,

Endüstri Konuşmaları #12 UGFF Kurucu Direktörü Gülper Ergün ile Uluslararası Gastronomi Film Festivali Üzerine Söyleşi

Gülper Ergün gastronomi film festivali kurucu direktörü portre fotoğrafı

5-7 Haziran tarihleri arasında Çeşme Altın Yunus Hotel’de düzenlenecek Uluslararası Gastronomi Film Festivali, sinema ve gastronomiyi ortak bir zeminde buluşturuyor. Festival programında Uluslararası Klazomenai Kısa Film Yarışması, Sine Sınıf, Gastro Sınıf, Tasty Cinema etkinlikleri, gastronomi temalı film gösterimleri ve söyleşiler yer alıyor. Yerli ve yabancı sinemacılar, şefler, akademisyenler ve gastronomi profesyonellerini bir araya getirecek festival, disiplinlerarası yaklaşımıyla öne çıkıyor. Festival öncesinde, UGFF Kurucu Direktörü Gülper Ergün ile festivalin ortaya çıkış hikâyesini, bu yılki programını ve gelecek hedeflerini konuştuk.

Çiğdem Beder: Gastronomi ve sinemayı aynı çatı altında buluşturma fikri aslında oldukça özgün bir kesişim yaratıyor. Siz bu iki alanı özellikle bir festival çatısı altında buluşturma fikrini nasıl tanımlıyorsunuz? “Bu festival yapılmalı” dediğiniz o ilk anı hatırlıyor musunuz?

Gülper Ergün: Festivali ilk kez birine anlatırken hep Fatih Akın’ın Duvara Karşı filmindeki dolma sahnesinden bahsediyorum. Bu film sayesinde gastronomiyle sinemanın neden birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini hep yeniden hissediyorum. Çünkü o sahnede aslında yemek yenmez; hafıza dolaşır masada. İnsan bazen ait olduğu yeri bir ülkeyle değil, bir tatla hatırlar. Bir koku, yıllardır sustuğunuz bir şeyi geri çağırabilir. Belki de bu yüzden bazı yemekler insanı doyurmaktan çok, eksikliğini hatırlatır.

Sanırım festival fikri de biraz bu düşünceden doğdu. Çünkü gastronomiyi uzun yıllar boyunca daha çok estetik üzerinden konuştuk. Oysa mutfak dediğimiz yer yalnızca üretimin değil, insanlık hâllerinin de en görünür olduğu alanlardan biri. Sınıfın, göçün, yasın, emeğin, kadın bilgisinin, yoksulluğun, kutlamanın ve belleğin aynı anda bulunduğu çok katmanlı bir alan.

Sinema ise bütün bunları, gündelik hayatın içinden çekip görünür kılabilen çok güçlü bir sanat. Bir annenin sessizce sofrayı toplamasıyla büyük bir film sahnesi arasında bazen düşündüğümüzden daha yakın bir bağ var. İkisi de insanın kırılganlığını taşıyor. Biri görüntüyle, diğeri ritüelle çalışıyor. Ben bu festivali hiçbir zaman yalnızca gastronomi ya da sinema festivali olarak düşünmedim aslında. Daha çok, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi anlama çabası gibi görüyorum. Çünkü bir toplumun ne yediği kadar, nasıl beklediği, nasıl paylaştığı, sofrada nasıl sustuğu da onun kim olduğunu anlatıyor.

Duvara Karşı filminden dolma hazırlama sahnesi Fatih Akın yönetmen
Fotoğraf: Duvara Karşı, Yemek Hazırlama Sahnesi, MUBI

Bir yazınızda festivalin bir etkinlik değil anlatı olduğunu dile getiren bir cümleniz vardı. Ben o cümleden çok etkilenmiştim. Siz bu festivali nasıl bir anlatı olarak tanımlıyorsunuz ve burada neyi anlatıyorsunuz?

Bana göre etkinlikler başlar ve biter ama anlatılar insanın içinde yaşamaya devam eder. Bizim kurmaya çalıştığımız şey yalnızca birkaç gün süren bir program değil; bir düşünme biçimi.

Bu festivalde aslında modern dünyanın unuttuklarını anlatıyoruz biraz. Birlikte oturmayı, beklemeyi, paylaşmayı, emeği, mevsimi, yavaşlamayı… Sofranın yalnızca yemek değil, kültürel hafıza taşıdığını anlatıyoruz.

Bir yandan da şunu anlatıyoruz sanırım: Kültür dediğimiz şey yalnızca büyük sanat kurumlarında değil; gündelik hayatın içinde yaşıyor. Bir pazarda, bir mutfakta, bir film sahnesinde, büyüklerinizin yıllardır aynı şekilde açtığı hamurda… Festivalin anlatısı biraz görünmeyeni görünür kılma çabası aslında.

Bir festivalin karakteri bazen kurucusunun karakterine benziyor. Sizce Gastronomi Film Festivali sizin hangi tarafınızı taşıyor?

Aynı anda hem dayanıklı hem de kırılgan kalmaya çalışan tarafıma. Ben kültürün biraz da yokluk içinden doğan bir şey olduğuna inanıyorum. İnsan bazen en büyük estetik duygusunu kusursuz alanlarda değil; hayatın içindeki eksikliklerle kuruyor. Bu yüzden festivalin içinde gösterişten çok samimiyet, gürültüden çok derinlik arıyoruz.

Biraz “aynı masada oturabilme” fikrine inanan tarafımı da taşıyor olabilir. Çünkü hayat bana insanların birbirini gerçekten duyduğu anların çok kıymetli olduğunu öğretti. Sofra da sinema da bunu yapabiliyor aslında; insanı kısa bir süreliğine bile olsa birbirine yaklaştırabiliyor.

Festivalin içinde belki mücadeleci tarafım da var. Çünkü bugün her şeyin hızla tüketildiği bir dönemde, insanı yeniden düşünmeye, hissetmeye ve dikkat etmeye çağıran işler yapmak kolay değil. Ama ben hâlâ kültürün insanı dönüştürebileceğine inanıyorum.

Bir de sanırım en çok şu tarafımı taşıyor: İnsan hikâyelerine duyduğum merakı. Çünkü bana göre bir toplumun ruhu en çok gündelik hayatında saklı oluyor. Bir mutfakta, bir pazarda, bir film sahnesinde, sofrada son kişi gelmeden başlamamayı bekleyen o küçük incelikte… Festivalin bütün ruhu da biraz oradan besleniyor zaten.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali kapsamında Urla’da düzenlenecek. 2025 etkinliğinden bir fotoğraf.

Gastronomi çoğu zaman “lüks” tarafından anlatılıyor ama işin içinde büyük bir emek de var. Festivalde özellikle görünür kılmak istediğiniz taraf hangisi?

Ben gastronominin yalnızca estetikle anlatılmasını eksik buluyorum. Çünkü iyi bir tabağın arkasında çoğu zaman görünmeyen çok büyük bir emek zinciri var. Toprağa dokunan üretici, mevsimi bekleyen çiftçi, bilgisini kuşaktan kuşağa taşıyan kadınlar gibi.

Bugün gastronomi dünyası bazen fazla steril bir yerden temsil ediliyor. Oysa mutfak aynı zamanda çok sert bir emek alanı. Yanık eller, uykusuzluk, ekonomik mücadeleler, kaybolan üretim biçimleri gibi. Bunları görmeden gastronomiyi gerçekten anlamış olmuyoruz.

Festivalde özellikle görünür kılmak istediğimiz şey şu: Yemek yalnızca sonuç değildir. Bazen bir toplumun sabrı, bazen bir coğrafyanın hafızası, bazen de hayatta kalma bilgisidir.

Gastronomi hızlı tüketilen bir alan gibi görünse de sinema zamanı yavaşlatıyor. Bu iki dünyanın farklı ritimleri arasında festival nasıl bir denge kuruyor sizce? Yemek yapmakla film yapmak arasında görünmeyen bir benzerlik kuruyor musunuz?

İyi bir şef de iyi bir yönetmen de bir fikri tek başına gerçekleştirmez. İkisi de bir ekiple çalışır, bir ritim kurar ve sonunda ortaya çıkan şeyi başkalarının deneyimine sunar. Biri bedeni, diğeri zihni besler ama ikisi de özünde hikâye anlatıcısıdır. Yemek yapmakla film yapmak arasında çok güçlü bir benzerlik görüyorum ben. İkisi de ritim kuruyor. Nerede yoğunlaşacağını, nerede susacağını, nerede sadeleşeceğini bilmek gerekiyor. Fazlalık bazen yemeği de filmi de yorabiliyor. Bir de ikisi de duyularla çalışıyor ama asıl etkisini duyguda bırakıyor. Çok iyi bir film izlediğinizde ya da çok iyi bir yemek yediğinizde aslında yalnızca “beğenmiş” olmuyorsunuz; içinizde bir şey yer değiştiriyor.

Festivalin kurmaya çalıştığı denge de biraz burada. İnsanların yalnızca tüketmediği, biraz durabildiği bir alan yaratmak istiyoruz.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali etkinlik biletler hakkında bilgi

Yemek ve sinema hafızada çok güçlü izler bırakabiliyor; bir tat ya da bir sahne yıllar sonra aynı duyguyu yeniden tetikleyebiliyor. Sizin için gastronomi ve sinemanın insanın hafızası ve duyguları üzerindeki etkisi nasıl bir yerde duruyor? Bu bağlamda çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız, hâlâ bir hikâye gibi hatırladığınız bir tat ya da sofra var mı?

Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri sıcak ekmeğin kokusuydu sanırım. Çünkü bazı evlerde yemek yalnızca yemek olmuyor; evin hâlâ ayakta olduğunun hissi oluyor.

Bizim evimizde de uzun sofralar kurulurdu. Kapısı kolay kolay kapanmayan, eksilenin yerine yenisinin eklendiği, birinin kalkıp diğerinin oturduğu sofralar. Annemin saçta yaptığı ekmeğin kokusu hâlâ hafızamın en canlı yerlerinden biridir. Bugün geriye dönüp baktığımda o sofralarda yalnızca yemek yenmediğini görüyorum; dayanışma öğreniliyordu, paylaşma öğreniliyordu, insanın yalnız başına yaşamadığı öğreniliyordu.

Belki de bu yüzden gastronomiyle kurduğum ilişki hiçbir zaman yalnızca tat üzerinden olmadı. Ben yemeklerin insanın hafızasını taşıdığına inanıyorum. Bazen bir koku sizi yıllardır hatırlamadığınız bir ana geri götürebiliyor. Bir çorbanın buharında çocukluğunuzu, bir sofradaki sessizlikte kaybettiğiniz birini yeniden hissedebiliyorsunuz.

Sinema da bana göre benzer bir yerden çalışıyor. İyi bir film yalnızca izlenmiyor; insanın içinde bir yere yerleşiyor. Aradan yıllar geçse bile tek bir sahne, tek bir bakış ya da masada duran bir tabak aynı duyguyu yeniden çağırabiliyor.

Bu yüzden bazı film sahneleriyle bazı tatlar hafızamızda aynı yerde duruyor sanırım. Çünkü ikisi de bize yalnızca bir hikâye anlatmıyor; kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve neyi kaybetmekten korktuğumuzu da hatırlatıyor.

Festival programı, film seçkisi ve katılımcılar açısından bu yıl nasıl bir çerçeve kurdunuz? İzleyiciyi bu sene özellikle nasıl bir deneyim bekliyor?

Bu yıl programı oluştururken özellikle “karşılaşma” fikri üzerine düşündük. Sadece iyi filmleri yan yana koymak değil; birbirini dönüştürebilecek insanları, fikirleri ve deneyimleri aynı atmosferin içine yerleştirmek istedik.

Film seçkisinde gastronomiyi yalnızca estetik bir alan olarak ele alan değil; hafıza, göç, sürdürülebilirlik, üretim kültürü ve aidiyet gibi meselelerle ilişki kuran filmlere özellikle alan açtık. Çünkü bugün gastronomi dünyayı anlamanın çok güçlü yollarından biri.

Söyleşilerde, masterclass’larda ve Tasty Cinema deneyimlerinde ise izleyiciyi pasif bir yerde bırakmamaya çalışıyoruz. İnsanların yalnızca izleyen değil, düşüncenin ve deneyimin içine dahil olan bir yerde durmasını önemsiyoruz.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali etkinlik poster

Bu yıl festivalin Çeşme’de gerçekleşecek olması atmosferi nasıl değiştiriyor sizce? Çeşme’nin ritmi ve ruhu festivale nasıl yansıyor?

Çeşme’nin festivalin atmosferini değiştiren tarafı yalnızca fiziksel güzelliği değil; zamanla kurduğu ilişki. Bazı şehirler insana sürekli hızlı tüketme duygusu verir, bazıları ise düşünmeye alan açar. Çeşme’nin böyle bir tarafı var. Rüzgârı, ışığı, denizle kurduğu ilişki, hatta akşamüstü sessizliği bile insanı biraz yavaşlatıyor.

Ben mekânların da hafızası olduğuna inanıyorum. Bazı coğrafyalar yalnızca üzerinde yaşanılan yerler olarak kalmaz; düşünme biçimi de üretir. Çeşme tarih boyunca geçişlerin, karşılaşmaların ve kültürel dolaşımın olduğu bir yer olmuş. Liman kentlerinin böyle bir karakteri vardır zaten; insanı tek bir kimliğe kapatmaz, sürekli başka hikâyelerle temas ettirir.

Bu yüzden festivalin ruhuyla çok organik bir ilişki kurduğunu düşünüyorum. Çünkü biz de aslında tam olarak bunu konuşuyoruz: Kültürlerin birbirine değdiği yerleri. Bir sofranın yalnızca yemek değil, hafıza taşıdığını. Bir filmin yalnızca görüntü değil, düşünme biçimi yaratabildiğini.

Bir de Ege’nin kendisinde çok özel bir ölçü duygusu var. Fazlalığı sevmeyen, bağırmayan ama derinleşen bir taraf. İyi zeytinyağı gibi… İlk anda değil, zaman geçtikçe kendini açan şeyler gibi.

gastronomi film festivali 2026 posteri

Her festival zamanla bir hafıza oluşturur. Bu yıl Gastronomi Film Festivali’nin izleyicide bırakmasını istediğiniz “tek duygu” ne olurdu?

Sanırım geriye tek bir duygu kalacaksa, bunun ‘incelik’ olmasını isterdim. Çünkü bana göre insanı insan yapan şey büyük sözler değil; dünyayla kurduğu ilişki şekli. Bir sofrada son kişiyi beklemek, bir filmi gerçekten dikkatle izlemek, bir üreticinin emeğini fark etmek.

Bugün çağımızın en büyük yoksulluğu belki de dikkat yoksulluğu. Her şey çok hızlı tüketiliyor; görüntüler, hikâyeler, insanlar. Biz festivalde biraz buna karşı duran bir alan kurmaya çalışıyoruz. Eğer insanlar festivalden ayrılırken dünyaya biraz daha dikkatle, biraz daha özenle bakıyorsa; bizce dayanışma çoktan başlamış olur.

Festivalin geleceğine baktığınızda bir sonraki adımda hayalini kurduğunuz şey ne? Gastronomi ve sinema ilişkisini hangi yöne taşımak istiyorsunuz?

Biz festivalin geleceğini yalnızca büyüyen bir organizasyon olarak değil, yaşayan bir kültürel hafıza olarak hayal ediyoruz. Çünkü bize göre geleceğin en güçlü gastronomi filmleri yemekleri değil; insanın dünyayla kurduğu kırılgan ilişkiyi anlatacak.

İnsanlık biraz yoruldu artık. Kusursuz görüntülerden, hızdan ve sürekli parlatılan hayatlardan. İnsanlar yeniden sahici olana, dokunabildikleri ve hissedebildikleri şeylere ihtiyaç duyuyor.

Bazen bir toplumun ruhu büyük olaylarda değil; sofrada birbirini bekleyen insanlarda, ekmeğin nasıl bölüşüldüğünde, yıllardır aynı özenle demlenen bir çayın içinde saklı oluyor. Biz de biraz o görünmeyen hafızayı görünür kılmaya çalışıyoruz.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin