’nın büyümesiyle ülkesinin geçirdiği köklü dönüşüm arasında nasıl bir paralellik kurmak istediniz?

Dua ile ülkenin tam olarak aynı anda değişmesi ilgimi çekiyordu.

Dua genç bir kadına dönüşüyor. Bedeni değişiyor, kendisinin daha fazla farkına varıyor ve nereye ait olduğunu anlamaya çalışıyor. Aynı sırada çevresindeki ülke de tamamen başka bir şeye dönüşüyor.

Bu paralelliği açıklamak zorunda kalmama fikrini sevdim. Onu yalnızca Dua’nın yaşadıkları üzerinden hissedebiliriz.

Benim için ergenlik zaten son derece kafa karıştırıcı bir dönem. Birdenbire bedeninizin, başkalarının sizi nasıl gördüğünün, cinselliğin, arkadaşlığın ve reddedilmenin farkına varıyorsunuz. Şimdi bütün bunları yaşarken toplumunuzun giderek daha korkutucu bir hâle geldiğini düşünün.

Judo da çok fiziksel olduğu için bu yapının bir parçası oldu. Dış dünya Dua’ya yaşananlar üzerinde çok az kontrolü olduğunu sürekli hissettirirken o, bedeninin neler yapabileceğini öğreniyor.

Çevresindeki dünya daha tehlikeli hâle gelirken Dua güçleniyor.

Maki, pek çok açıdan Dua için güçlü bir rol model hâline geliyor. Maki, hayatınızdaki gerçek birinden izler mi taşıyor, yoksa o yaşta olmak istediğiniz kızın bir yansıması mı?

Maki’nin tek bir kişiden çok, Dua’nın o sırada hayatında ihtiyaç duyduğu insanı temsil ettiğini düşünüyorum.

Dua oldukça içine kapanık biri. Olanları gözlemliyor ama kendisini nasıl ifade edeceğini her zaman bilemiyor. Ardından Maki hayatına giriyor. Maki çok daha korkusuz ve başkalarının ne düşündüğünü o kadar da önemsemiyor gibi görünüyor.

O yaşta, kendinizde olmadığını düşündüğünüz bir özelliğe sahip biriyle karşılaşmak çok güçlü bir deneyim.

Benim ilgilendiğim şey, bu ilişkinin Dua’da neyi değiştirdiğiydi. Dua kendisini farklı görmeye başlıyor. Maki yalnızca arkadaşı olmuyor; onun için bir kapı açıyor.

Sanırım hepimiz gençliğimizden, bunun farkında bile olmadan kendimizi biraz daha cesur hissetmemizi sağlayan birini hatırlarız. Ben Maki’yi judodan bir arkadaşım, kız kardeşlerim ve annem dâhil olmak üzere hayatımdaki pek çok kadından yola çıkarak kurdum.

“Pinea, yalnızca birine bakarak bile size bir şey anlatabiliyor. Oyunculuğunun büyük bir bölümünü gözleriyle kuruyor.”

Dua filminde Dua ve Maki karakterleri makyaj arkadaşlık sahnesi

Pinea Matoshi’nin Dua performansı son derece doğal ve güçlü. Dua’yı canlandıracak oyuncuyu seçerken aradığınız en önemli özellik neydi?

Benim için en önemli şey her zaman sahiciliği ve perdedeki varlığıydı.

Bir oyuncu gibi görünen birini istemiyordum. Bu dünyanın içinde gerçekten yaşayabilecek on üç yaşında bir kız hissi veren birini arıyordum. Pinea’ya inandım.

Priştine’deki okullarda yaklaşık beş bin çocuğu değerlendirdik. Çekingen çocuklarla da tanışmak benim için çok önemliydi çünkü seçmelerde kendine çok güvenen çocuklar her zaman aradığım niteliğe sahip olmayabiliyor.

Pinea’nın ilk seçmesi çok iyi bile değildi. Fakat onu hemen sevdim. Yüzünü, sesini ve son derece doğal olan bir yanını sevdim.

Çok konuşmuyor ve aslında bu hoşuma gidiyor. Karakterlerin her şeyi diyalogla açıklamak zorunda kalmasını sevmiyorum. Pinea, yalnızca birine bakarak bile size bir şey anlatabiliyor.

Oyunculuğunun büyük bir bölümünü gözleriyle kuruyor.

Filmin tamamı son derece öznel olduğu için yüzünde uzun süre kalabileceğimiz ve hissettiği her şeye inanabileceğimiz birine ihtiyacımız vardı.

Judo, Dua’nın bedeni ve korkuları üzerinde denetim kurmayı öğrendiği bir alana dönüşüyor. Genç bir kızın bedenini yeniden sahiplenmesiyle, hayatının kontrolünü ele geçirmeye çalışan savaş arasında nasıl bir ilişki kurmak istediniz?

Öncelikle ben de o dönemde judo yapıyordum. Birinin bana zarar vereceğinden korktuğum için kendimi korumak istiyordum; içinde bulunduğumuz dönem böyleydi. Bu nedenle judo benim için çok önemliydi. Özellikle de Dua, insanın birdenbire kendi bedeninin son derece farkına vardığı bir yaşta olduğu için.

Bedeniniz değişmeye başlıyor ve onun içinde kendinizi her zaman rahat hissetmiyorsunuz. Başkalarının sizi nasıl gördüğünü düşünmeye başlıyorsunuz. Judo ise Dua’ya bedeniyle tamamen farklı bir ilişki kurma imkânı veriyor.

Bedeni yalnızca değişen veya başkalarının baktığı bir şey değil. Kullanabileceği ve kendisine ait olan bir şey.

Bunu çevresindeki siyasi durumla yan yana getirdiğinizde oldukça güçlü bir anlam ortaya çıkıyor.

Savaş, insanların kontrol duygusunu sürekli ellerinden alıyor: Nereye gidebileceklerini, ne yapabileceklerini, evlerinde kalıp kalamayacaklarını ve kendilerini güvende hissedip hissedemeyeceklerini belirliyor.

Dua’nın kişisel ölçekte ilerleyen bu süreçte “Bunu kontrol edebilirim. Bedenimi güçlendirebilirim. Kendimi savunabilirim,” demeyi öğrenmesi fikrini sevdim.

“Korkuyu böyle hatırlıyorum: Her zaman korkunç bir olayın gözünüzün önünde gerçekleşmesi değildir.”

Kosova Savaşı’nın etkileri başlamadan önce Dua’nın gündelik yaşamı ev hali

Film, şiddeti doğrudan göstermek yerine onun gündelik hayatın içine yavaş yavaş sızmasına odaklanıyor. Bazı şeyleri göstermemek sizin için neden önemliydi?

Çünkü korkuyu böyle hatırlıyorum.

Korku her zaman korkunç bir olayın gözünüzün önünde gerçekleşmesi değildir. Bazen başka bir odadan bir şey duymaktır. Televizyonun sesini veya anne ve babanızın konuşmalarını işitmektir. Birinin eve geldiğini görüp yüzündeki ifadeden bir şey yaşandığını anlamaktır.

Dua’yla kalmak istedim çünkü o da yaşanan her şeyi anlamıyor.

Babasının polis tarafından dövüldüğü bir sahne var ve dayağı görmüyoruz. Dua’yla kalıyoruz; onun gördüklerini görüyor, duyduklarını duyuyoruz. Polislerin söylediklerinin hepsini anlamıyor ama korkunç derecede yanlış bir şey olduğunu fark ediyor.

Benim için bu, şiddeti göstermekten çok daha güçlüydü.

Ayrıca her şeyi gösterdiğinizde bazen seyirciye tam olarak ne hissetmesi gerektiğini de söylemiş oluyorsunuz. Seyircinin bu belirsizliği Dua’yla birlikte yaşamasını istedim.

Savaş onun hayatına azar azar bu şekilde giriyor ve sonunda gündelik hayattan ayrılamaz hâle geliyor.

Dua filminde Dua ve Maki karakterleri sohbet ediyor.

Müzik, filmde savaşın gerçekliğinden kaçış sağlayan küçük bir özgürlük alanı yaratıyor. Skunk Anansie’nin kullanıldığı sahne bende çok güçlü bir duygusal karşılık yarattı; sanki o ana kadar bastırdığım bütün duygular birden açığa çıktı. Bu şarkının veya Skunk Anansie’nin sizin için de kişisel bir anısı ya da özel bir anlamı var mı?

Evet, o yaşlarda müzik benim için çok önemliydi. Sanırım kendimizi bütünüyle genç hissedebildiğimiz alanlardan biriydi.

Bütün bu siyasi gerilimin ortasında olabilir, ardından bir şarkı açıp birdenbire başka bir yere geçebilirdiniz. Kendinizi, arkadaşlarınızı, aşkı, bedeninizi veya içinizde yaşanan herhangi bir şeyi düşünürdünüz.

Bu nedenle filmdeki müziğin bir süs gibi hissedilmesini istemedim. Müzik, Dua’nın duygusal hayatının bir parçası.

O sahnenin önemli olduğunu düşünüyorum çünkü Dua bir anlığına yalnızca genç bir kız olabiliyor. Savaşı, anne ve babasını, ülkeyi terk etmeyi ya da siyaseti düşünmüyor. Yalnızca bir şey hissediyor.

Müziğin bazen sözcüklere dökemediğiniz duyguları ifade etmenize izin vermesi fikrini de seviyorum.

O yaşta “Korkuyorum, âşığım, öfkeliyim, büyüyorum,” demeyi her zaman bilemiyorsunuz. Bazen yalnızca bir şarkı açıyorsunuz.

Müzik bizim için bir rahatlama alanı, içimizde birikenleri haykırmanın bir yoluydu.

Filmde çalınmış güçlü bir gençlik duygusu var. Müzik dinlemek, konserlere gitmek, âşık olmak, flört etmek ve arkadaşlarla vakit geçirmek gibi sıradan deneyimlerin tümü savaşın gelişiyle ortadan kayboluyor. Sizce Dua’nın kaybettiği en önemli şey nedir?

Evini, arkadaşlarını, ailesinin yarısını ve her şeye rağmen sevdiği, terk etmek istemediği şehrini kaybediyor.

“Savaşın çocuklardan aldığı ilk şey, geleceğin onlara ait olduğu duygusudur.”

Blerta Basholli’nin Dua filminde Dua karakterini canlandıran Pinea Matoshi yakın çekim evde.

Film son derece kişisel bir anıdan doğuyor ancak bugün dünyanın pek çok yerinde savaşın ortasında büyüyen çocuklara da sesleniyor. Bugünün dünyasına baktığınızda Dua’nın hikâyesini nasıl görüyorsunuz? Sizce savaş, çocuklardan her şeyden önce neyi alıyor?

Ne yazık ki film 1990’ların sonunda geçmesine rağmen onu son derece güncel hissettiren de bu.

Dua’yı çekerken tarihî bir film yapmak istemedim. Savaş sırasında genç olmanın nasıl hissettirdiğini anlatan bir film yapmak istedim. Ne yazık ki bugün de bunu yaşayan çok sayıda çocuk var.

Bu nedenle filmi yalnızca Kosova hakkında kurmamaya çalıştım. Kosova elbette benim için son derece özel; benim ülkem, anılarım ve tarihim. Fakat bu yaşantı dünyanın herhangi bir yerindeki bir çocuğa ait olabilir.

Bence savaşın çocuklardan aldığı ilk şey, geleceğin onlara ait olduğu duygusudur.

Bir genç; ileride ne olmak istediğini, kime âşık olabileceğini, nereye gideceğini, hangi müzikleri dinleyeceğini ve nasıl bir hayat yaşayacağını düşünüyor olmalı.

Savaş ise geleceği belirsiz hâle getiriyor.

Belki de bu nedenle Dua’yı savaşın değil, genç bir kızın bakış açısından anlatmak istedim. Savaşın tamamını görmemize gerek yok. Çevresindeki dünya parçalanırken büyümeye çalışan tek bir kızın başına gelenleri görmemiz yeterli.

Yapmak istediğim film buydu: Savaşı anlatan bir film değil, gençliği savaş sırasında geçen bir kızı anlatan film.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

“Blerta Basholli ile Dua (2026): Savaşın Gölgesinde Büyümek” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin