Sinema üzerine konuşurken çoğu zaman filmlerin hikâyelerine odaklanıyoruz. Oysa bu hikâyelerin hayata geçmesini sağlayan, görünmeyen ama belirleyici bir alan daha var: endüstri. Istanbul Film Station, bu görünmeyen alanı görünür kılmayı; proje geliştirme, uluslararası ağlara erişim ve festival yolculuğunu stratejik bir zemine oturtmayı hedefliyor.
Mühendislik ve işletme eğitiminin ardından sinemaya yönelen, İstanbul Film Akademisi ve Stockholm Filmskola’da eğitim alan Ekrem Ayhan Çakay, bu alanın içinde üretim yapan isimlerden biri. 2023 yılında Sarajevo Talents programına seçilmesiyle uluslararası sinema çevreleriyle güçlü bir bağ kurdu.
Krema Film çatısı altında kısa ve uzun metraj projeler geliştiren; etik ve sürdürülebilir üretim modellerine odaklanan Çakay’ın yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Ben Süpermarket Değilim, ulusal ve uluslararası festivallerde gösterildi ve ödüller kazandı.
Aynı zamanda kurucusu olduğu Istanbul Film Station ile Türkiye’deki bağımsız sinemacıları uluslararası sektörle buluşturmayı hedefliyor. Endüstri Konuşmaları serimizin bu bölümünde, bu yapının nasıl kurulduğunu ve yeni sinemacılar için neden kritik bir eşik olduğunu konuştuk. Keyifli okumalar dileriz…
Esra Kars: Istanbul Film Station fikri hangi somut eksiklikten doğdu? Türkiye’de bağımsız sinema üretiminde sizin doğrudan gözlemlediğiniz “boşluk” neydi?
Ekrem Ayhan Çakay: Ben sinema okumadım. Sinemayı alaylı ve oldukça dolaylı yollardan öğrenmek zorunda kaldım ve bu süreç gerçekten çok zorlayıcıydı. Çevremde sinemacı arkadaşım neredeyse hiç olmadı. Dolayısıyla kendimi hep yersiz yönsüz hissettim. En son şunu düşündüm: Bunun daha doğrudan, daha paylaşımcı bir yolu olmalı. Bu kadar zor olmamalı. Katıldığım atölyelerde, programlarda, dayanışma platformlarında çok değerli insanlar vardı tabii ama çoğu zaman herkes biraz “idare ediyordu”. Potansiyelin altında kalan bir yapı vardı ve bu beni rahatsız etti.
Bir noktada mesele benim kişisel yolculuğum olmaktan çıktı. Türkiye’de bağımsız sinemanın hem etik hem de ticari bir şekilde nasıl var olabileceğini düşünmeye başladım. O noktada şunu fark ettim: Asıl eksik olan şey sadece eğitim ya da finansman değil, güçlü bir topluluk. IFS biraz bu zorunluluktan doğdu.
IFS: Projects’i konumlandırırken kendinizi bir eğitim platformu, bir üretim destek mekanizması mı yoksa bir network yapısı olarak mı tanımlıyorsunuz? Bu üç alan arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Başlangıçta çok net bir şekilde üretim ve “kapı açma” odaklıydık. Yani projelerin gerçekten bir yere gitmesi, birilerine ulaşması bizim için merkezdeydi. Ama zamanla fark ettik ki bu tek başına sürdürülebilir değil. İnsanlar bir projeyle geliyorlar ama asıl ihtiyaçları daha uzun soluklu bir ilişki.
Bugün geldiğimiz noktada IFS’yi en çok bir topluluk olarak tanımlıyorum. Mezunlarımız var, etkinliklerimiz herkese açık, gelenler birbirleriyle temas halindeler, biz de onları yalnız bırakmamaya çalışıyoruz. Eğitim, üretim ve network aslında bu topluluğun üç doğal uzantısı gibi çalışıyor. Önümüzdeki dönemde bu topluluk hissini daha da derinleştirmek istiyoruz.
Asıl eksik olan şey sadece eğitim ya da finansman değil, güçlü bir topluluk.

Pitching platformları ve geliştirme laboratuvarları son yıllarda artmaya başladı. Sizce bu yapıların gerçekten film üretimine katkısı ne, nerede sınırlı kalıyorlar?
Katkısı kesinlikle var. Özellikle yalnız çalışan sinemacılar için bir proje üzerine düşünmek, onu başkalarına anlatmak ve geri bildirim almak çok kıymetli. Ayrıca doğru kişilerle temas kurma ihtimali de ciddi bir avantaj.
Ama sınırlı kaldıkları yer şu: Bazen bu platformlar bir “sonuç” gibi algılanıyor. Oysa aslında sadece bir ara durak. Eğer proje o noktadan sonra takip edilmezse, o enerji çok hızlı sönüyor. Bizim IFS’de özellikle dikkat ettiğimiz şey, bu süreci tek seferlik bir deneyim olmaktan çıkarıp devam eden bir ilişkiye dönüştürmek. Ve bizim tüm ekibimiz aktif sinemacılardan oluşuyor, profesyonel organizatörlerden değil. Bunun da bizim tüm işlerimizde hissedildiğini düşünüyorum.
Yönetmen odaklı bir bakış çok baskın. Oysa sinema kolektif bir iş ve o kolektifi kurmak girift bir mesele.
IFS: Projects’in yanı sıra bir de IFS: Talent bölümünüz var. Bu programı kurma motivasyonunuz neydi? Türkiye’de yetenek geliştirme tarafında eksik gördüğünüz alan tam olarak neydi?
Şunu fark ettik: Çok iyi fikirler var ama o fikirleri taşıyacak ekipler yeterince oluşmuyor. Yönetmen odaklı bir bakış çok baskın. Oysa sinema kolektif bir iş ve o kolektifi kurmak girift bir mesele.
IFS: Talents biraz buradan doğdu. İnsanların sadece proje bazlı değil, uzun vadeli olarak birlikte çalışabilecekleri ilişkiler kurabilecekleri bir alan yaratmak istedik. Türkiye’de eksik olan şey bence sadece yetenek değil; o yeteneklerin birbirini bulabileceği güvenli ve sürdürülebilir zemin. 2026 Şubat ayında Avrupa’nın yetenek geliştirme alanındaki en prestijli oluşumu Screen Talent Europe (STE) tarafından uzun süren bir değerlendirme sonucu başarıyla akredite edildik. Talents programı ile seviye atlamak isteyen yazarlar, yapımcılar ve oyuncular için güvenli bir gelişim alanı açacağız. Eğitim değil, gelişim odaklı olacak. Topluluk bağlarımızı bu sayede daha da güçlendireceğiz.

Avrupa’daki talent programları ve geliştirme kamplarıyla kıyasladığınızda, Türkiye’deki sinemacıların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Bu konuda çok genelleme yapmak mümkün değil ama benim gözlemim şu: Türkiye’de inanılmaz bir mücadele gücü ve umut var. Bu çok değerli bir şey ve Avrupa’da her zaman bu kadar yoğun hissetmiyorsunuz. Çünkü bizde kişilere güven daha ön plandayken, orada sisteme güven baskın.
Ama diğer tarafta ciddi bir kaynak dengesizliği var. Ülkemizde çok fazla adaya karşın çok az kaynak mevcut. Bu da ister istemez tüm sinemacılarda bir yetersizlik anksiyetesi yaratıyor. Bu ortamda insanlar bazen birbirini desteklemek yerine rekabetin içine sıkışabiliyor. Bence en büyük dezavantajımız bu psikolojik iklim.
Benim için iki kritik nokta var. İlki aciliyet duygusu. Yani o projenin sana hem zaman hem imkân olarak çok doğru gelmesi ve aciliyet hissetmen. İkinci olarak da süreklilik diyebilirim.
Türkiye’de birçok iyi fikir var ama az sayıda proje filme dönüşebiliyor. Sizin gözünüzde bir fikri “üretilebilir proje”ye dönüştüren kritik kırılma noktası nedir?
Benim için iki kritik nokta var. İlki aciliyet duygusu. Yani o projenin sana hem zaman hem imkân olarak çok doğru gelmesi ve aciliyet hissetmen.
İkinci olarak da süreklilik diyebilirim. Birçok proje ilk heyecanla başlıyor ama çoğunlukla devam edemiyor. Üretilebilir proje dediğimiz, her şey aleyhine çalışsa da hayata tutunacak proje olmalı diye düşünüyorum. Bu da biraz irade meselesi gibi geliyor bana. Derin ne kadar kalın, hayır cevabına ne kadar dayanıklısın? Bunlar galiba sadece sinemacıların değil tüm sanatçıların yüzleşmekten kaçamadığı şeyler.
En çok baktığımız şeylerin başında yönetmenin dünyası ve otantikliği geliyor. Yani, bu hikâyeyi neden “sen” anlatıyorsun ve neden “şu anda” anlatmak istiyorsun sorusunun cevabı.

IFS:Projects kapsamında seçtiğiniz projelerde en belirleyici kriterler neler? Başvuracak sinemacılar için “çoğu kişinin gözden kaçırdığı” kritik bir tavsiye verir misiniz?
Bunları çok şeffaf bir şekilde iletişim kanallarımızda açıklıyoruz. Ama en çok baktığımız şeylerin başında yönetmenin dünyası ve otantikliği geliyor. Yani, bu hikâyeyi neden “sen” anlatıyorsun ve neden “şu anda” anlatmak istiyorsun sorusunun cevabı.
Teknik olarak mükemmel dosyalar görüyoruz bazen, ama o kişisel bağ yoksa bizi çok heyecanlandırmıyor. Bulunduğu aileye, mahalleye veya topluma dair cesur şeyler söyleme cüreti de özellikle baktığımız kriterlerden biri.
Şekli bakımdan ise “özen” anahtar kelime diyebilirim. Bu hem estetik özen hem de tutarlılık anlamına geliyor. Örneğin, çok astronomik bütçesi olan bir projenin çok iddialı bir finans planının olmaması da özensizlik olarak algılanabiliyor.
Son zamanlarda yaşadığımız yapay zekâ furyası proje dosyalarını da etkisi altına aldı, orada da bir denge bulmak lazım sanki. Bence orijinal ve insan eliyle üretim her zaman daha fazla özen hissi uyandırıyor. Tamamen yapay zekâ içerikleriyle doldurulmuş dosyalar arasında bunu hemen sezebiliyorsunuz.
IFS’in Short Film Conference (SFC) ve Documentary Association of Europe (DAE) gibi ağlara dahil olması pratikte neyi değiştiriyor? Bir proje için bu bağlantılar somut olarak nasıl bir kapı açıyor?
Bu tür ağlar aslında görünmez kapılar açıyor. Yani doğrudan “şu projeyi aldık, şuraya gittik” gibi işlemiyor ama doğru insanlarla aynı masaya oturma ihtimalini artırıyor.
Yurtdışından gelen mentorlarımızın pek çoğu bu ağlar üzerinden geliyor. Ek olarak, mezunumuz olan projelerin yurt dışından desteklenme şansını da önemli ölçüde artırıyor. Örneğin, proje sahiplerinin satış, dağıtım ve proje dosyası hazırlamak gibi hayati konularda doğrudan danışabilecekleri Avrupa’nın birinci sınıf uzmanlarına erişimi oluyor.
Türkiye’den çıkan projelerin uluslararası alanda en büyük avantajı ve en büyük handikapı sizce nedir? Bu dengeyi aşmak için sinemacıların bireysel olarak yapabilecekleri neler?
Avantajlı tarafı sanırım hikâye gücü. Türkiye doğu-batı arasında sıkışmış çok katmanlı bir yer ve bu sinemadaki oyunculardan yönetmene, kurgudan görüntüye doğal olarak yansıyor. Bu özgünlüğü uluslararası alanda hâlâ yeterince aktaramadığımızı düşünüyorum. Kendi sesini bulan dünya çapında tanınan isimlerimiz var, sinemada Nuri Bilge Ceylan, romanda Orhan Pamuk gibi. Hikâyelerimizin gücünü ileride daha fazla hissettirebiliriz, umuyorum.
Handikap ise sinemamızın belli bir ekolünün olmaması diye düşünüyorum. Yani Türkiye sineması denince İran veya Yunan sineması gibi belli bir sinema tavrını akıllara getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yoksa başarılar çok tesadüfi ve tekil kalabiliyor.
Bağımsız sinemanın kurtuluşunun kitleselleşmesinde görüyorum.

Türkiye’de hâlâ güçlü ve sürdürülebilir bir film marketi/pazarı yok. Sizce bu bir sistem eksikliği mi, yoksa sektörün kendi içinde çözmesi gereken bir problem mi?
Türkiye’de yılda üç kişi başına bir sinema bileti satılırken, Avrupa’nın en güçlü film marketine sahip Fransa’da ise kişi başına üç sinema bileti satılıyor. Yani bizim 9 katımız. Buna bakınca, önce sinemanın toplumumuzda geniş kitlelere yayılmasını sağlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun hem devlete hem bireye bakan tarafları var, ama ben bağımsız sinemada üretim yapan bireyin gözünden konuşacak olursam, daha fazla “izleyici dostu” film yapmamız gerektiğine inanıyorum, doğrusu. Bağımsız sinemanın kurtuluşunun kitleselleşmesinde görüyorum.
Sinema üretiminin İstanbul merkezli yapısı uzun süredir tartışılıyor. IFS gibi platformlar bu merkezi yapıyı gerçekten kırabilir mi, yoksa bu daha derin bir yapısal mesele mi?
İstanbul’un çekim alanı kültür-sanat alanında binlerce yıldır süren bir gelenek. Kısa vadede tamamen kırılması zor ama etkisinin azaltılması mümkün. Dijitalleşme ve yeni platformlar bu konuda bir fırsat.
IFS gibi yapılar burada küçük de olsa anlamlı bir rol oynayabilir. En azından farklı şehirlerden insanların aynı zeminde buluşmasını sağlayarak bu merkeziliği biraz esnetebiliriz.
Her sene ağırladığımız proje sahiplerinin yarısına yakını şehir dışından geliyor. Üstelik Türkiye’deki Mersin ve Diyarbakır gibi güçlü bölgesel sinema ofisleriyle işbirlikleri yaparak İstanbul dışında film çekilmesini teşvik etmeye çalışıyoruz. İstanbul dışı sinema merakının çok daha şiddetli olduğunu da festivallerde görüyoruz. Bu enerjiyi de ileride değerlendirmek planlarımız arasında var.
IFS ekibinin hazırladığı haftalık yayınlanan “Bağımsız Sinema Bülteni” isminde bir içerik yayınlıyoruz. IFS Talks ve IFS Kampüste etkinliklerini de takip etmelerini öneririm.
Bugün Türkiye’de film üretmek isteyen yeni bir sinemacıya, IFS deneyiminizden süzülen en net üç tavsiye ne olurdu? Nereden başlamalı, neden kaçınmalı?
Tavsiye verebilecek konumda olduğumu hiç düşünmüyorum. Sadece kendimde işe yaradığını düşündüğüm şeyleri söyleyebilirim. Bence sinema tüketimi değil de üretimiyle ilgili her şeye meraklı olmak işe yarayabilir. Bunun için de IFS ekibinin hazırladığı haftalık yayınlanan “Bağımsız Sinema Bülteni” isminde bir içerik yayınlıyoruz. Kürayonu çok titiz yapılmış fırsatlara oradan ulaşabilirler.
Sinema alanındaki tecrübeli insanlarla sohbet edebilmek de çok hızlı mesafe aldırabiliyor, benim hayatımda karşılaşmalar çok değerli oldu. Buradan hareketle IFS Talks ve IFS Kampüste etkinliklerini takip etmelerini öneririm. Orada doğrudan üretim yapan insanlarla seyircili söyleşi yapıyoruz. Üstelik ücretsiz. Üstelik kafalarının uyuştuğu yeni sinemacılarla da tanışabilirler. Son olarak reddedilmenin bu işin genetiğinde olduğunu kabullenmek de bende çok işe yaradı. Psikolojisi çok zor, biliyorum, fakat sinemacıysak mecburuz diye düşünüyorum.
Başta Ekrem Ayhan Çakay olmak üzere sevgili Istanbul Film Station ailesine bu anlamlı röportaj için çok teşekkür ederiz.


Bir Cevap Yazın