Marmara Üniversitesi Sinema-TV Bölümü mezunu Deniz Koloş, Kayıp, İstanbullu Gelin ve Aşkın Tarifi gibi televizyon dizilerinde yönetmenlik yaptı. Çeşitli edebiyat dergilerinde kısa öyküler yayımlayan Koloş, kendi öyküsünden uyarladığı Ölüm Bizi Ayırana Dek (2025) ile ilk kısa filmini çekti.
Başrollerini Gülçin Kültür Şahin ve Menderes Samancılar’ın paylaştığı film, 22 yıllık evliliği sona eren Songül’ün, kayıp torununu arayan yaşlı bir adamla karşılaşmasının ardından yaşadığı yüzleşmeyi anlatıyor.
Antalya Altın Portakal ve İzmir Kısa Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen Ölüm Bizi Ayırana Dek, 10. Çalı Köy Filmleri Festivali’nin de finalistleri arasında yer alıyor.
Deniz Koloş’la filmin festival yolculuğunu, kısa öyküden sinemaya geçişini, Songül’ün hikâyesini ve yönetmenlik tercihlerini konuştuk.

Ölüm Bizi Ayırana Dek, Türkiye’nin farklı şehirlerinde ve yurt dışında seyirciyle buluşarak birçok ödül kazandı. Şimdi de 10. Çalı Köy Filmleri Festivali’nin finalistleri arasında. Sinemayı köy meydanına taşıyan Çalı’da farklı bir izleyiciyle buluşmak, filmin festival yolculuğunda sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Çalı Köy Filmleri Festivali’nin sinemayı kapalı salonlardan çıkarıp doğanın içine taşımasını çok değerli buluyorum.
Filmin böyle bir ortamda seyirciyle buluşacak olması çok güzel ve heyecanlı benim için.
“Kişisel olarak da iç sesin bedenlenmesi ve onu görmek şifalandırıcı oldu diyebilirim.”
Filmin, yazdığınız bir kısa öyküden ve içinizde biriken duygu ve düşüncelerden doğduğunu söylemiştiniz. Öyküyü senaryoya dönüştürürken Songül’e ve hikâyeye bakışınız nasıl değişti? Songül’le çıktığınız bu yolculuk, kendinizle ve hayatla kurduğunuz ilişkide de bir dönüşüm yarattı mı?
Öykü ya da senaryo olması, benim için daha çok anlatının biçimiyle ilgili bir mesele. Dolayısıyla metnin biçimi değişirken Songül’e ya da hikâyeye yaklaşımımın değişmedi. Ama filmin hayata geçmesi ve sonrasında seyirciyle buluşması benim için çok öğretici ve geliştirici bir yolculuk oldu. Kişisel olarak da iç sesin bedenlenmesi ve onu görmek şifalandırıcı oldu diyebilirim.

Filmin açılışında Songül’ün elbisesine bulaşan kanı telaşla temizlemesi, Macbeth’te Lady Macbeth’in “Çık, lanet olası leke!” diyerek suçluluğundan arınmaya çalıştığı sahneyi çağrıştırıyor. Siz bu lekeyi daha önce Songül’ün kusurlu olma hâlinden duyduğu utançla ilişkilendirmiştiniz. Songül’ün silemediği bu lekeyi ve aslında baş etmeye çalıştığı duyguyu nasıl tanımlarsınız?
Böyle edebi bağlantılar kurulması çok hoşuma gidiyor.
Benim yola çıkış noktam ise daha çok Songül’ün filmde tanık olduğumuz zaman dilimindeki ruh hâliyle ilgiliydi. Eve gittiğinde önlüğü makineye atıp yıkayabilecekken, o anda lekeyi hemen çıkarmaya çalışıyor; çıkmayınca da bir poşete koyup saklıyor. Kan lekesi burada kurtulmaya çabaladığı, kurtulamadığında ise saklamaya çalıştığı duyguları temsil ediyor. Utanç da Songül’ün o dönemde yaşadığı baskın duygulardan biri. Kadın olarak kendini kusurlu bulduğu ve utandığı bir süreçten geçiyor.
İç sesin fiziksel olarak görünmesi, Songül’ün utanç ve suçlulukla kuşatılmış dünyasını açığa çıkarırken filme mizahi bir ton da katıyor. Ancak Songül her zaman bu sesi dinlemiyor ve yaşlı adama yardım etmeyi seçiyor. Bu durum, konuşmayan üçüncü bir sesin, vicdanının da ona eşlik ettiğini düşündürüyor. Finalde iç sesine haykırdığı anı, Songül’ün ilk kez kendi sesini seçtiği zihinsel bir kırılma olarak okuyabilir miyiz?
Aslında yaşlı adamı arabasına alması da başlangıçta iç sesinin etkisiyle oluyor. Ama sonrasında yalnızca bu yönlendirmeyle hareket etmiyor, adamı bırakmayıp onunla yol arkadaşlığı yapmayı seçiyor. Çünkü özünde vicdanlı bir insan. Finalde ise iç sesini artık susturmak istediği bir noktaya geliyor. Bu yüzden evet; o an, Songül’ün iç sesiyle artık baş edemediği ve ona açıkça tepki verdiği bir kırılma noktası.

Songül’ü hayatının yalnızca bir gününde tanıyor, geçmişi hakkında sınırlı bilgi ediniyoruz. Sizin zihninizde Songül’e dair seyirciyle paylaşmadığınız en önemli bilgi neydi? Kendisiyle ve kaybın gerçekliğiyle yüzleştiği bu günün ardından, sizin dünyanızda ertesi sabah kendisine karşı daha şefkatli biri olarak uyanabilir mi?
Songül, sevilmeyi, görülmeyi, duyulmayı istemiş bir insan ama filme dair psikolojik bir okuma yapıldığında bu çok da gizli saklı bir şey değil bence. Ertesi sabah kendisine karşı daha şefkatli biri olarak uyanacağını düşünmüyorum. Kendine şefkat gösterebilme becerisi kimse için birkaç saat içinde gelişebilecek ya da bir gecede çözülebilecek bir mesele değil, keşke o kadar kolay olsa. Bunun üzerinde çalışmak ve zaman gerekiyor.

Filmde hastanenin soğuk yapısından otomobilin sıkışmış alanına, ardından karakol ve morg gibi farklı duraklara geçiyoruz. Görüntü yönetmeni Deniz Eyüboğlu ile Songül’ün duygusal yolculuğunu bu mekânların ışığı, rengi ve kadrajları üzerinden nasıl kurdunuz?
Benim için filmde gerçeklik duygusu yaratabilmek çok önemliydi. Kurmaca bir evren kuruyoruz elbette ama bunu olabildiğince gerçek ve tanıdık bir atmosfer hâline getirmek istiyordum; görsel dünyayı kurarken de temel hedefimiz buydu. Deniz çok iyi bir görüntü yönetmeni ve bu isteğimi çok doğal ve başarılı bir şekilde gerçekleştirdi.
Gülçin Kültür Şahin aynı kadının iki farklı hâlini canlandırırken Menderes Samancılar kaygısını daha sessiz bir oyunculukla taşıyor. Oyuncuların sette sizin ilk tasarımınızı değiştirdiği veya karakterlere yeni bir yön kazandırdığı anlar oldu mu?
Gülçin’le set öncesinde çalışabildiğimiz için sete ne yapacağımızı bilerek çıktık, bu çok konforluydu. Gülçin ve Menderes abi bir yönetmen için gerçekten bulunmaz birer nimet. Gülçin’in Songül’e getirdiği ayrıntılar, Menderes abinin karakteri yorumlama biçimi çok incelikliydi. İkisi de senaryodaki karakterleri çok doğru kavrayıp daha da derinleştirerek gerçek ve canlı kıldılar. İkisine de müteşekkirim.

Yaşlı adamın dışarıdaki arayışıyla Songül’ün içsel yüzleşmesini yaklaşık 20 dakikada birlikte ilerletiyorsunuz. Kurgu aşamasında filmin ritmini veya anlamını belirgin biçimde değiştiren kararlar aldınız mı?
Hayır, filmin ritmini ya da anlamını değiştirecek büyük bir karar almadık. Birkaç kısaltma dışında senaryoda ve çekim aşamasında kurduğumuz yapı neyse ona olabildiğince sadık kaldık.
“Türkiye’de bağımsız yapımların sürdürülebilirliği maalesef hâlâ kişisel fedakârlıklara ve kısıtlı imkânlara dayanıyor.”
Uzun yıllara dayanan dizi sektörü deneyiminiz ve İzmir Film Lab’de kazandığınız En İyi Proje Ödülü, bağımsız bir kısa film olan Ölüm Bizi Ayırana Dek’in ekip, finansman ve yapım sürecini nasıl şekillendirdi? Bu deneyim üzerinden Türkiye’de bağımsız film üretiminin sürdürülebilirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sektördeki deneyimlerim elbette filmi çekerken işimi çok kolaylaştırdı, seneler içinde kazandığım dostlarım çok destek oldular sağ olsunlar ama bağımsız film üretmek her koşulda kendi dinamiklerini ve zorluklarını barındırıyor. Türkiye’de bağımsız yapımların sürdürülebilirliği maalesef hâlâ kişisel fedakârlıklara ve kısıtlı imkânlara dayanıyor. Bağımsız filmlerin hem üretiminde hem de seyirciyle buluşmasında daha fazla desteğe ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

İlk kısa filminizle festivallerde ödüller kazanarak dikkat çeken bir yolculuğa başladınız. Ölüm Bizi Ayırana Dek’in gördüğü ilgi, televizyon dışında bağımsız filmler üretme isteğinizi nasıl etkiledi? Üzerinde çalıştığınız yeni bir kısa veya uzun metraj projeniz var mı?
Benim film yapma isteğim hep vardı; zaten bu amaçla sinema okudum. Fakat daha öncesinde bir türlü fırsat yaratamamıştım kendime. Ölüm Bizi Ayırana Dek’in festivallerde gördüğü karşılık, beni devam etme konusunda cesaretlendirdi açıkçası. Şu anda bir uzun metraj hikayesi üzerinde çalışıyorum ama henüz çok erken aşamada.


Bir Cevap Yazın