Tiyatro üzerine konuşurken çoğu zaman sahnedeki metinlere, dekorlara ve oyunculuklara odaklanıyoruz. Oysa görünmeyen ama belirleyici bir alan daha var: sahnenin arkasında işleyen bir yapı.
Bağımsız bir sahne nasıl kurulur? Bir tiyatro mekânı hangi koşullarda ayakta kalır? Üretim, mekân ve seyirci arasındaki denge nasıl sürdürülebilir?
Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi oyunculuk bölümünden mezun olan ve Pax Sahne Tiyatro’nun kurucularından Bekirhan Ak, bu yapının tam merkezinde yer alıyor.
Bursa’da başlayan yolculuğunu İstanbul’da Pax Sahne’ye taşıyan; oyunculuk, eğitmenlik ve mekân kuruculuğunu bir arada yürüten Bekirhan Ak ile Endüstri Konuşmaları serimizde, tiyatro endüstrisinin parçalı yapısını, bağımsız bir sahne kurmanın gerçeklerini ve sürdürülebilirlik meselesini konuştuk.
Kısaca kendinden, Uludağ’daki oyunculuk eğitiminden ve Pax Tiyatro’yu açma yolculuğundan bahseder misin?
1997 Bursa doğumluyum. Tüm eğitim hayatımı Bursa’da tamamladım. Hayatımın dönüm noktası olarak lisede sınıfta kalmamı söyleyebilirim, öncesinde çok başarılı bir öğrenciyken, lisede sınıfta kaldım ve bu sayede Bora’yla (Bora Akın) tanıştım.
Kendisi şu an hem Pax’ın diğer sahibi hem de en yakın arkadaşım. Onun yönlendirmesiyle tiyatroyla tanıştım. Annemin de beni oyunculuğa yönlendirmesiyle, çok da yeteneğim ya da eğilimim olduğunu düşünmeden başladım. Bu şekilde girdiğim Ekim Sanat’ta konservatuvara hazırlandım, o yılın sonunda da Uludağ Üniversitesi GSF’de oyunculuk bölümünü kazandım. Okul hayatım boyunca Ekim Sanat’ta oyunculuk ve eğitmenlik yapmaya devam ettim.
Tiyatroda çalıştığım için okula çok uyum sağlayamadım. Okulumuzun eğitimi kuramsal ağırlıklıydı bu nedenle ben çok verimli bir öğrencilik geçiremedim, bu açığımı da Ekim Sanat’ta çalışarak kapattım diyebilirim.
2020’de mezun olup, pandemiye denk gelince Bora ve annemin desteğiyle İstanbul’a geldim. İlk önce Pax Tiyatro’yu kurduk. Henüz bir yerimiz yoktu, bir yandan tiyatro yapıyor bir yandan dersler veriyorduk. Ardından yine annemin desteğiyle, tarla satarak, Pax sahneyi kurduk. 🙂
Gezici tiyatro olduğumuz dönemde yeteri kadar sahne olmadığını gözlemleyerek, doğru bir konumda iyi bir sahnenin ihtiyaç olduğuna karar verdik. Pax Sahne’nin hikâyesi de böyle başladı.
Yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün yine bir tiyatro açardım. 🙂
Pax Sahne birkaç yıldır İstanbul’un en popüler sahnelerinden birisi. Ben de şahsen hem Pax Tiyatro olarak oyunlarını çok beğeniyor, hem de sahneye gelen oyunların kalitesini çok kıymetli buluyorum. Yine de şu an günümüz şartlarında özel tiyatroların problemlerini düşünürsek, bu başarının bir tesadüf olmadığı kesin. Sizin bu süreçte deneyiminiz nasıl? Bir tiyatroyu ayakta tutmanın en zor kısmı nedir?
Özel tiyatroların ve sahnelerin ayrı ayrı problemleri var. Özel tiyatrolar sahne bulmakta, sahneler de iyi oyunlar bulup kiralarını ödemekte zorlanıyorlar. Aslında bu bir döngü. Sahne sahipleri çoğunlukla kirada oldukları için; talep edilen yüksek kiraya karşılık olarak sahne sahipleri de kendini döndürmek için yüksek kira talep etmek zorunda kalıyor. Temel problem hepimiz için maddiyat. Ayakta kalmanın en zor kısmı da bunu idare edebilmek. Ekonomik konjonktürde bizim de ekiplerin de temel sorunu bu. Bizim deneyimimiz de gücümüzle iyileşiyor aslında. Beraberiz, burayı oluşturduğumuz ekiple çok uzun yıllardır birlikteyiz ve sorunları da beraber aşıyoruz. Bir sahne olarak da olabildiğince empati gücümüzü yüksek tutarak hem kiramızı hem bilet fiyatlarımızı olabildiğince düşük tutmaya çalışıyoruz.
Sadece sahneyi kiralamak gibi değil de burada insanları misafir etmek, onlarla günü, anı paylaşmak olarak bakıyoruz. İnsanlar da sanırım bu sebepten gerek ekipler gerekse seyirciler buraya tekrar gelmek istiyorlar. İşin manevi boyutu da bu şekilde.
Az kadrolu, kolay taşınabilen, az sahne alanı kaplayan ve küçük sahnelerde de oynayabilen, “bavul tiyatrosu” anlayışı tiyatroları daha ayakta kalabilir yapıyor.

Sanat mı sürdürülebilirlik mi? Peer Gynt Düzenleniyor, Macbeth Düzenleniyor, Dikiş… repertuvarı oluştururken ve oyunlarınızı belirlerken siz bu dengeyi nasıl gözetiyorsunuz? Gişe kaygısı sizi etkiliyor mu?
Sürdürülebilir sanat diyebilirim buna. Aslında ikisini ayrı değerlendirmemek gerekiyor. Bu yıllar içinde bunu gözlemledik. Bütün işlerimizde ilk sorumuz “biz ne yapmak istiyoruz?”, ikincisiyse “seyirci bunu sever mi?” oluyor. Şu an devam eden iki oyunumuz Macbeth Düzenleniyor, Peer Gynt Düzenleniyor, dekor yükleri olan, kalabalık oyunlar.
Ne yazık ki kalabalık oyunlar şu anda pek sürdürülebilir olmuyor. Kendi sahnemiz, alanımız olmasına rağmen bu böyle. Artık kaygımız biraz daha gişe olacak ancak bu sanat yapmak isteğimizi kesinlikle götürmüyor. Kendi yaptığımız şeyi nasıl gişede de bizi yormayacak şekilde icra edebiliriz bunu düşünme aşamasındayız.
Bağımsız tiyatroların hayatta kalma formülü nedir? Senin bu alandaki deneyimin sonucu tecrüben nasıldı ya da ideal düşüncen nedir?
Bağımsız tiyatrolar çok şükür bir şekilde ayakta kalabiliyor ancak bunu hepsine tek tek nasıl olduğunu sormak lazım. Ben bunu kendi adımıza cevaplayacak olursam, bir alanımız, sahnemiz olması diyebilirim. Bağımsız, gezici tiyatrolarınsa ayakta kalma formülü olarak bence bir önceki sorudaki gibi sürdürülebilir sistemler kurmak diyebilirim.
Az kadrolu, kolay taşınabilen, az sahne alanı kaplayan ve küçük sahnelerde de oynayabilen, “bavul tiyatrosu” anlayışı tiyatroları daha ayakta kalabilir yapıyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik koşullar birçok yeni genç yazarın, rejisörün çıkmasına vesile oldu. Eskiden bu kadar yaygın bir yöntem değildi ancak artık şartlar bunu gerektiriyor.
Küçük oyunlarla küçük yerlerde oynayarak sezonu devam ettirebilelim parametreleri üzerinden üretim gerçekleşiyor. Bu durum bir bakımdan kısıtlayıcı ancak özgürleştirici bir yanı da var.
İdeal olanı düşünecek olursak da orası biraz derin. Devlet desteği, sponsorluklar ne yazık ki bu yardıma en çok ihtiyaç duyan ekiplere değil, zaten halihazırda seyirci potansiyeli olan, kadrosunda ünlüler bulunan oyunlara yöneliyor. Böyle bir zeminde de istediğimiz ideale ulaşmak ne yazık ki zor.

Konservatuvar eğitimi ile sektör gerçekliği arasında kopukluk var mı?
Ne yazık ki bir kopukluk var. Çünkü okullar piyasaya ne yazık ki hazırlamakta eksik kalıyor. Oyunculuk eğitimi anlamında değil, bakış açısı ve eğitim/ hoca kalitesi anlamında bir eksiklik var. Sözüm elbette meclisten dışarı ancak, birçok okuldaki birçok eğitmen kendisi sektörde zaten var olmuyor. Kendileri yönetmiyor, oynamıyor. Bizi eğitenler bizi nereye doğru eğittiklerini pek bilmiyor. Ne yazık ki bu kişinin kendi kapatması gereken bir boşluk.
Yenilikçi projeler üretmek genel olarak mümkün, ancak seyircide karşılık bulması biraz zaman alabiliyor. Seyirci bir şekilde kabul ediyor ancak bu üreticinin sabrına ve ısrarına kalmış bir süreç.
Seyirciyi eğitmek mi, seyirciye uyum sağlamak mı?
Seyirci bizim velinimetimiz. Teknik olarak seyirci bizim müşterimiz ve burada yapılan da bir ticaret. Ticaretin altın kuralı “Müşteri her zaman haklıdır.” Tabii bizim işimizde bu biraz farklı. Sanatta kendimize şunu sormamız gerekiyor: “Yapmayı sevdiğim şeyin seyircide bir karşılığı var mı?” Cevap evet ise bu harika, ancak hayır ise seyirci alıştırılabilir ancak uzun süren bir süreç olur.
Belki tiyatrodaki atalarımız, seçeneğin az olması, üretimin hep aynı kişiler tarafından yapılması sebebiyle seyirciyi bir noktada eğitebilmiştir diyebiliriz.
Ancak günümüzde alternatif çok olduğu için bu daha uzun ve meşakkatli bir yol.
Biz bir şey yaptık ve bu bize bambaşka yollar açtı. İşler de biraz böyle yürüyor. Görünürlük görünerek kazanılıyor.

Bugün Türkiye’de cesur metin üretmek mümkün mü?
Yenilikçi projeler üretmek genel olarak mümkün, ancak seyircide karşılık bulması biraz zaman alabiliyor. Buna en büyük örneği Fiziksel Tiyatro Araştırmaları ekibinin Şato’nun Altında oyununu örnek verebilirim. Türü ve anlatımı gereği yeni bir şeydi. İlk yıllarda karşılık bulmakta zorlandı, anlaşılamadı ancak son dönemde Türkiye’nin en bilinen oyunlarından biri oldu. Seyirci bir şekilde kabul ediyor ancak bu üreticinin sabrına ve ısrarına kalmış bir süreç.
Sanat dünyasında görünürlük gerçekten yetenekle mi ilgili? Beraber çalışırken ekibiniz nasıl oluştu? Bir grup yeni mezun genç olarak, sizler bunu nasıl deneyimliyorsunuz?
Görünürlük büyük oranda yetenekle ilgili ancak o yetenek bildiğimiz türden bir oyunculuk yeteneği değil. Çünkü oyunculuk yetenekle çok da ilgili değil bana kalırsa. Kimse evinde otururken kimseyi zaten keşfetmiyor. Bu hayal ettiği yolda yürüyemeyenlerin inanmayı seçtiği bir hikâye gibi geliyor bana. Biz görünür olmazsak, biz üretmezsek hiçbir yönetmen, menajer, hiçbir cast direktörü bizleri görmüyor. Biz Peer Gynt’ü yaptığımızda birçoğumuzun ilk profesyonel oyunuydu. Bizi bir araya getiren şey elbette ki yönetmenimiz Batuhan’ın (Batuhan Gelener) vizyonu ve bizlerin dinamiğiydi. Ekip bu şekilde bir araya geldi. Hepimiz birbirimizle arkadaş değildik, çoğumuz proje bazlı bir araya geldik. Ardından Peer Gynt Düzenleniyor oyununu yaptık. Bu bize birçok anlamda görünürlük kazandırdı. Sadri Alışık’tan bir ödül aldık; yapımcılar, yönetmenler ve genel çevre bizden haberdar oldu.
Birçoğumuzun yaptığı diğer işleri aslında bu oyundaki görünürlüğümüz sağladı. Biz bir şey yaptık ve bu bize bambaşka yollar açtı. İşler de biraz böyle yürüyor. Görünürlük görünerek kazanılıyor, sonrası da tevekkül 🙂

Eğer bugün sıfırdan başlasaydın yine tiyatro açar mıydın? Buna alternatif olarak nasıl bir gelecek seni bekliyor olurdu?
Yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün yine bir tiyatro açardım. 🙂
Şu an konservatuvar okuyan ya da oyuncu olmak isteyen gençlere, özellikle de kendi oyunlarını yapmak, kendi tiyatrosunu kurmak isteyenlere bir tavsiyen var mı?
Şu an eğitim almakta olan gençlere gözlerini açmalarını tavsiye ederim. Sadece İstanbul’da yirminin üzerinde konservatuvar ve kaliteli eğitim kurumu var. Bir bu kadar da Türkiye’nin diğer şehirlerinde var.
Senede her yıl bin üzeri oyunculuk mezunu oluyor, bunların çoğu da İstanbul’da ya da bir noktada İstanbul’a geliyor. Beni bu piyasada ayrıştıran ne sorusuna cevap bulmaları, her şeye hazırlıklı olmaları, piyasayı takip etmeleri, güncel kalmaları, piyasada ne oluyor ve ben bu piyasada ne yapabilirim şeklinde bakmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Yazmak çok önemli, özellikle üretici konumda olmak isteyenler için, paralel olarak yeni yazılan metinleri okumak, izlemek, rejilerde sektör nereye gidiyor bunu takip etmek, sevileni sevilmeyeni iyi analiz etmek önemli. Sektör oldukça acımasız bir yer. Ancak elbette ki zor olan her şey gibi sevdiğimiz işi yapıp ürettikçe, her şey daha da güzelleşiyor.


Bir Cevap Yazın