İlk oyunculuk deneyimi olan “Ayna Ayna” filmindeki rolüyle 42. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan oyuncu ve yönetmen yardımcısı Manolya Maya ile 5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde buluştuk. Ayvalık sokaklarında gerçekleştirdiğimiz söyleşide Maya’nın sinemanın farklı alanlarıyla kurduğu ilişkiyi, bir senaryoyu ve karakteri okuma biçimini konuştuk.
Festivalde oyuncu olarak yer aldığı İsimsiz Eserler Mezarlığı ve Oda Servisi’nin yanı sıra, yönetmen yardımcılığını ve yapımcılığını üstlendiği Akışta ile üç farklı projede karşımıza çıkan Maya; Aslı ve Merve karakterlerini nasıl kurduğunu, yönetmen Melik Kuru ve oyuncu Ekremcan Aslandağ’la geliştirdikleri çalışma biçimini, fotoğrafçılık hazırlıklarını ve filmlerin seyirciyle buluşma sürecini anlattı.
Sinemanın farklı alanlarında çalışıyorsunuz. Kendinizi oyuncu, sinema yazarı ve yönetmen yardımcısı kimlikleriniz arasında nerede konumlandırıyorsunuz?
Oyunculuk biraz sonradan başıma geldiği için o alanda planlı ilerlemedim. Belmin Söylemez’in filminde bir kez oyunculuk yaptıktan sonra başıma ne geleceğini bilmiyordum. Bir kere bir şey yaptığınızda hemen “Ben artık oyuncuyum,” demiyorsunuz. Biraz karşıma çıkanları kabul ediyorum: Oyunculuksa oyunculuk, yönetmen yardımcılığıysa yönetmen yardımcılığı.
Hiçbirini seçmeyeceğim galiba; hepsini seviyorum. Ben senaryoya ve işe heyecanlanırım, oradaki pozisyonuma değil. Çok iyi bir işte yapımcı da olmak isterim, senaryoda da çalışmak isterim, oyunculuk da yapmak isterim. İşi sevmediysem oradaki pozisyonumun oyunculuk olması tek başına bir şey ifade etmiyor.
“Ben senaryoya ve işe heyecanlanırım, oradaki pozisyonuma değil.”

Bir senaryo elinize geldiğinde önce neye bakıyorsunuz? Sizi bir karaktere çeken şey ne oluyor?
Hayatım boyunca çok senaryo okudum. Arkadaşlarımın yazdığı ya da içinde yer aldığı işler için okudum. Bir yandan da öğrenmeye çalışırken sevdiğim filmlerin senaryolarını okumayı sevdim. Bu yüzden zamanla bir refleks geliştiğini düşünüyorum.
Önce senaryonun, en azından bana göre, iyi olup olmadığına bakarım. İyi senaryo diye bir şey de var. İyi bir senaryoda karakter muhtemelen dolu ve derin yazılmıştır. Sonra o karakteri oynamanın beni heyecanlandırıp heyecanlandırmadığına ve daha önce oynadığım karakterlere benzeyip benzemediğine bakarım. Benzememesi beni daha çok cezbeder.
Hard Truths filmi üzerine Enes Kudu’nun programında konuşurken sinemanın kolayca yargılayabileceğimiz insanların dünyasına bizi soktuğunu söylemiştiniz. Bir oyuncu, karakterini yargılamadan ona nasıl yaklaşabilir?
Öncelikle oyuncudan önce yönetmenin karakteri yargılamaması gerekiyor. Yargılanmış bir karakteri okuduğumuzda ya da izlediğimizde bunu anlıyoruz. Hard Truths’tan söz ederken de bunu kastediyordum: Yönetmen karakterini yargılamadığı için biz de yargılamıyoruz.
Perdede anlatılan şeyin polisi değiliz. Yalnızca bir karakteri tanımaya çalışıyoruz. İyi, kötü ya da berbat biri olabilir; suç işlemiş veya yanlış kararlar vermiş olabilir. Önemli olan, yönetmenin onu anlamış ve anlamaya çalışmış olması.
Oyuncuya düşen de karakteri yargılamadan oynamak. Yargılıyorsanız bence o karakteri tam olarak oynayamazsınız. Onu anlamanız ve neyi neden yaptığını bilmeniz gerekiyor; sonrası sizin işiniz değil.
“Yargılıyorsanız o karakterii tam olarak oynayamazsınız. Onu anlamanız ve neyi neden yaptığını bilmeniz gerekiyor.”

İsimsiz Eserler Mezarlığı’ndaki Aslı’yla nerede kesişiyor, ondan hangi noktalarda ayrılıyorsunuz?
Aslı’ya hiç benzemiyorum ama onun bulunduğu yerden de uzak değilim. Aynı koşullarda farklı şeyler yapardık; yine de aynı koşulların içinde kalırdık. Aslı’yı anlamak benim için güç oldu. Aslı kendisini doğrudan savunmayan; bunu daha pasif-agresif bir biçimde yapan biri. Ben muhtemelen daha çok konuşur, insanları daha fazla anlamaya çalışırdım.
Buna rağmen neredeyse aynı şeyi yaşıyoruz. Bir film yapmaya çalışmakla bir fotoğraf satmaya çalışmak arasında hiçbir fark yok. Ben de bir oyuncu olarak kendimi, çok kabaca söylemek gerekirse, satmak ve pazarlamak zorundayım. Aslı da kişisel hikâyesini satmaya çalışıyor.
Bugün insanlardan hikâyelerini, özel hayatlarını ve kişisel taraflarını paylaşmaları bekleniyor. Oyuncular için de sosyal medyadan dışarıdaki personamıza kadar kendimize dair bir şeyleri pazarlama zorunluluğu var. Bu açıdan Aslı’yla aynı şeyi yaşıyoruz.
Aslı’nın öfkesini kurmak sizin için nasıl bir süreçti?
Biraz zor oldu çünkü öfkesini dışarıdan gösteren biri değilim. Seçmelerde biri kavga, diğeri Murat’la daha sakin bir sahne olmak üzere iki sahne oynadım. Sakin sahne oldu ama öfke sahnesi olmadı. Beni yeniden çağırdılar ve bu kez gerçekten sinirlenmem gerektiğini söylediler.
Çalışmak için çok az vaktim vardı. Evde yastığa bağırarak nasıl sinirlenebileceğimi bulmaya çalışıyordum. Hepimizde öfke var ama benim öfkem dışarıdan kolay görünmez.
Kast direktörümüz Ezgi Baltaş’la yaptığımız seçmelerin ardından bunu bir şekilde çözdük. Filmin çekimleri tamamlanamayınca Melik’le çalışmak için uzun bir zamanımız oldu. O arada, diyelim ki, sinirlenmeyi öğrendik.

Aslı bir fotoğrafçı. Sizin fotoğrafla ilişkiniz nasıl? Karakterin fotoğrafla kurduğu ilişkiyi bedeninize ve hareketlerinize nasıl taşıdınız?
Daha önce analog fotoğrafla ilgileniyordum. Fotoğrafçı değildim ama manuel ayarları ve makineyi kullanmayı biliyordum. Zaten seçmelere çağrılma nedenlerimden biri de fotoğraf çekiyor olmamdı.
Elimde bir malzeme olmasını ve bir şeyleri kayda almayı seviyorum. Bu bazen analog fotoğraf makinesi, bazen de handycam oluyor.
Bu deneyim Aslı’yı oynarken avantaj sağladı çünkü fotoğraf makinesini nasıl tuttuğunuz bile bir şey anlatıyor. Film için bir yıl boyunca çalışmaya devam ettik. Bana filmler aldılar; fotoğraf çektim ve makineyle dolaştım. Melik, makine bir parçam olana kadar onu yanımda taşımamı istedi.
Gerçekten fotoğraf çeken biri için makine kolunun uzantısı gibidir; çekme hızından baktığı yere kadar bir refleks oluşur.
Fotoğraf danışmanımız Edze Ali’yle karanlık odada da çalıştık. Analog çekim yapıyordum ama fotoğrafları kendim banyo etmiyordum. Filmde bu işi bildiğinizin görünmesi için teknik ayrıntılara da çalışmamız gerekti.
“Gerçekten fotoğraf çeken biri için makine, kolunun uzantısı gibidir.”
Filmin çekimlerinin bir yıl arayla iki döneme yayılması Aslı’yla ilişkinizi nasıl etkiledi?
Filmin dış mekânlarının bir bölümünü çektikten tam bir yıl sonra geri kalanını tamamladık. Melik’le bu süre boyunca birbirimizi aynı yerde tutmaya çalıştık; karakterin dışına çıkmadan aynı şeye devam etmemiz gerekiyordu.
Çekilmiş görüntüleri izlemedim ama Aslı’yı sürekli çalıştım. Onu o kadar iyi tanımam gerekiyordu ki geçen zamandan sonra bile aynı şeyi yapabileyim.
İşin fiziksel bir tarafı da vardı. Bir yıl boyunca aynı görünmem gerekiyordu. Teninize, saçınıza ve kilonuza dikkat ediyor, sürekli aynı görünüp görünmediğinizi kontrol ediyorsunuz. Hepimiz bir yıl içerisinde değişiyoruz. Seyirci bu arayı fark etmediğine göre sanırım devamlılığı sağlayabildik.

Melik Kuru, sizin ve Ekremcan Aslandağ’ın karakterlere katkı sunmasına nasıl bir alan açtı?
Çekimlere verilen bir yıllık ara, normalde kolay kolay bulamayacağımız bir çalışma alanı açtı. Genellikle oyuncu seçildikten sonra hızla sete girersiniz. Yönetmenin zihni çok doludur ve sette yeni şeyler denemek için yeterli zaman bulunmaz. Bir şeyi deneme ve onunla oynama hakkınızın ne kadar olduğu, ne yazık ki, bütçeyle de doğrudan bağlantılı.
Biz ise Ekremcan, Melik ve ben sürekli bir araya gelebildik. Melik ne yaptığını çok iyi bilen ama insanların fikirlerine de önem veren, sinemanın kolektif bir iş olduğunun farkında bir yönetmen.
Bizi bırakıp izliyor, “Ben sizden bunları istiyorum; siz bana ne getireceksiniz?” diye soruyordu. Fikirlere açık olduğu kadar, bir şeyin olmayacağını düşündüğünde de bunu açıkça söylüyordu. Konuşa konuşa ilişkiyi ve oynama biçimini birlikte belirledik.
Aslı ile Murat arasındaki, adı kolay konulamayan ilişkiyi Ekremcan Aslandağ’la nasıl kurdunuz? Daha önceden arkadaş mıydınız?
Ekremcan’la filme seçildikten sonra tanıştık ve birbirimizi hemen sevdik. Filmden sonra da yakın arkadaş olduk. Ekremcan çok yetenekli ve size kendinizi emin ellerde hissettiren çok iyi bir partner.
Bu ilişkinin seyirciler tarafından sevilmesinin nedenlerinden biri, sinemada benzerlerini çok sık görmememiz olabilir. Genellikle romantik ilişkiler ya da kardeşlik ilişkileri izliyoruz. Oysa adı konmamış, daha karmaşık ilişkiler de var. Aslı ve Murat için yakın arkadaş ya da ev arkadaşı diyebiliriz ama ilişkinin içinde başka bir boyut da bulunuyor.
Senaryoyu okuyan bazı kişilerin Murat’ın Aslı’yı kıskandığını ya da ona âşık olduğunu düşündüğünü gördük. İlişki yanlış anlaşılmaya çok müsaitti. Karakterlerin arasındaki bağı doğru anlamak, onu oynama biçiminizi de belirliyor. Ekremcan bu ilişkiyi anladı; birlikte ritmimizi kurduk.

Filmde birlikte dans ettiğiniz sahnenin hikâyesi neydi?
Dans sahnesi için çalıştık. Bunu da söylemek istiyorum: Şarkıyı ben seçtim. İkimizin de çok sevdiği, filmin en sıcak sahnelerinden biri oldu. Fakat kurgudaki yeri uzun süre sallantıdaydı; neredeyse filmden çıkarılacaktı.
Bir sahne kendi başına çok güzel olabilir ama filmin temposunu ve ritmini bozuyorsa orada kalmaması gerekir. Hepimizin çok sevdiği, çekimi de oldukça zor olan başka büyük bir sahnemiz vardı. Defalarca denedik ama filmde çalışmadı ve çıkarmak zorunda kaldık. Bazen gerçekten sevdiğiniz sahnelerden vazgeçmeniz gerekiyor.
Neyse ki dans sahnesi kurtuldu. Kurgucumuz Serhad Mutlu’ya teşekkür ederiz.
Oda Servisi’ndeki Merve karakteri kısa süre görünmesine rağmen Derin için güçlü bir figüre dönüşüyor. Abartıya açık bu karakterin tonunu Çağla Demirbaş’la birlikte nasıl buldunuz?
Çağla Demirbaş’la birlikte çok çalıştık çünkü Merve, alışık olduğum türden bir karakter değildi ve abartıya çok müsaitti. Yanlış oynamanın birçok yolu vardı. Ne kadarını belli edeceğimizi ve onun nasıl biri olduğunu uzun uzun konuştuk.
Merve, Derin yanındayken başka; genç kız orada değilken başka bir karakter. Onu filmde iki farklı hâliyle görüyoruz. Bu geçişi kurarken Merve’nin Derin’e kendisini nasıl gösterdiğini ve yalnız kaldığında üzerinde taşıdığı hâli birbirinden ayırmamız gerekiyordu.
Çağla ne anlatmak istediğini çok iyi biliyor ve karaktere çok ince yaklaşıyordu. Yönetmen ne anlattığını bildiğinde oyuncuya düşen, onun kurduğu dünyayı anlamak ve o yönde çalışmak oluyor.

İsimsiz Eserler Mezarlığı farklı festivallerde nasıl karşılandı? Seyirciden aldığınız ve aklınızda kalan bir tepki oldu mu?
İsimsiz Eserler Mezarlığı’nı Tallinn’de açtık ve çok güzel tepkiler aldık. Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yaptık; film orada ödüller aldı. Yolculuğu farklı festivallerle devam etti ve şimdi Ayvalık’tayız. Burada da yönetmenimiz Genç Sinemacı Ödülü’nü aldı. Bizim için çok güzel ilerleyen ve devam edecek bir süreç.
Festivalde filmler izleniyor ve konuşuluyor. Ayvalık’taki gösterimin biletleri daha festivalin başında bitti; İstanbul’daki iki seansta da benzer bir ilgi vardı. Gösterimlerden sonra seyircinin yönetmenin ve ekibin yüzüne bakarak bir şeyler söyleme ve soru sorma imkânı oluyor. Bu yüzden festivaller çok önemli. Filmle birlikte ne kadar gezebiliyorsak gezmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Ayvalık zaten Türkiye’de katılmayı en sevdiğim film festivali olabilir. Bildiğimiz anlamda bir yarışma sisteminin olmaması, insanların hep bir arada bulunması ve yalnızca sinema konuşması çok kıymetli.
Filmin burada “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlığı altında konuşulması da bana farklı geldi. Film, diğer festivallerden farklı bir bağlama yerleşti. Genç yönetmenlerin Türkiye sinemasında ürettiği filmler arasında gerçekten bir örüntü var. Bunun fark edilmesi ve aynı başlık altında tartışılması çok özeldi.


Bir Cevap Yazın