Michel Franco’nun son filmi Dreams (2025), genç bir Meksikalı göçmen olan Fernando ile yüksek sosyeteye mensup Jessica’nın ilişkisi üzerinden şekillenen kaotik bir aşk hikâyesi olarak özetlenebilir.
Film ilk bakışta imkansız bir beraberlik gibi kurgulansa da Franco’nun beklentilerimizi umursayıp umursamadığı bu hususta meçhul bırakılıyor. Dreams’in büründüğü kaotik yapı ya da imkansızlık vurgusu bir türlü kavuşamayan âşıklardan ziyade katmanlı bir örgüyle desteklenmeyi tercih etmektedir. Düşman aileler veya aldatılan eşler olmadan kurulan imkansızlık anlatısında toplumsal normlardan ziyade göçmenlik durumuna titizlikle dikkat çekiliyor. Günümüzde ucu politikaya veya siyasete değmeyen herhangi bir anlatının olmaması şüphesiz hayret verici bir durum değil; ancak filmin içinde barındırdığı çoklu uzam; sınıf farkı, etnik köken gibi kimlik krizleri üzerine düşünmemizi de kasıtlı biçimde sağlıyor diyebilirim. Bu bilgiler ışığında filmi yüzeysel bir kurmaca olarak görülebileceği gibi yüzdüğü tehlikeli sular bakımından çarpıcı bir izlek olarak yorumlamak da mümkün.

Aşılan Sınırlar
Meksika sınırını yasadışı yollarla geçerek San Francisco’ya ulaşan Fernando, uzun uğraşların ardından Jessica ile buluşmayı başarır. Aç ve susuz bir hâlde özgürlükler ülkesi olan Amerika’ya adım atar. Fernando’nun tekinsiz, yorgun ve talepkâr tavırları henüz karakterleri tanımaya başladığımız giriş evresinde tüm şeffaflığıyla sunulur. Franco’nun tercih ettiği bu şeffaflık politikası Fernando’yu aşağılamak ya da yüceltmek üzerine değildir; ancak birkaç dakikadır izlediğimiz bu genç adama bir müddet daha temkinli yaklaşmamız gerektiğini hissettirdiği aşikârdır. Keza Fernando ile Jessica’nın ilk buluşması mahremiyetin sınırlarının aşılmasıyla vurgulanır. Eşikten geçen Fernando kutsal ve kabul edilmiş olanın çemberine dahil edilir. Oysa Dreams, film boyunca tüm kurgusunu ötekiliğin sıradanlığı üzerinden inşa etmeye yönelmesi bakımından dikkat çekmektedir. Hâliyle bu durum içten içe Fernando’yu hep birkaç adım ötede tutma refleksi geliştirilmemize neden olur.

Jessica ve Fernando’nun yaş farkı özellikle partnerlerden kadın olan tarafın yaşça büyük olması patriyarkal düzenin bugün hâlâ geçerliliği süren en klişe hikâyelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Jessica, yetişkin ve onaylanmış bir kadınken Fernando tam zıttı olarak temsil edilen ayaktakımını imgeler. Üstelik Fernando, Jessica’nın tabiri caizse hayır kurumu kapsamında eğitim alan bir bursiyeridir. Dreams’in odak noktasında Fernando ve Jessica’nın yollarının nasıl kesiştiği bizlere verilmez; fakat genç ve ateşli Latin fantezisi filmin alt tonunu dolduran önemli detaylar olarak erotik bir anlatı tasarlar. Amerika’nın liberal politikaları ve göçmenlere yönelik tatlı sert yaptırımları günümüzdeki birçok dünya vatandaşı namına gri alanlar üzerine kurulan kırılgan bir yapıya işaret eder. Bu hususta Jessica; sosyalist, yardımsever, kapsamlayıcı bir karakter olarak şekillenir. Ancak tüm üstün ırk veya sosyetik rüştüne rağmen iyi ya da saf bir izlenimden uzak tutulur. Franco’nun Jessica bağlamında politik olarak Amerikan üst sınıfa gönderme yaptığını söylemek sanırım oldukça basit ve çiğ kalır. Fakat ele aldığı bu dominant baskı klişe tuzağına düşmekten uzaklaşamaz.
Erkek Bedeninin Temsili
Dreams’de arzu nesnesi erkek bedenine konuşlanmıştır. Fernando’nun bitmez tükenmez cazibesi klâsik anlatı sinemasında görmeye alışkın olduğumuz kadına yönelik voyerizmin tamamen al aşağı edildiğini müjdeler. Yine de güçlü ve otokratik kadın görünümüne rağmen filmin asla feminist bir tona büründüğünü söyleyemem. Fernando’nun, genç ve atletik vücuduyla dakikalarca üstsüz bedeninin sergilenmesi female gaze olarak ters köşe izlenimi verse de günümüz seyircisinin bu tarz nüanslara geçiş vereceğini düşünmüyorum. Keza filmde sürekli değişen haklı taraf gerilimi objektif bir perspektif yerine olabildiğince didaktik bir üslupla sergileniyor. Jessica’nın umarsız tavırları ve Fernando’nun kırılganlığı toplumsal olarak dayatılan güçlü erkek hassas kadın tezatlığını olumlu bir eleştiriye çevirmeye yetmiyor. Her ne kadar cinsel gerilimi yüksek bir ilişki izlesek de çiftin arasında gözlemlenen en yoğun tema çıkar ilişkisiyle kuruluyor.

Dreams, kırılgan erkeklik, erkeğin kadını manipüle ederek kendisini kurban rolüne büründürmesini ve şiddet eğilimli doğasını adeta bir antropolojiyi dersi gibi işliyor. Bana kalırsa Fernando’nun göçmen, sınırın ötesindeki, yabancı ve dezavantajlı olması mağdur kimliğini yücelten önemli detaylar olarak bilinçli ve açık bir şekilde inşa edilmiş. Ancak özdeşim kurup benimsediğimiz karakterin şartların ve koşulların değişimiyle büründüğü canavar kişilik hikâyenin bir aşk masalı olmadığını hatırlatmayı amaçlıyor. Fernando’nun istismar etmeyi seçme, kadını cinsel şiddet yoluyla cezalandırma tutkusu bu noktada büyük ihtimalle bir sinema klasiği olan The Piano Teacher (2001) filmini referans alıyor. İki film arasında kurulan benzerlik erkek şiddeti olarak ortak paydada buluşsa da kadına yönelik yüklenen “cezalandırılma” edimini oldukça cinsiyetçi ve problemli bulduğumu; bu tarz sonlardan rahatsız olduğumu belirtmek istiyorum.
Son kertede şiddetin yalnızca eğitimsiz bireylerin gündeminde değil; eğitimli ve sanatçı kimliğe sahip olanların da başvurduğu bir yöntem olduğunu zaten hâli hazırda birçok örneği olmasına rağmen tekrar görüyoruz. Ancak bu sefer romantizm detayının belki küçük bir fark yarattığını yazımı bitirirken eklemek isterim.



Bir Cevap Yazın