Aziz Alaca ile Tek Başına (2026) Filmi üzerine Söyleşi

Yönetmen Aziz Alaca'nın portresi

Kısa film ve belgesel dünyasındaki yetkinliğini uzun metraja taşıyan yönetmen Aziz Alaca, ilk uzun metraj filmi Tek Başına (2026) ile izleyiciyi kişisel ama bir o kadar da evrensel bir yüzleşmeye davet ediyor.

Kısa film, belgesel ve reklam filmleri üzerine yoğunlaşan bir filmografiniz var. Tek Başına (2026) filminizle ilk uzun metrajınızı perdeye taşıdınız. Senaryosundan kurgu aşamasına dek tamamen bir yönetmen sineması örneği. Tek Başına’nın her sahnesi kişisel bir film olduğunu hissettiren imgelere sahip. Bu hususta bazen filmin uzamı dışında kalabiliyoruz. Hikâyeyi kurarken kişisel alan ile seyirci arasındaki dengeyi nasıl sağladınız?

Yıllardır kısa film ve belgeseller çekerken kameranın anlattığı şeye bir mesafe koyması gerektiğini öğrendim. Tek Başına, barlarda cover parçalar çalan Tamer’in kendi besteleriyle var olma savaşı. Bunu “sadece benim derdim” gibi kapalı bir alana sıkıştırmak istemedim; çünkü hayalinin peşinden koşan herkes bu sıkışmışlığı yaşıyor. Seyircinin bazen dışarıda kalması da bilinçli bir tercihti; Tamer’in o mesafeli, tedirgin ruh hâlini hissetsinler istedim. Kendi zaafınızı dürüstçe anlattığınızda o kişisel alan zaten herkesin ortak alanına dönüşüyor.

Tek başına filminden Tamer karekterinin hayali sahnelerde büründüğü kimlik

Bu dengeye ithafen filmde en ilgimi çeken noktalardan biri bütün karakterlere önyargısız bakmaktı. Üstelik her biri kendi alanında duayen birçok isim filmde yer alırken bu mesafe riskli olabilirdi diye düşünüyorum. Tek Başına, merkeze karakterlerden çok inancı ve motivasyonu yerleştiriyor. Kişilerden bağımsız olarak bir yolculuğu ve tutkuyu izliyoruz. Düşünceden vizöre Tek Başına’nın yolculuğunu dinlemek isterim. Bu hikâye bir yüzleşme olarak okunabilir mi?

Kesinlikle bir yüzleşme. Ama sadece dış dünyayla yüzleşilmiyor. İnsanın kendi sınırlarıyla, yeteneğiyle ve idolleriyle hesaplaşması da söz konusu. Tamer kendi müziğini yapabilmek için eski bir rock yıldızı olan Engin Yaman’a gidiyor. Fakat hayat öyle doğrusal akmıyor. Filme de bu ölçüde kimseyi yargılamadan baktım; Nejat Yavaşoğulları’nın oynadığı Mickey de Renan Bilek’in Engin Yaman’ı da Tamer’in kafasındaki o ideal dünyanın gerçek hayattaki sert karşılıkları. Kamera araya girip ahkâm kesmeyince o yüzleşme çok net hissediliyor.

Birçoğumuz özellikle ergenlik yıllarında rock müziğe ve kültürüne ilgi duymuşuzdur. Bazılarımızın evinde aksesuar olarak hayatına devam eden gitarlar bile mevcuttur. Kendimizi ifade etmenin en güçlü enstrümanlarından biri de kuşkusuz müzik olarak şekillenir. Fakat filmde müziği güçlü bir gösterge olarak görmekteyiz. Tamer’in motivasyonu müzik, edebiyat, sinema fark etmeksizin o biricikliği yarattığı his üzerine kuruluyor. Peki sinema yolculuğunuzdan önce müziğe ve enstrüman çalmaya özel bir ilginiz var mıydı?

Müzik, kafamdaki görsel dünyayı kurarken hep pusulam oldu. Sahneyi de kurguyu da hep müzikal bir ritim gibi düşünürüm. Barlarda sabahlayan, saatlerce tek bir riffe ya da akora tutunup dünyadan kopan o ruh hâlini çok iyi biliyorum. Tamer’in başkalarının şarkılarını çalarken hissettiği o eksiklik ve kendi sesini arama sancısı, bir yönetmenin kendi filmini çekme arzusundan farksız. O enstrüman takıntısı filmin atmosferine doğrudan sızdı.

Tamer'in müzikle kurduğu bağ İzmir'de devam ediyor

Ankara’dan İzmir’e uzanan bir mücadeleden de bahsedebiliriz. Şehirlere ve mekânlara yüklenen anlam onlara da özel bir karakter atıyor. Ankara, İzmir, İstanbul fark etmeksizin ortak dertleri olan ve aynı ülküyle buluşan bireyleri görüyoruz. Şehir değişimiyle birlikte karakter değişiminden de belirgin bir şekilde söz etmek mümkün. Ancak kaygılar, yenilgiler, hüzün hep aynı kalıyor. Tamer’in mutlu olmakla ilgili sorunlarından bahsetmek istiyorum. Tamer’in müzikle kurduğu bağ, kendini kanıtlama arzusunun mu yoksa kaçınılmaz bir varoluş çabasının mı bir yansıması?

Bence birilerine bir şey kanıtlama hırsından çok, doğrudan bir nefes alma ve hayata tutunma çabası. Dışarıdan bakınca “Ben de varım!” egosu gibi durabilir ama derine indikçe saf bir varoluş refleksi olduğunu görüyorsunuz. Şehirler, mekânlar değişse bile sırtındaki o ağırlık gitmiyor. Tamer kolay mutlu olan biri değil; o hissi sadece üretirken yakalayabiliyor. Hayatından müziği çektiğinizde geriye bir boşluk kalacağını bildiği için gitara bu kadar sıkı sarılıyor.

Bazen gerçekten inandığın bir şeyi yapabilmek için kendi koyduğun katı kuralları çöpe atabilmen gerekir.

Tek Başına alışılagelmiş müzik temalı filmlerin aksine mutlu bir son arayışına düşmüyor. Yani hayalin peşinden gitmenin her zaman çiçekli bahçeler vadetmediğini düşündürüyor. Bu bağlamda filmin gerçekçi ve sert bir üsluba sahip olduğunu düşünüyorum. Hayallere giden yolda en büyük adımlardan biri de sanırım hayalinden bir süre vazgeçmek. Tamer için de kendi inandığı müziğin peşinden gitmek, gerektiğinde ilkelerinden vazgeçebilme cesaretini de kapsıyor mu?

Hayat maalesef o “Asla taviz verme!” masalları gibi işlemiyor, uzlaşmalarla dolu. Tamer’in yaşadığı şey bir teslimiyet değil; düpedüz büyümek, hayatın sertliğine çarpıp olgunlaşmak. Bazen gerçekten inandığın bir şeyi yapabilmek için kendi koyduğun katı kuralları çöpe atabilmen gerekir. En büyük cesaret de bazen o inadı kırabilmekte yatıyor. Filmde bu kırılmaları ve kabuk değişimini hiç saklamadan verdik.

Bulutsuzluk Özlemi vokali Nejat Yavaşoğulları

Tamer’in iç hesaplaşmaları ve karşısına çıkan insanlar her bir adımda kahramanın yolculuğunu geliştiren, onu güçlendiren unsurlara sahip. Özellikle hayran olduğu isimlerden gelen can sıkıcı yorumlar bu yolculuğu daha da zorlaştırıyor. Müziği bir kenara bırakıp filme dönecek olursak Nejat Yavaşoğulları gibi bir efsaneyi izlemek kendi adıma muazzam bir deneyimdi. Filmdeki rütbe farklarına rağmen Tamer’in inancını ve Mickey’i aynı sahnede buluşturan bu motivasyonun asıl kaynağı sizce nedir?

Nejat Yavaşoğulları gibi bir efsaneyle çalışmak filme muazzam bir ruh kattı. Onları buluşturan şey yaş ya da tecrübe değil; müziğin karşısında herkesin eşitlenmesi. Mickey o yollardan çoktan geçmiş bir mekân işletmecisi, Tamer ise o çarkların arasında çırpınan bir genç. Ama amfiden o ham ses çıktığında unvanlar siliniyor. Tutku öyle bir şey ki karşınızdakinde o samimiyeti gördüğünüz an aynı sahnede buluşuveriyorsunuz.

Biraz da festival dinamiklerine değinmek istiyorum. Tek Başına, yanlış hatırlamıyorsam herhangi bir festival seçkisinde gösterilmedi. Konuyla ilgili olarak da bir röportajınızda filminizin piyasa işi olarak görüldüğüne değiniyorsunuz. Sinemanın yıllardır sıkışıp kaldığı bu durum art house ve tecimsel filmleri rekabete yöneltiyor. Tek Başına’yı art house bir film olmaktan men eden yaklaşım sizce nedir?

Festivallerin alıştırdığı belirli bir minimalizm, ağır bir tempo ve soğuk bir mesafe beklentisi var. Filminizde müzik ön plandaysa ve ritmi akıcıysa hemen “piyasa işi” damgası vurulabiliyor. Biz o steril havaya teslim olmak istemedik. Seyirciyle araya yapay bir entelektüel mesafe koymaktansa barların, amfilerin o gürültülü ve dolaysız enerjisini perdeye taşıdık. Belki festival ezberlerini bozduğu için dışarıda kaldı ama sinema tam da bu kalıpları kırmak için var.

Tamer ve İzmir'de sahne aldığı yer

Bir yönetmen olarak art house dinamiklerine, festivallerine hakimsiniz. Göl Kenarı (2021) filminizle Ulusal Kısa Film Yarışması FIPRESCI Ödülü’nü kazandınız. Birçok festivalde sinema severlerle buluştunuz. Festival filmi deyimini ayrıştırıcı kılan şeyin tam anlamıyla ne olduğunu belirlemek mümkün mü? Her iki film de yüzleşme temasını merkeze almasına rağmen Göl Kenarı ile Tek Başına’nın bu derece farklı kulvarlarda değerlendirilmesinin nedeni sizce ne olabilir? 

Göl Kenarı ile FIPRESCI Ödülü aldığımda festival dinamiklerini yakından görmüştüm. Festival filmi dendiğinde hep uzun sessizlikler ve durağanlık bekleniyor. Oysa hem Göl Kenarı hem de Tek Başına aynı şeyi dert ediniyor: insanın kendisiyle yüzleşmesini. Fark anlatım aracında; biri bunu sessizlikle yaparken öbürü bar gürültüsüyle ve gitar riffleriyle yapıyor. Salonlarda seyirciyle buluşmayı seçmek, filmin sanatsal derdinden bir şey eksiltmez; sadece sesini başka perdeden çıkardığını gösterir.

Filmin özgün müzikleri Salih Korkut Peker imzası taşıyor. Bu noktada senaryo ve müzik temasını da sormak isterim. Müziklere ve şarkı sözlerine göre sahne değişimleri yaşandı mı ya da müziklerin yarattığı duyguya yönelik mizansenler eklendiği oldu mu? 

Salih Korkut Peker ile çalışmak büyük bir şanstı. Müziği sonradan eklenen bir arka plan fonu olarak hiç görmedik. Tek Başına’nın yeni düzenlemeleri ve Karagüllü gibi parçalar senaryonun ritmini doğrudan belirledi. Şarkıları oyuncularımız İlhan Şen, Ümit Beste Kargın ve Renan Bilek bizzat söylediler. Salih’in getirdiği melodilerdeki bir tansiyon yüzünden sahne sürelerini uzattığımız, kameranın açılarını müziğin ritmine göre değiştirdiğimiz çok an oldu.

Romanov grubunun sahne provaları

Son olarak Roman rock tarzı üzerine de konuşmak isterim. Son dönemlerde müziğin evrenselliği ve ulaşabilirliği üzerine düşündüğümüzde birleştirici gücünün farkına varıyoruz. Klasik müziğin elitist tavrından arındırılmış bir herkes için rock ekolü var. Ancak roman motifleriyle birlikte daha katmanlı bir rock tarzına ulaşıyoruz. Tek Başına, çokkültürlü yapısıyla birlikte aslında tek başınalığın yalnızlık demek olmadığını da titizlikle inceliyor. Roman rock tarzına sahip Romanov grubunun gerçek bir kimliği var mı, yoksa film için yaratılan hayali bir grup mu? 

Romanov kurgusal bir grup ama arkasındaki damar tamamen bu toprakların gerçeği. Albümde ve filmdeki “Tek Başına” ile “Karagüllü” şarkılarında olduğu gibi Roman müziğinin ritmini sert rock kalıplarıyla çarpıştırdık. Roman tınısındaki coşkunun altında derin bir hüzün var; bu da rock’ın isyanıyla birleşince çok katmanlı bir hâl aldı. Filmdeki “tek başınalık” bir yalnızlıktan ziyade farklı kültürlerin ve seslerin bir araya geldiği o çoksesliliği keşfetme hâli.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin